ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 10 (1)
Cilt: 10  Sayı: 1 - Nisan 2021
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - II

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar III - IV

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar V - VII

ARAŞTIRMA MAKALESI
4.
Fibromiyalji ve Miyofasyal Ağrı Sendromlu Hastaların Nötrofil/Lenfosit Oranı, B12 Vitamin ve D Vitamin Düzeyleri Açısından Karşılaştırılması
Comparison of Neutrophil / Lymphocyte Ratio, Vitamin B12 and Vitamin D Levels in Patients With Fibromyalgia and Myofascial Pain Syndrome
Kağan Özkuk, Bilal Uysal
doi: 10.5505/ktd.2021.10437  Sayfalar 1 - 6
GİRİŞ ve AMAÇ: Fibromiyalji(FMS) Ve Miyofasyal Ağrı Sendromuna (MAS) bağlı kronik ağrı nedeniyle başvuran hastalarda özellikle ayırıcı tanıya yardımcı olabilecek biyobelirteçleri karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma retrospektif olarak planlandı. Hastane hasta dosyaları incelenerek 105 FMS ve 109 MAS tanılı kadın hastanın tam kan sayımı testi, B12 vitamini (kobalamin) ve 25(OH) D vitamin değerleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arası karşılaştırmada 25(OH)D vitamini düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark varken diğer değişkenlere ait verilerde istatistiksel anlamlı fark yoktu. İki grup arasında 25(OH)D vitaminini eksiklik, yetersiz ve normal olarak kategorize edildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: FMS ve MAS yaygın görülen kas iskelet sistemi hastalıklarıdır. Çalışmamızda, laboratuvar parametrelerinde FMS ve MAS grupları arasında belirgin fark saptamadık. Diğer hastalıkları dışlamak için tetkikler yapılsa da tanıda koyma sürecinde ve iki hastalık arasında ayırıcı tanı yapmada bu tetkiklerin yetersiz kalabilmektedir.
INTRODUCTION: This study aimed to compare the biomarkers in patients presenting with chronic pain due to Fibromyalgia (FMS) and Myofascial Pain Syndrome (MAS), especially in differential diagnosis
METHODS: This study was planned as a retrospective study. The complete blood count test, vitamin B12 (cobalamin) and 25 (OH) D vitamin values of 105 patients with FMS and 109 MAS were compared.
RESULTS: There was a statistically significant difference in 25 (OH) vitamin D in the comparison between the groups. When 25 (OH) vitamin D was deficient, inadequate and categorized as normal, no statistically significant difference was found.
DISCUSSION AND CONCLUSION: FMS and MAS are common musculoskeletal disorders. In our study, we found no significant difference between FMS and MAS groups in laboratory parameters. Although examinations are performed to exclude other diseases, these tests may be insufficient in the diagnosis process and in making a differential diagnosis between the two diseases.

5.
Abdominal Duvar Endometriozis: Tanı ve Tedavisinde Klinik Deneyimimiz, 69 Hastanın Analizi
Abdominal Wall Endometriosis: Our Clinical Experience in Diagnosis and Treatment, Analysis of 69 Patients
Emine Öztürk, Suna Yıldırım Karaca
doi: 10.5505/ktd.2021.82335  Sayfalar 7 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı histopatolojik olarak kanıtlanmış abdominal duvar endometriozis (ADE) vakalarının klinik özelliklerini ve intraoperatif bulgularını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, Mart 2008-Nisan 2018 tarihleri arasında İstanbul Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde abdominal duvar endometriozisi tanısı alan hastaların bilgisayar tabanlı tıbbi kayıtları incelendi ve analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın %85’inin (59/69) daha önce geçirilmiş sezeryanla doğum öyküsü mevcuttu. Ayrıca hastaların çoğunluğu aşırı kiloluydu (%69.6, 48/69). Hastaların primer klinik persentasyonu karın ağrısı ve cilt altında ele gelen şişlikti (sırasıyla%77,4 ve %67,3). Diğer ilişkili semptomlar arasında dismenore, disparoni,barsak ve üriner semptomları bulunmaktaydı. Semptomların başlangıcından eksizyona kadar geçen süre ortalama 1,7±0,8 yıldı. Eksize edilen endometriotik dokunun ortalama çapı 3,2±1,4, en büyük lezyonun çapı 8 cm’idi. Lezyonların büyük çoğunluğu subkutan dokuda yerleşimliydi. Eksizyon sonrası 3 (%4.3) hastada endometriozis tekrarladı ve bu hastalara reeksizyon öncesi preoperatif radyolojik işaretleme yapıldı. İlginç olarak 2 hastada operasyon öyküsü yoktu. Bu olgulardaki endometriozis inguinal bölgede olduğu için operasyon genel cerrahlar tarafından yapıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: ADE lezyonlarının çoğunluğunun sezeryan skarıyla ilişkili olması, bu hastaların çok azına mesh gereksinimi duyulması ve nüksün az olması, uygun eksizyonla hastaların tedavisin başarıyla yapılabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the clinical features and intraoperative findings of histopathologically confirmed cases of abdominal wall endometriosis (AWE).
METHODS: In this retrospective study, computer-based medical records of patients diagnosed with abdominal wall endometriosis at Istanbul Bakırköy Dr. Sadi Konuk Training and Research Hospital between March 2008 and April 2018 were examined and analyzed.
RESULTS: Of the 69 patients included in the study, 85% (59/69) had a previous cesarean delivery history. In addition, the majority of patients were overweight (69.6%, 48/69). The primary clinical persistence of the patients was abdominal pain and swelling under the skin (77.4% and 67.3%, respectively). Other related symptoms included dysmenorrhea, dyspareunia, intestinal and urinary symptoms. The mean time from onset of symptoms to excision was 1.7 ± 0.8 years. The mean diameter of the excised endometriotic tissue was 3.2 ± 1.4, and the diameter of the largest lesion was 8 cm. The vast majority of the lesions were located in the subcutaneous tissue. Endometriosis recurred in 3 (4.3%) patients after excision, and these patients underwent preoperative radiological marking before re-excision. Interestingly, 2 patients did not have a history of operation. Since the endometriosis in these cases is in the inguinal region, the operation was performed by general surgeons.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The fact that the majority of AWE lesions are associated with cesarean scar, very few of these patients require mesh and lov recurrence shows that patients can be successfully treated with appropriate excision.

6.
Nabız Dalga Hızının Avrupa Kardiyoloji Derneği Koroner Risk Skorlaması ile İlişkisinin Belirlenmesi
Pulse Wave Velocity and ESC SCORE (European Society of Cardiology Systematic Coronary Risk Evaluation)
Tolga Düzenli, Harun Aslan, Mithat Eser, Nazire Gökçe Somak, Fatih Bulucu, Kenan Sağlam
doi: 10.5505/ktd.2021.00018  Sayfalar 13 - 17
GİRİŞ ve AMAÇ: Nabız dalga hızı kalp damar hastalıklarını ve aterosklerozu önleme açısından klinik kullanımda giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada nabız dalga hızı ile Avrupa Kardiyoloji Derneği risk skorlaması (ESC SCORE) arasındaki ilişkiler araştırılmış ve kardiyovasküler hastalıkları öngörmedeki rolleri tartışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubumuza nabız dalga hızı belirlenmiş toplam 713 birey dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan bireylerin yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, koroner arter hastalığı ve eşdeğeri hastalık mevcudiyeti, hipertansiyon varlığı, kullandığı ilaçlar, ek hastalıklar incelendi. Avrupa Kardiyoloji Derneği Heart-SCORE hesaplayıcısına girilerek hastaların total kardiyovasküler hastalık risk değeri belirlendi. Bu belirteçler ile nabız dalga hızı arasındaki ilişkiler araştırıldı.
BULGULAR: 713 hastalık tüm grupta nabız dalga basıncı ortalaması 8,86 m/s iken en küçük değer 5,30 m/s, en yüksek değer 17,70 m/s idi. ESC Score açısından ortalama skor 2,55; en küçük değer 0 ve en büyük değer 24 idi. Çalışmaya katılan hastaların nabız dalga hızları ve Avrupa Kardiyoloji Derneği koroner risk skorları arasındaki korelasyon düşük düzey olarak saptandı (r=0,288). KAH / eşdeğeri hastalığı olan ve olmayan gruplar arasındaki ilişki incelendiğinde hem nabız dalga hızı ve hem ESC skorları, hastalığı olanlarda yüksek idi (p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nabız dalga hızı ve ESC skoru arasında düşük düzey anlamlı korelasyon mevcuttu. Çalışmamız, kardiyovasküler hastalık öngördürücüsü olarak arteryel sertlik parametrelerinin rolüne dair yeni kanıtlar ortaya koymuştur..
INTRODUCTION: Pulse wave velocity has become increasingly important in clinical use for the prevention of cardiovascular disease and atherosclerosis. In this study, we have investigated the relationship between pulse wave velocity with European Society of Cardiology Systematic Coronary Risk Evaluation (ESC Score) and discussed their roles for cardiovascular diseases (CVD).
METHODS: 713 individuals followed at our outpatient clinic were included in this study. The patients’ age, gender, smoking, history of coronary artery disease and equivalent disease, hypertension, drug regimens, additional diseases were recorded. Pulse wave velocities were measured using an arteriograph (Tensiomed). Online ESC-Score calculator was used to determine total cardiovascular disease risk. The relationship between scores and pulse wave velocity were investigated.
RESULTS: The mean of pulse wave velocity was 8.86 m/s of whole group, while the minimum and maximum values were 5.30 m/s and 17.70 m/s, respectively. Mean ESC Score was 2.55; as the minimum value 0 and the maximum value 24. Correlation between pulse wave velocity and the ESC Score was found to be low (r=0.288). In comparison between the groups with and without CVD, pulse wave velocity and the ESC scores were higher in patients with the disease (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pulse wave velocity and ESC score has significant but low correlation. Our study supports that pulse wave velocity may be determined as an indication for subclinical atherosclerotic disease.

OLGU SUNUMU
7.
Bir Olgu Sunumu: Matür Kistik Over Teratomu
Mature Cystic Ovarian Teratoma: A Case Report
Ayşegül Pala, Aybars Özkan, Öner Özdemir, Olena Erkun
doi: 10.5505/ktd.2021.67934  Sayfalar 18 - 22
Teratomlar çocuklarda, özellikle genç kızlarda sık rastlanan genellikle iyi huylu tümörlerdir. Over teratomları en sık rastlanan germ hücreli tümörler olup over tümörlerinin %10-20’sini oluşturur. Over teratomları bir veya daha fazla embriyonik tabakadan geliştiğinden matür ve immatür alt tipleri bulunur. Bu olgu sunumunda karın ağrısı, karında şişlik ve solunum güçlüğü nedeniyle başvuran 14 yaş kız hastada nadir görülen matür kistik over teratomu tanısının konulması ve immatür teratomla ayırıcı tanısının nasıl yapıldığı irdelenmektedir.
Teratomas are mostly benign type of tumors with high incidence in children, especially in young girls. Ovarian teratomas are the most common germ cell tumors and comprise of 10-20% of ovarian tumors. Since ovarian teratomas originate from one or more embryonic layers, they are subdivided into mature and immature subtypes. In this case report, we aim to discuss how the diagnosis of rarely seen mature cystic ovarian teratoma is made and its differentiation from immature teratoma is told in a patient of 14-year-old girl who presented with abdominal pain, swelling and breathing difficulty.

8.
Periampuller Tümörlerde Batın Tomografisi, Dinamik Manyetik Rezonans Görüntüleme ve Endoskopik Retrograd Kolanjiopankreatografinin Rolü
The Role of Abdominal Tomography, Dynamic Magnetic Resonance İmaging and Endoscopic Retrograde Cholangiopancreatography in Periampullary Tumors
Suade Ozlem Badak, Hakan Yüceyar, Elmas Kasap, Gökhan Pekindil
doi: 10.5505/ktd.2021.22230  Sayfalar 23 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Pankreatik ve periampuller kanserler mortalite oranları oldukça yüksek düzeylerde seyreden kanserlerdir. Bütün gastrointestinal kanserlerin %5’ini, tüm kanserlerin yaklaşık %2’sini oluştururlar. Periampuller bölge neoplazmlarının cerrahi tedavisinin uygulanabilmesi için erken tanı ve tümör rezektabilitesinin değerlendirilmesi esas teşkil etmektedir. Bu çalışmanın amacı periampuller tümörlü olgularda; Batın Tomografisi, Dinamik Manyetik Rezonans Görüntüleme ve Endoskopik Retrograd Kolanjio Pankreatografinin rolünü karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2009-2011 yılları arasında periampuller tümör ön tanısı ile izlenen ve ERCP, BT, MRG tetkikleri yapılan 20 olgu dahil edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda periampuller bölge tümörlerini saptamada BT’nin duyarlılığını %75, MRG’nin duyarlılığını %85, ERCP'nin duyarlılığını ise %100 olarak saptadık. ERCP’nin, BT ve MRG ile karşılaştırıldığında en büyük saptama üstünlüğünün, ampulla vateri tümörlerinde olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Periampuller tümörü saptamada ERCP’nin, BT ve MRG’den; MRG’nin tespit oranının ise BT’ye göre biraz daha fazla olduğu görüldü. MRG ve BT’nin hastalık bulgularının yaygınlığı ile evrelemesinde; ERCP’nin ise safra yolu obstrüksiyon seviyesi ve nedenini belirlemede, sitolojik örnek alma ve aynı seansta terapötik yaklaşımda bulunma gibi avantajları bulunmaktadır.
INTRODUCTION: The incidence of pancreatic and periampullary cancers have been increasing since the mid 20th century and the mortality of these cancers have remained high levels. Pancreatic and periampullary cancers are five percent of gasrointestinal cancers and two percent of all the cancers. Evaluation of early diagnosis and the probability of tumor resection is important in these cancers; because the only chance of cure in periampullary zone neoplasms are surgery. The target of our study is to determine the differences between abdominal CT, Dynamic magnetic resonance and retrograde cholangiopancreatography roles in periampullar zone tumors.
METHODS: 20 periampullary zone tumor patients which are diagnosed and followed between 2009 and 2011 are included in our study.
RESULTS: In our study, we detected 75% sensitivity of CT, 85% sensitivity of MRI and 100% sensitivity of ERCP in detecting periampullary tumors. Compared with CT and MRI, ERCP had the highest detection superiority in ampulla wattled tumors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study shows that ERCP is more successful in detecting periampullar tumors than CT and MR also MR’s ability of detecting periampullary cancers is more than CT. Besides MR and CT is beneficial to determine staging and spreading of tumor. But ERCP has the advantage in to define the level of bile duct obstruction and the cause of the obstruction. Also ERCP gives us the advantage of to collect cytologic specimen and the cure chance at the same seance.

ARAŞTIRMA MAKALESI
9.
Çocukluk Çağı Akut Lenfoblastik Lösemilerinde, ALL-BFM Protokolleri ile İnduksiyon Ölümleri ve Tedavi-İlişkili Ölümler
Induction Deaths and Treatment-Related Mortality in Childhood Acute Lymphoblastic Leukemia with ALL-BFM Protocols
Duygu Köse, Nazan Sarper, Emine Zengin, Sema Aylan Gelen
doi: 10.5505/ktd.2021.48403  Sayfalar 30 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemilerinde (ALL), Berlin-Frankfurt-Münster (BFM) çalışma grubu çok iyi sonuçlar elde edilmiştir. Burada, BFM-ALL çalışma grubuna göre daha kötü sonuçlar alınmasının nedenlerinin açıklanması için lösemilerin biyolojik özellikleri ve BFM tabanlı protokollerle tedavi edilmiş çocuk ve ergenlerin tedavi sonuçları değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2001-Aralık 2014 döneminde tanı konmuş hastaların bilgileri hastane kayıtlarından alındı. BFM- Türkiye ALL 2000 (TRALL-2000) (BFM-ALL 95 ten türetilmiş), BFM-ALL 95 ve BFM-ALL-Intercontinental-2009 tedavi protokolleri art arda kullanıldı. Down sendromlu hastalar dışındaki 1-18 yaştaki tüm hastalar çalışmaya alındı.
BULGULAR: Ortalama yaşı 6,64 ± 4,35 yıl olan 2017 hasta vardı. Hastaların standart, orta ve yüksek risk grubundaki dağılımları sırasıyla %27,5, %54,9 ve %16,2 idi. İmmünofenotip sırasıyla hastaların %84,3, %13,7 ve %1,0 inde B-ALL, T-ALL ve bifenotipik lösemiydi. İndüksiyon ölümü 9 hastada (%4,3) saptandı ve 33. günde remisyon oranı %94,2 idi. On üç hasta (%6,5) ilk tam remisyonda kaybedildi. İndüksiyon+ tam remisyondaki ölümlerin 16 sı (%7,7) enfeksiyonla ilişkiliydi. Relaps oranı %19,3 tü. Ölüm oranı %20,1 idi. Yedi-yıllık olaysız sağkalım ve genel sağkalım sırasıyla %73,0 ve %79,4 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: BFM-ALL çalışma grubunun BFM-ALL 95 çalışmasına kıyasla, bu çalışmada indüksiyon ölümleri ve ilk remisyondaki ölümler daha yüksekti. Sağkalım oranları Türkiye'deki benzer merkezler gibiydi. Enfeksiyonlara bağlı ölümlerin azaltılması için, hematoloji ünitelerinin şartlarının iyileştirilmesi, daha iyi destek bakım, çalışanların ve refakatçilerin eğitilmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: Favorable results were achieved in childhood acute lymphoplastic leukemia (ALL) by Berlin-Frankfurt-Münster (BFM) study group trials. Here, biological features of leukemia and treatment results of children and adolescents treated with BFM-based protocols were analysed to explain relatively inferior outcomes compared to BFM-ALL study group
METHODS: Data of the patients diagnosed between January 2001-December 2014 were collected from hospital records. BFM- Turkey ALL 2000 (TRALL-2000) (modified BFM-95), BFM-ALL 95 and BFM-ALL-Intercontinental -2009 treatment protocols were used consecutively. All patients 1-18 year-old, excluding patients with Down syndrome were included in the study.
RESULTS: There were 207 patients with a mean age of 6.64 ± 4.35 years. Distribution of the patients were 27.5%, 54.9% and 16.2% in standard, medium and high risk groups, respectively. Immunophenotype was B-ALL, T-ALL and biphenotypic leukemia in 84.3%, 13.7% and 1% of the patients respectively. There were 9 (4.3%) induction deaths and remission rate was 94.2% on day 33. Thirteen patients (6.5%) died in the first complete remission. Sixteen of the deaths (7.7%) in induction plus first complete remission were infection related. Relapse rate was 19.3%. Mortality was 20.1%. Seven-year event –free survival and overall survival were 73% and %79.4 respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Compared to multicenter trial BFM-95 of BFM-ALL study group, induction deaths and death in first CR were high. Survival rates were similar to other Centers of Turkey. Improvement in conditions of the Hematology Units, better supportive care, training of the staff and caregivers will be required to decrease infection related mortality.

10.
Sağlık Personelinin Yaygın Kullanılmayan Kontraseptif Yöntemlere İlişkin Bilgi, Tercih ve Danışmanlık Uygulamaları: Türkiye’nin Batısından Kesitsel Bir Çalışma
Knowledge, Choices and Counseling Practices of Health Personnel Related to Not Commonly Used of Contraceptive Methods: A Cross Sectional Study in Western of Turkey
Nevin Akdolun Balkaya, Sevgi Özsoy, Hilmiye Aksu, Gözde Demirsoy Horta
doi: 10.5505/ktd.2021.52385  Sayfalar 38 - 49
GİRİŞ ve AMAÇ: Karşılanamayan aile planlaması gereksiniminin azaltılmasında sağlık personelinin nitelikli danışmanlık hizmeti sunması beklenir. Ancak, dar kontraseptif seçenekler, sağlık personelinin kontraseptif yöntemlere ilişkin bilgi eksikliği, önyargı ve isteksizliği gibi nedenler birey-çiftlerin nitelikli aile planlaması hizmeti almasını engeller. Bazen az kullanılan bir yöntem de herhangi bir birey/çiftin gereksinimine daha iyi cevap verebilir. Bu araştırma, sağlık personelinin yaygın kullanılmayan kontraseptif yöntemlere ilişkin bilgi, tercih ve danışmanlık uygulamalarını belirlemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel desendeki çalışma, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Doğumevi Hastanesi’nde çalışan 229 sağlık personelinde yapıldı. Veriler, soru formuyla ve katılımcıların öz bildirimine göre toplandı, tanımlayıcı istatistikler ve Ki-Kare analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama 43.38±8.70 yaşında ve 20.98±9.61 yıldır çalışan sağlık personelinin %40.6’sı lisans ve üzeri eğitime sahiptir, %57.2’si de aile planlaması (AP) danışmanlık eğitimi almıştır. Katılımcılar en çok aylık enjeksiyon (%73.4), takvim yöntemi (%64.6), laktasyonel amenore (%58.1), vazektomi (%55) ve minihapa (%46.3) ilişkin bilgilerini yeterli bulmaktadır. Kendisi/eşi için en çok semptotermal yöntem (%52.4) ve acil kontrasepsiyonu (AK-%50.7) tercih etmektedir. Hekimlerde AK (p=0.034), lisans ve üzeri eğitimlilerde aylık enjeksiyon ve essure, meslekte uzun çalışanlarda kadın kondomu tercihi fazladır (p<0.05). Sağlık personeli çoğunlukla/her zaman AP danışmanlığı yapmakta (%57.2) ve kararı birey/çifte bırakmaktadır (%52.6). Sağlık personelinin bireysel-mesleki özellikleri kontraseptif yöntem bilgi ve danışmanlık uygulamalarını etkilememektedir..
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlık personelinin yaygın kullanılmayan kontraseptif yöntemlere ilişkin bilgi ve danışmanlık uygulamalarının yetersiz olduğu, bu yöntemleri genelde tercih etmedikleri, ancak bireysel ve mesleki özelliklerine bağlı bilgi ve tercihlerinin değiştiği, danışmanlık uygulamalarının ise değişmediği görüldü. Sağlık personelinin farkındalığının artırılması için düzenli olarak hizmet içi eğitimler düzenlenmesi ve AP eğitim rehberlerine bu yöntemlerin eklenmesi önerilebilir.
INTRODUCTION: Health personnel are expected to provide qualified counseling in order to reduce unmet needs for family planning. However, limited contraceptive options, lack of knowledge, prejudice and reluctance of health personnel (HP) about contraceptive methods (CM) prevent individuals-couples from receiving qualified family planning services. Sometimes a non-commonly used method can better respond to the needs of any individual/couple. The study aimed to determine knowledge, choices and counseling practices (CP) of HP regarding not commonly used CM.
METHODS: Cross-sectional study included 229 HP working at Obstetrics&Pediatrics Hospital in Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Self-reported data were collected via a questionnaire, and evaluated by descriptive statistics and chi-square analysis.
RESULTS: Of HP with an average age of 43.38±8.70 years and 20.98±9.61 working years, 40.6% have undergraduate and above education, and 57.2% received family planning (FP) counseling training. Participants found their knowledge of only five CM sufficient. They preferred symptothermal method (52.4%) and emergency contraception (EC-50.7%) for their partners. EC was preferred most likely by physicians (p=0.034). CI and essure was preferred by undergraduates and over educated personnel and essure was preferred by physicians (p<0.05). HP make usually counseling (%57.2) and the decision was made by individuals/couples (52.6%). Individual-occupational characteristics of HP do not affect CM knowledge and CP
DISCUSSION AND CONCLUSION: Knowledge and CP of HP regarding non-commonly used CM were insufficient, and they do not generally prefer these methods. However, their knowledge and preferences have changed by their individual-professional characteristics, but not their CP. It may be advisable to organize regular in-service trainings and add these methods to FP-training guides

11.
Ultrasonografi Kılavuzluğunda Yapılan Perkutan Karaciğer Biyopsilerinde Perikapsüler Lokal Anestezi Uygulamasının Perioperatif Ağrı Üzerine Etkisi
The Effect of Pericapsular Local Anesthesia on Perioperative Pain in Ultrasound-guided Percutaneous Liver Biopsies
Samet Genez, Ahmet Yalnız
doi: 10.5505/ktd.2021.60320  Sayfalar 50 - 54
GİRİŞ ve AMAÇ: Perkütan karaciğer biyopsisi, karaciğer hastalığının tanı ve tedavisi için önemli bir prosedür olup sıklıkla ağrı ile ilişkilidir. Bu çalışmada, perkutan karaciğer biyopsisi öncesi perikapsüler alana lokal anestezi uygulamasının işlem sonrası ağrı düzeylerine etkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ultrasonografi eşliğinde perkutan karaciğer biyopsisi yapılan 79 hasta dahil edildi. İşlem öncesi 20 mL %2 lik prilokainden 5 mL cilt altı dokulara, 15 mL ise perikapsüler alana verildi. Biyopsi sonrası hastaların 0. ve 3. saat ağrı düzeyleri 1-10 arası sayısal derecelendirme ölçeği (SDÖ) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların işlemden hemen sonraki ortalama SDÖ skoru 1,75 +/- 2,2 iken, işlemden 3 saat sonraki ortalama SDÖ skoru 1,73 +/- 2,1 bulundu. Hastaların 0. ve 3. saat ortalama ağrı skorları arasında anlamlı fark izlenmedi (p=0,962). Herhangi bir zaman diliminde (0-3. saat), hastaların ağrı düzeyleri ile yaşı, cinsiyeti, biyopsi endikasyonu ve modifiye hepatik aktivite indeksi arasında anlamlı ilişkili saptanmadı (p>0,05). Erkeklerde fibrozis evresi ile ağrı düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmazken, kadınlarda 0. saatte fibrozis evresi arttıkça ağrı düzeyinin arttığı saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrasonografi eşliğinde perkutan karaciğer biyopsisi, perikapsüler alana yeterli miktarda lokal anestezi ile birlikte uygulandığında işlem sonrası ağrı düzeyini önemli ölçüde azaltmaktadır.
INTRODUCTION: Percutaneous liver biopsy is an important procedure for the diagnosis and treatment of liver disease and is often associated with pain. In this study, we aimed to investigate the effect of pericapsular local anesthesia before percutaneous liver biopsy on post-procedure pain levels.
METHODS: A total of 79 patients who underwent ultrasound-guided percutaneous liver biopsy were included in the study. Before the procedure, 5 mL of 2% prilocaine was performed to subcutaneous tissue and 15 mL to the pericapsular area. After the biopsy, the pain levels of the patients at 0 and 3 hours were evaluated with a numerical rating scale (NRS) between 1-10.
RESULTS: The NRS scores at 0 and 3 hours were 1.75 +/- 2.2 and 1.73 +/- 2.1, respectively. There was no significant difference between NRS scores at 0 and 3 hours (p=0.962). There was no significant correlation in any time period (0-3 hours) between the pain levels of the patients and age, gender, biopsy indication and modified hepatic activity index (p>0.05). While there was no significant correlation between fibrosis stage and pain level in men, it was found that the level of pain increased as the fibrosis stage increased at 0 hour in women.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pericapsular local anesthesia is an effective method that significantly reduces the level of pain after percutaneous liver biopsy under ultrasound guidance..

12.
Metakarp Kırıklarının Metokarpofalangeal Eklemden Girilmeden Retrograd İntramedüller K Telleri ile tedavisi: Yeni ve Pratik Bir Teknik
Treatment of Metacarpal Fractures with Retrograde Intramedullary K Wires without Metacarpophalyngeal Joint Entry: A Novel and Practical Technique
Mehmet Akdemir, Çağdaş Biçen, Mehmet Aykut Türken, Ahmet Cemil Turan, Abdullah Meriç Ünal, Ahmet Ekin
doi: 10.5505/ktd.2021.20092  Sayfalar 55 - 61
GİRİŞ ve AMAÇ: İntramedüller K telleri ile tedavi edilen metakarp kırıklarının sonuçlarını değerlendirmek için retrospektif bir çalışma yaptık. Metakarp kırıklarının K-telleri ile tedavisinde çeşitli cerrahi teknikler uygulanmaktadır. Hastalar, metakarpofalangeal eklem korunarak, kırık hattından retrograd uygulanan intramedüller K telleri ile ameliyat edildiler.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda retro-antegrad intramedüller K telleri ile tedavi ettiğimiz 44 hastanın fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Hastalar, metakarpofalangeal eklemden girilmeden, kırık hattından ilerletilen 2 adet intramedüller K-teli ile opere edildiler. Klinik sonuçları değerlendirmek için Q-DASH skorlaması kullanıldı. Hastların;opere edilen ve sağlam 5. metakarplarının son takip kontrolünde ölçülen lateral açılanmalarının istatistiksel farkı karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler Bağımlı Örneklem t-Testi ile yapıldı.
BULGULAR: Tüm hastalarda kaynama elde edildi. Hastaların klinik Q-DASH skoru ortalama 1.32 (+/- 2.466) idi. Hastaların ortalama 5. metakarp açılanmaları ameliyat öncesi 57.20 (+/- 11.12), sonrasında ise 2.67 (+/- 3.92) dereceydi. Tedavi sonundaki en son kontrolde ortalama 5. Metakarpofalangeal eklem hareket açıklığı sağlam elde 88.82 (+/- 1.317), opere edilen elde ise 88.84 (+/- 1.328) dereceydi. 2 hastada 8-12 haftada gerileyen refleks sempatik distrofi gelişti. Preoperatif ve postoperatif 5. metakarp lateral açılanma dereceleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü(p: 0.000, p<0.05). Opere edilen elin ve sağlam elin 5. metakarpofalangeal eklemlerinin Eklem Hareket Açıklığı ölçümleri arasında istatistiksel açıdan fark saptanmadı(p: 0.323, p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tanımladığımız yöntem metakarp kırıklarında; distal kırık parçanın zarar görmemesi, ekstansör mekanizmanın korunması ve iyi klinik sonuçlar ile tercih edilecebilecek bir yöntemdir.
INTRODUCTION: We performed a retrospective study to assess the outcomes of metacarpal fractures treated with intramedullary K-wires. Various surgical techniques were described in treatment of metacarpal fracture with K-wires. The patients were operated with retrograde intramedullary K-wires preserving metacarpophalyngeal joint by entering from fracture site.
METHODS: In our study we aimed to considerate functional and radiological outcomes of 44 patients whom we treated with retro-ante-grade intramedullary K-wires. Patients were operated with 2 intramedullary K-wires forwarded from fracture site without metacarpophalangeal entry. Q-DASH score was used for evaluating clinical outcomes. Statistical difference between lateral angulations of operated and contrlateral 5. metacarps at the last control were compared. Statistical analyses were performed with Paired Sample T test.
RESULTS: Union was achieved among all patients. Mean clinical Q-DASH score of the patients was 1.32 (+/- 2.466). Mean lateral angulation of 5. metacarps were 57.20 (+/- 11.12) degrees before and 2.67 (+/- 3.92) postoperatively. At last control, mean Range of Motion of 5. Metacarpophalangeal joint was 88.82 (+/- 1.317) degrees on healty and 88.84 (+/- 1.328) degrees on operated hands. 2 patients suffered from reflex sympathetic dystrophy, which regressed in 8-12th weeks. Preoperative and postoperative lateral angulation of 5. metacarps showed statistically significant difference(p: 0.000, p<0.05). Range of Motion degrees of 5. metacarpophalangeal joints of the operated and healthy hands didn't show any statistically significant difference(p: 0.323, p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The method we described could be chosen in metacarpal fractures with advantages such as; elimination of damage to the fractured distal metacarpal piece, preserving extensor mechanism and having good functional outcomes.

13.
Kadınlarda Primer Spontan Pnömotoraks Katamenial İlişikisinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Primary Spontaneous Pneumothorax Catamenial Relationship in Women
Funda İncekara, Yucel Yüzbaşıoğlu, Göktürk Fındık, İlteriş Türk, Koray Aydoğdu, Şevki Mustafa Demiröz, Sadi Kaya
doi: 10.5505/ktd.2021.54036  Sayfalar 62 - 66
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer spontan pnömotoraks göğüs cerrahisi acillerinden birisidir, tedavi edilmezse önemli morbidite ve mortalite sebebidir. Bu çalışmayı kadın hastalardaki primer spontan pnömotoraks nedenlerini araştırmak, nüks oran ve nedenlerini belirlemek amacıyla sunmaktayız.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Göğüs Cerrahisi kliniğimizde Ocak 2013-19 tarihleri arasında tedavi edilen primer spontan pnömotoraks tanılı 675 olgudan 44 kadın olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar yaş, sigara, menstrüasyon siklus, pnömotoraks atakları, radyolojik ve ameliyat bulguları, tedaviler ve sonuçları açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Primer spontan pnömotorakslı olguların 44’ü (%6.5) kadın idi. Yaş ortalaması 29.2’idi. Çalışmamızda katamenial olan 7(%15.91) olgu mevcuttu. ve 7 olguda 19 kez pnömotoraks nüksü gelişmiştir. Pnömotorakslarda operasyon sonrası nüks oranı çok azdır fakat bizim serimizde cerrahi uygulanan 22 olgunun 4’ünde(%18.18) nüks izlendi ve nüks izlenen bu hastaların 3’ü(%75) katameniyal pnömotoraks idi.Pnömotoraksın yerleşim yeri incelendiğinde; 22(% 50) olguda sağ, 19(% 43.1) olgudasol, 3 (%6.8) olgudabilateral PSP mevcuttu.Olguların tümü semptomatik olup; nefes darlığı ve göğüs ağrısı 14(%31.8) olguda, yalnızca nefes darlığı 7(% 15.9) olguda ve yalnızca göğüs ağrısı 23(% 52.2) olguda görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Primer spontan pnömotoraks kadınlarda çok nadir görülmektedir. Nadir görülmesine rağmen özellikle katameniyal primer spontan pnömotoraks olanlar daha çok nüks gerçekleştiğini düşünmekteyiz. Kadın primer spontan pnömotoraks olguları menstrüasyon siklusları sorgulanmalı ve katemeniyal pnömotoraks hep akılda olmalıdır.
INTRODUCTION: Primary spontaneous pneumothorax is one of the emergencies of thoracic surgery and, if left untreated, is a major cause of morbidity and mortality. We present this study to investigate the causes of primary spontaneous pneumothorax in women, and to determine the recurrence rate and causes.
METHODS: Of 675 patients diagnosed with primary spontaneous pneumothorax, treated in our Thoracic Surgery Clinic between January 2013-19, 44 female patients were evaluated retrospectively. The patients were evaluated in terms of age, smoking, menstrual cycle, pneumothorax attacks, radiological and surgical findings, treatments and results.
RESULTS: Forty four (6.5%) of the patient with primary spontaneous pneumothorax were women. The average age was 29.2. In our study, there were 7(15.91%) catamenial pnuemothorax cases and these 7 cases had recurrent pneumothorax for 19 times. The recurrence rate of pneumothorax after the operation is very low but in our series, 4(18.18%) of 22 patients who underwent surgery had recurrence and 3(75%) of these recurrences were catamenial pneumothorax. PSP was present on the right side in 22(50%), cases on the left side in 19(43.1%) cases and bilateral in 3(6.8%) cases. All cases were symptomatic; both shortness of breath and chest pain were observed in 14(31.8%) cases only shortness of breath in 7(15.9%) cases and only chest pain in 23(52.2%) cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Primary spontaneous pneumothorax is very rare in women. Although rare, we believe more recurrence ocur, especially those with catamenial primary spontaneous pneumothorax. In female primary spontaneous pneumothorax cases, menstrual cycles should be questioned and catemenial pneumothorax should always be kept in mind.

14.
İntravezikal Prostatik Protrüzyonun Prostat Histopatolojisini Öngörme Değeri
The Predictive Value of İntravesical Prostatic Protrusion on Prostate Histopathology
Onur Karslı, Ahmed Ömer Halat, Murat Üstüner, Bekir Voyvoda, Ömür Memik
doi: 10.5505/ktd.2021.02259  Sayfalar 67 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Benign prostat hiperplazisinde mesane çıkış obstrüksiyonunun önemli belirteçlerinden biri de intravezikal prostatik protrüzyondur (İPP). Biz bu çalışmamızda prostat spesifik antijen (PSA) yüksekliği nedeniyle transrektal ultrason (TRUSG) biyopsi yapılan hastalarda İPP ile benign patolojiler arasındaki korelasyonu göstermeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2018 Ocak 2020 arasında kliniğimizde PSA yüksekliği nedeniyle TRUSG eşliğinde biyopsi yapılan 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Transabdominal USG ile İPP ölçümü yapılan hastaların yaş, PSA, IPP ölçüsü ve derecesi, patoloji sonucu kaydedildi. Hastalar protrüzyon derecesine göre 3 gruba ayrıldı. Üç grubun PSA değerleri, patoloji sonuçları, prostat volümleri ve bu verilerin İPP ile olan ilişkisi istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların %30’unda (n: 27) evre 1, %40’ında (n: 36) evre 2 ve %30’unda (n: 27) evre 3 İPP mevcuttu. Hastaların yaş ortalaması 64.8 ± 7.54 (42-77) yıl ve ortalama total PSA değeri 7.88 ± 4.75 (2-26) ng/mL olarak bulundu. Gruplar arasındaki prostat kanseri görülme oranları istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). İPP evresi arttıkça Prostat kanseri görülme oranı azaldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde İPP’nin mesane çıkış obstrüksiyonu ile olan ilişkisi çokça gösterilmiştir. Ancak prostat kanseriyle İPP ilişkisini gösteren çalışma sayısı sınırlıdır. Prostat volümü ve PSA seviyesi arasındaki pozitif korelasyon literatürde daha önce bir çok kez gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda ise İPP derecesi arttıkça ortalama PSA değerinin yükseldiği görüldü ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Gruplar karşılaştırıldığında İPP seviyesi arttıkça prostat kanseri görülme düzeyi anlamlı derecede azaldı.
INTRODUCTION: One of the important markers of bladder outlet obstruction in benign prostatic hyperplasia is intravesical prostatic protrusion (IPP). In this study, we aimed to show the correlation between IPP and benign pathologies in patients who underwent transrectal ultrasound (TRUSG) biopsy due to high prostate specific antigen (PSA).
METHODS: Ninety patients who underwent ransrectal ultrasound guided (TRUSG) biopsy between January 2018 and January 2020 were included in the study. Age, PSA, IPP measure and pathology results of patients were recorded. The patients were divided into 3 groups according to the degree of protrusion. PSA values, pathology results, prostate volumes were compared statistically.
RESULTS: 30% (n: 27) Of patients had stage 1, 40% (n: 36) had stage 2 and 30% (n: 27) had stage 3 IPP. The mean age of the patients was 64.8 ± 7.54 (42-77) years and the mean total PSA value was 7.88 ± 4.75 (2-26) ng / mL. The incidence of prostate cancer among the groups was statistically significant (p <0.05). As the IPP stage increased, the incidence of prostate cancer decreased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The relationship between IPP and bladder outlet obstruction has been shown in the literature. However, the number of studies showing the relationship between prostate cancer and IPP is limited. In our study, it was seen that the average PSA value increased as the IPP degree increased, but the difference was not statistically significant. As the level of IPP increased, the incidence of prostate cancer decreased significantly.

15.
Görme Azlığı Olan Çocukların Ebeveynlerinin Kaygı, Depresyon ve Umutsuzluk Düzeylerinin Karşılaştırılması
Comparison of Anxiety, Depression and Hopelessness Levels of Parents of Children with Low Vision
Sinan Bekmez, Erdem Eriş
doi: 10.5505/ktd.2021.60973  Sayfalar 71 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Gelişmekte olan ülkelerdeki çocukları etkileyen engellerin neredeyse yarısı görme bozukluğundan kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda az gören çocukların ebeveynlerinin psikolojik bozulma düzeyini belirlemek amacı ile bu gruptaki çocukların ailelerine anksiyete düzeyleri ölçmeyi planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart-Haziran 2019 tarihleri arasında az gören çocukların ebeveynlerine Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Özbildirim Ölçeği (The Screen for Child Anxiety Related Emotional Disorders, SCARED) az görme anketi uygulandı. Az gören çocukların ebeveynleri (anne veya baba), SCARED anketi ve SCARED derecelendirme ölçeği puanlama formu ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 0-12 yaş aralığında az gören çocuğu bulunan 36 ebeveyn alındı. Snellen eşeline koopere olabilen 19 çocuğun ortalama binoküler görmeleri 0,23±0,17 logMAR idi. Ebeveynlerdeki ortalama total anksiyete skoru 16,94±9,08 idi. Ebeveynlerde çocuklarındaki binoküler görme ile anksiyete arasında orta şiddette pozitif ilişki saptandı (r=0,42 ve p=0,01). Annelerin babalara göre orta korelasyon (r=0,49) ve istatistiksel anlamlı olacak şekilde daha fazla anksiyeteye sahip oldukları görüldü (p=0,01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda az görmesi olan çocukların ebeveynlerinde psikolojik sorunların da olabileceğini ve psikolojik sorunların çocuklarının az görmesi ile ilişkili olduğunu göstermekteyiz. Bu anksiyetenin annelerde babalara göre daha yüksek olduğunu gördük. Bunun sebebinin bizim çalışma grubumuzda annelerin çoğunluğunun ev hanımı olması ve çocuklarıyla daha çok vakit geçirmesinden dolayı olabileceğini düşündük. Fakat bunun kanıtlanması için psikiyatristlerin de katıldığı geniş çaplı çalışmaların gerekli olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Almost half of the defects affecting children in developing countries are due to visual impairment. In our study, we wanted to determine the psychological deterioration level of the parents of children with low vision and we planned to measure the anxiety levels of their families.
METHODS: The Screen for Child Anxiety Related Emotional Disorders (SCARED) low vision questionnaire was administered to the parents of children with low vision between March and June 2019. Parents of children with low vision (mother or father) were evaluated with the SCARED questionnaire and the SCARED rating scale scoring form.
RESULTS: 36 parents with low vision children between the ages of 0-12 were included in the study. The average binocular vision of 19 children who could cooperate with the Snellen chart was 0.23 ± 0.17 logMAR. The mean total anxiety score in the parents was 16.94 ± 9.08. A moderate positive correlation was found between binocular vision and parental anxiety of children (r = 0.42 and p = 0.01). It was observed that mothers had more than anxiety (r = 0.49) and statistically significant than fathers (p = 0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we showed that children with low vision may have psychological problems in their parents. We have seen that this anxiety is higher in mothers. We thought that this may be due to the fact that the majority of mothers in our study group were housewives and spend more time with their children. We believe that large-scale studies involving psychiatrists are necessary to prove this situation.

16.
İnme Alt Gruplarında Diurnal Varyasyonun Değerlendirilmesi; Bir Üniversite Hastanesinin Deneyimleri
Evaluation of Diurnal Variation in Stroke Subtypes; Experiences of a University Hospital
İbrahim Çaltekin, Erdal Demirtaş
doi: 10.5505/ktd.2021.79095  Sayfalar 76 - 81
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada inme alt tiplerinde diurnal varyasyonun uyku ve uyanıklık dönemi, aylık ve mevsimsel değişimler ile korelasyonu olup olmadığını incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İnme tanısı alarak takip ve tedavisi yapılan 18 yaş üstü tüm hastalar çalışmamıza dahil edilmiştir ve retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İnme alt tipleri Oxfordshire Community Stroke Project (OCSP) sınıflandırmasına göre değerlendirilmiş ve hastaların kliniklerine göre; total anterior sirkülasyon infarktı (TASİ), posterior sirkülasyon infarktı (POSİ), parsiyel anterior sirkülasyon infarktı (PASİ), laküner infarkt (LAİ) grupları oluşturulmuştur. Ayrıca bu yapılan sınıflandırmaya göre hangi anatomik bölgenin tutulumu olduğu difüzyon ağırlıklı beyin manyetik rezonans görüntüleme sonuçlarından teyit edilmiştir. Hangi diurnal döngüde hangi grubun daha fazla etkilenim gösterdiği de tespit edilmiştir.
BULGULAR: Uyku ve uyanıklık periyodları incelendiğinde; TASİ grubunda bulunan hastaların, POSİ ve LAİ gruplarındaki hastalara göre uyku dönemde başvuru oranlarının daha sık olduğu tespit edildi ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.045). Diğer grupların arasında herhangi bir istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı (p˃0.05). Mevsimsel değişkenler incelendiğinde ise yine gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p˃0.05). Ancak sonbahar ve kış döneminde yüzde olarak başvurularda bir artış olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genellikle daha ciddi bir tutulumun ve daha ciddi morbiditenin gözlendiği TASİ grubunda, POSİ ve LAİ guplarındaki hastalara göre inme gelişiminin uyku döneminde daha sık gerçekleştiği tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate whether the diurnal variation of stroke subtypes is correlated with the asleep and awake periods and monthly and seasonal changes.
METHODS: All patients over the age of 18 who were diagnosed with a stroke, treated, and followed up were included in our study and evaluated retrospectively. Stroke subtypes were evaluated according to Oxfordshire Community Stroke Project (OCSP) classification and grouped as total anterior circulation infarction (TACI), posterior circulation infarction (POCI), partial anterior circulation infarction (PACI), lacunar infarction (LACI) according to the patients' clinics. In addition, according to this classification, the anatomic location of the involvement was confirmed from the results of diffusion-weighted brain magnetic resonance imaging. It was also determined which group was more affected in which diurnal cycle.
RESULTS: When asleep and awake periods were examined, it was found to be statistically significant that the patients in the TACI group had more frequent hospital admission rates in the sleep period than the patients in the POCI and LACI groups (p=0.045). There was no statistically significant difference between the other groups (p˃0.05). When the seasonal variables were examined, no statistically significant difference was found between the groups (p˃0.05). However, there was an increase in the percentage of hospital admissions in the autumn and winter.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that stroke development was more frequent during the asleep period in the patients in the TACI group, which usually had more serious involvement and more serious morbidity, than the patients in the POCI and LACI groups.

17.
Ortopedik Cerrahi Alanında Sağlık Hizmeti Alan Hastaların Taburculuk Sonrası Geri Bildirimlerinin Değerlendirilmesi
Post-discharge Feedback Evaluation of Patients who Have Received Health Care in Orthopedic Surgery
Sevda Uzun Dırvar, Ferdi Dirvar, Mehmet Akif Kaygusuz
doi: 10.5505/ktd.2021.21704  Sayfalar 82 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmada yatarak tedavi gören hastaların taburculuk sonrasında memnuniyet düzeylerinin ve geri bildirimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Çalışma bir kamu hastanesinde ameliyat olup taburcu olan 18 yaş üstü ve çalışmayı kabul eden kişilere yapılmıştır. Sosyo demografik form, memnuniyet anketleri, EQ-5D-3L ve EQ-VAS ölçeği uygulanmıştır. Çoklu gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi, ikili grupların karşılaştırmasında bağımsız t testi, nitel verilerin karşılaştırmalarında ki-kare testi kullanılmıştır.
BULGULAR: 225 kişi anketi doldurdu. Hastaların geldikleri şehire, cinsiyetine, medeni durumuna, eğitim durumuna ve gelir düzeyine göre memnuniyetleri anlamlı (p<0.05) farklılık göstermiştir. Hastanede yatış süresi, kaldığı oda, taburculuk sonrası geçen zaman, yaşı, işi, yürümeye yardımcı araç kullanıp kullanmadığı, alkol sigara kullanımı, kaldığı eve göre hekimlik hizmetlerinden ve hemşirelik hizmetlerinden memnuniyetlerinin karşılaştırılmasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Hastaların %95’i tekrar ameliyat gerekirse yine aynı kuruma başvuracaklarını belirtmiştir. Taburculuk sonrası EQ-5D-3L ölçeği değerlendirmeleri iyi orta arası çıkmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların istek ve gereksinimlerinin belirlenmesi hizmet kalitesinin değerlendirilmesinde önemli bir gösterge olmasının yanı sıra verilecek hizmete yön vermesi açısından da önemli bir role sahiptir. Bu nedenle hasta memnuniyetinin yükseltilmesi ve sağlık hizmetlerinde mükemmelliğe ulaşmak için periyodik bilimsel araştırmalar yapılmalıdır. Hekimlerin ve hemşirelerin hasta memnuniyeti üzerinde en önemli etkiye sahip oldukları unutulmamalıdır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to evaluate the satisfaction levels and feedbacks of inpatients after discharge.
METHODS: This descriptive study was conducted at a state hospital on patients aged over 18 who have undergone surgery and were discharged. A sociodemographics form, satisfaction surveys, the EQ-5D-3L and EQ-VAS scales were used in collecting the data. One-way variance analysis in multiple group comparisons, Tukey’s multiple comparison test in subgroup comparisons, independent samples t-test in binary groups, and chi-square test in comparison of the qualitative data has been used for evaluation.
RESULTS: In total, 225 people completed the survey. The satisfaction level of the patients according to the city, gender, marital status, education level, and income level showed a significant difference (p<0.05). There was no significant difference in the comparison of duration of hospitalization, room stay, time after discharge, age, work, whether or not the patient used walking aids, alcohol use, smoking, or satisfaction with medical services and nursing services (p>0.05). Of all the patients, 94.7% stated that they would apply to the same institution again if surgery was necessary. After discharge, the EQ-5D-3L scale scores ranged between good and moderate.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Determining the needs of the patients is an important indicator in the evaluation of the quality and direction of the services to be provided. For this reason, periodical scientific researches should be conducted to increase patient satisfaction and achieve excellence in healthcare services. It should also be noted that physicians and nurses have the most important impact on patient satisfaction.

18.
Serum Paraoksonaz (PON1) Üzerine Elektromanyetik Alanların Etkisinin Araştırılması
Investigation of The Effects of Electromagnetic Fields on Serum Paraoxonase (PON1)
Mehmet Cihan Yavaş, Mehmet Zülküf Akdağ, İbrahim Kaplan, Mustafa Salih Çelik
doi: 10.5505/ktd.2021.24482  Sayfalar 91 - 96
GİRİŞ ve AMAÇ: Toplumda elektrikli cihazların yaygın olarak kullanılması ve bu cihazlarla yakın temas halinde olması hem endişeye hem de halk sağlığını etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, farklı günlerde yüksek gerilim kaynaklı elektromanyetik alan maruziyetinin, sıçanların serum paraoksanaz 1 aktivitesini etkileyip etkilemediğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, ortalama olarak 320 gram ağırlığında 24 erişkin erkek wistar albino sıçanı içermektedir. Rasgele olarak 3 gruba ayrıldı (n: 8); Grup 1: Sham-kontrol, Grup 2: 26 gün Yüksek gerilim (YG) ve Grup 3: 52 gün YG. 26 günlük ve 52 günlük deney gruplarındaki (Grup I, II) farelere her gün 8 saat elektrik ve manyetik alan verildi
BULGULAR: Yirmi altı ve elli iki günlük yüksek gerilim maruziyet grubunda paraoksonaz (PON1) aktivitesinde kontrol grubuna göre bir azalma bulduk. Gruplar arasında ise istatistiksel olarak önemli (p<0.05) bir değişimin olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız yüksek gerilim hatlarına maruziyetlerin serum paraoksonaz 1 aktivitesinde bir azalmaya neden olabileceğini belirtmektedir. Kısa dönem maruziyetlerin uzun dönem maruziyetlerle karşılaştırılmasında paraoksonaz 1 aktivitesinde kısa dönemde bir azalmaya yol açabileceğini fark ettik. Bu nedenle çalışmamız bu konuda daha fazla araştırmanın önemine de işaret etmektedir.
INTRODUCTION: The widespread use of electrical devices in the society and being in close contact with these devices cause both anxiety and affect public health. The aim of this study is to investigate whether high voltage induced electromagnetic field exposure on different days affects serum paraoxanase 1 activity of rats.
METHODS: The study included 24 adult male wistar albino rats, weighing 320 grams on average. They were randomly grouped into 3 as n: 8. Group 1: Sham-control, Group 2: 26 days High voltage (HV) and Group 3: 52 days HV. The rats in the 26-day and 52-day experimental groups (Groups I, II) received electric and magnetic fields for 8 hours each day.
RESULTS: We found a decrease in paraoxonase (PON1) activity in the 26- and 52-day high-voltage exposure group compared to the control group. A statistically significant (p=0.000) change was found between the groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study suggests that the exposure to high voltage line may cause a reduction of paraoxonase 1 activity. We've noticed that short-term exposures, compared to long-term ones, may lead to lower paraoxonase 1 activity. Therefore, our study also points to the importance of further research in this regard.

19.
Klinik SYNTAX Skoru İzole Koroner Arter Bypass Cerrahisi Sonrası Serebrovasküler Olayı Öngördürmektedir
Clinical SYNTAX Score Predicts Cerebrovascular Event After Isolated Coronary Artery Bypass Surgery
Ömer Taşbulak, Ahmet Anil Şahin
doi: 10.5505/ktd.2021.35556  Sayfalar 97 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Serebrovasküler olay (SVO), koroner arter bypass cerrahisi (KABC) sonrası önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. İzole KABC sonrası SYNTAX skoru (SS) ile klinik SYNTAX skoru (KSS) ve SVO arasındaki korelasyonu araştıran herhangi bir veri literatürde mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı SS ve KSS ile SVO riskinin öngördürücülüğünü araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde Ekim 2011 – Aralık 2013 tarihleri arasında izole KABC uygulanan 1850 hasta çalışmaya dahil edildi. Dışlama kriterlerine istinaden çalışmadan çıkarılan hastalardan sonra çalışmamıza 249 hasta dahil edildi. SVO, KABC sonrasında 30 gün içerisinde gelişen geçici iskemik olay ve inmeleri içermekteydi ve çalışma grubu operasyon sonrası SVO geçiren (PoSVO+) ve geçirmeyen (PoSVO-) şeklinde iki gruba ayrıldı. KSS hesaplaması amacıyla her hastanın KABC öncesi son anjiyografisi kullanılarak yapılan SS hesabına ek olarak diğer klinik parametreler (yaş, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, glomerüler filtrasyon hızı) kaydedildi.
BULGULAR: Uyku ve uyanıklık periyodları incelendiğinde; TASİ grubunda bulunan hastaların, POSİ ve LAİ gruplarındaki hastalara göre uyku dönemde başvuru oranlarının daha sık olduğu tespit edildi ve bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.045). Diğer grupların arasında herhangi bir istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı (p˃0.05). Mevsimsel değişkenler incelendiğinde ise yine gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p˃0.05). Ancak sonbahar ve kış döneminde yüzde olarak başvurularda bir artış olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, KSS’nin KABC yapılması planlanan hastalarda operasyon sonrasında gelişebilecek SVO öngörmede yararlı ve pratik bir skor olabileceğini göstermiştir. Bu nedenle bu hastalar için ameliyat öncesi buna uygun önlemler uygulanabilir.
INTRODUCTION: Cerebrovascular event (CVE) is major cause of mortality and morbidity after coronary artery bypass surgery (CABG). There is no available data in literature investigating correlation between SYNTAX and clinical SYNTAX score (CSS) and CVE after isolated CABG. The aim of the study was to investigate predicting risk of CVE with SYNTAX and CSS.
METHODS: 1850 patients underwent isolated CABG between October 2011 to December 2013 were included in the study in our hospital. 249 patients included in our study after eliminating patients having exclusion criteria. CVE included transient ischemic events and strokes in 30 days after CABG and two groups were determined as post-operative CVE (+) (PoCVE+) and post-operative CVE(-) (PoCVE-). SYNTAX score and additional clinical parameters (age, left ventricular ejection fraction (LVEF), glomerular filtration rate (GFR)) to calculate CSS were recorded for patients using last coronary angiography before isolated CABG.
RESULTS: In present study, age (p=0.002), total cholesterol (p=0.048), glucose (p=0.022), uric acid (p=0.032), creatinine (p=0.022), neutrophil count (p=0.06), circumflex-saphenous grafting (CX-SVG) (p=0.01), CSS (p=0.003) were found statistically higher in PoCVE(+) group. Additionally, LVEF (p=0.019) and GFR (p=0.013) were detected lower in PoCVE(+) group. logistic regression of significant parameters showed that, average age (p=0.017), increased glucose levels (p=0.08), existence of CX-SVG (p=0.011) and CSS (p=0,026) were found contributed factors. CSS >8 predicts CVE with sensitivity of 78.6, specificity of 68.9
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed CSS might be a useful and practical score to predict CVE in patients who planned to undergo CABG therefore precautions might be taken before surgery for these patients.

20.
Özofagus Yabancı Cisimleri: 117 Vaka
Foreign Bodies in the Esophagus: 117 Cases
Burhan Apilioğulları, Sami Ceran
doi: 10.5505/ktd.2021.91249  Sayfalar 106 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Biz bu çalışmamızda; Kliniğimizde Özofagus yabancı cismi(ÖYC) tanısı ile tedavi edilen 117 hastayı retrospektif olarak verlerini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2012 - Şubat 2020 tarihleri arasında kliniğimizde ÖYC tanısı alan ve rijit özofagoskopi ve Magill klemp ile müdahale edilen 117 hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Olgular yaş, cinsiyet, yabancı cismin özellikleri, yeri, klinik semptomlar ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 23 olgu 18 yaşında veya daha büyüktü (% 25). Bu gruptaki kişilerin yaş ortalaması 51,9'dur. 94 hasta (% 75) 18 yaşından daha gençti ve ortalama yaş 3,6 idi. Hasta grubunda 18 yaşın altında yutulan yabancı cisimler oldukça değişkendi, ancak % 50'si metal paradan oluşuyordu. 15 yaşın üzerindeki hastalarda, kemik parçaları (% 56) ve sert gıda parçaları (% 30), daha baskındı. Yutma güçlüğü, hipersalvasyon ve boğaz ağrısı gibi semptomları olan hastalar, sert özofagoskopi ve bir magill klemp uygulanarak çıkarıldı
TARTIŞMA ve SONUÇ: ÖYC'leri özellikle pediyatrik yaş grubunda görülebilen önemli bir durumdur. Tanı ve tedavide gecikme yaşamı tehdit eden sonuçlara yol açabilir. Rijit özofagoskopi, ÖYC'leri çıkarmak için en çok tercih edilen yöntemdir.
INTRODUCTION: In this study; We aimed to retrospectively evaluate 117 patients who were intervened with the diagnosis of EFB in our clinic.
METHODS: The hospital records of 117 patients who were diagnosed with EFB in our clinic between March 2012 and February 2020, and intervened with rigid esophagoscopy and Magill clamp were examined retrospectively. The cases were examined for age, sex, characteristics and location of the foreign body, clinical symptoms and complications.
RESULTS: In our study, 23 cases were 18 years of age or older (25%). The average age of those in this group was 51,9. 94 patients (75%) were younger than 18 years and the mean age was 3.6.Foreign bodies swallowed in the patient group under the age of 18 varied, but 50% of them consisted of metal money. Bone fragments (56%) and hard food pieces (30%) were more predominantly in the patient over 15 years of age. Patients with symptoms such as inability to swallow, hypersalvation, and sore throat were removed by applying rigid esophagoscopy and a magill clamp.
DISCUSSION AND CONCLUSION: EFBs are an important condition that may be seen especially in the pediatric age group. Delay in diagnosis and treatment can result in life-threatening outcomes. Rigid esophagoscopy is the most preferred method to remove EFBs.

21.
DMSA taraması: Tekrarlayan İdrar Yolu Enfeksiyonu Olan Çocuklarda Başlangıç Tetkiki Olabilir mi?
DMSA Scan: May It Be the Initial Investigation in Children with Recurrent Urinary Tract Infections?
Emel Isıyel, Elif Çomak
doi: 10.5505/ktd.2021.81594  Sayfalar 112 - 117
GİRİŞ ve AMAÇ: Vezikoüreteral reflü (VUR) renal parankimal hasara neden olan önemli bir anomalidir. Voiding sistoüretrografi VUR araştırılmasında standart tanı yöntemidir. Gereği olmayan VCU incelemesinden kaçınmak için teknesyum 99m DMSA böbrek taraması önerilmektedir. Bu çalışmada tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olup VCU incelemesi yapılan çocukların teknesyum 99m DMSA böbrek tarama sonuçları değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olup böbrek ultrasonografi ve DMSA incelemesi yapılan 136 hasta dahil edilmiştir. Ultrasonografi ya da DMSA veya her ikisinin sonucunda anormallik olan ya da ultrasonografi veya DMSA normal olsa bile şikayetleri tekararlayan idrar yolu enfeksiyonu için tipik olan hastalara VCU incelemesi yapılmıştır.
BULGULAR: Bütün hastalar, VUR grubu (n: 46) ve VUR olmayan grup (n: 90) olarak VCU sonuçlarına göre iki gruba ayrılmışlardır. Sırasıyla; DMSA taramasının ve VCU ile yüksek derecede VUR saptananların duyarlılığı ve özgüllüğü %87.80 (%73.80-95.92) ve %42.11 (%32.04-52.67).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, tekrarlayan İYE görülen çocuklarda VCUG'dan önce ilk tarama olarak DMSA taramasının yapılabileceğini öneriyoruz.
INTRODUCTION: Vesicoureteral reflux (VUR) is an important anomaly that causes renal parenchymal damage. Voiding cystourethrography (VCUG) is the standard diagnostic method for detecting VUR. To avoid unnecessary voiding cystourethrography, a Technetium (Tc)-99-m-DMSA renal scan is recommended as the initial investigation. We aim to assess the association of abnormalities detected on dimercaptosuccinic acid (DMSA) scan with the presence of VUR on VCUG in children with recurrent urinary tract infections (UTI).
METHODS: A total of 136 patients with recurrent UTI underwent renal sonography and DMSA scan. VCUG was indicated if USG or DMSA or both were abnormal, or complaints were typical for recurrent UTI while USG or DMSA was normal.
RESULTS: All patients were divided into two groups according to their VCUG results as a VUR group (n: 46) and a non-VUR group (n: 90). The sensitivity and specificity of DMSA scan for the detection of high- grade VUR on VCUG was 87.80% (73.80-95.92%) and 42.11% (32.04-52.67%), respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggest that DMSA scan may be the initial investigation before VCUG in children with recurrent UTIs.

22.
Kronik Hastalığı Olan Bireylere Bakım Verenlerin Bakım Yükü ve İyilik Halinin Değerlendirilmesi
Examination of The Care Burden and Well-Being of Caregivers of İndividuals with Chronic Disease
Ruken Kol, Elanur Yılmaz Karabulutlu
doi: 10.5505/ktd.2021.04764  Sayfalar 118 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kronik hastalığı olan bireylere bakım verenlerin bakım yükü ve iyilik hali, etkileyen faktörler ve bu değişkenler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı araştırma tipindeki bu çalışmanın evrenini Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hastanesinde kronik hastalık tanısı (Serebrovasküler hastalıklar, kronik böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, kanser ve KOAH) almış olan hastalara bakım veren bireyler oluşturmaktadır. Toplam 250 bireyin dahil edildiği bu çalışmada soru formu, bakım verme yükü ölçeği ve bakıcı iyilik ölçeği ile veriler toplanmıştır. Veriler SPSS 24.0 versiyonu ile analiz edildi.
BULGULAR: Bu çalışmada yaş ortalaması 36.26±12.10 olan 125’i kadın ve 125’i erkek toplam 250 bakım veren birey yer almaktadır. Bakım verenlerin bakım yükü ortalama puanı 47.70±7.61, iyilik hali alt boyutlarından temel ihtiyaçlarının ortalama puanı 65.43±9.91 ve yaşamsal faaliyetler ortalama puanı 71.58±9.50 olarak belirlendi.
Çalışmada cinsiyet eğitim, meslek, bakım süresi, bakım verilen hastaya yakınlık durumu ve başka bakım veren varlığı gibi birçok faktörün hem bakım yükünü hemde iyilik hali alt boyut ortalama puanlarında anlamlı farklılıklar oluşturduğu belirlendi (p<0.05). Bakım verme yükü ölçeği ile bakıcı iyilik hali temel ihtiyaçlar alt ölçeği arasında negatif yönde korelasyon tespit edildi (p=0,0001; r= -0,233).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik hastalığı olan bireylere bakım verenlerin bireysel özelliklerinin bakım yükü, temel ihtiyaçlarının karşılanması ve yaşamsal faaliyetlerinin yerine getirilmesi gibi iyilik hali düzeyini etkilediği belirlendi. Ayrıca bakım verenlerin bakım verme yükü arttıkça temel ihtiyaçların daha az karşılandığı tespit edildi.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the care burden and well-being of caregivers of individuals with chronic diseases, the factors affecting them and the relationship between these variables.
METHODS: This descriptive study included individuals who were caregiving for patients with chronic disease (stroke, chronic renal failure, heart failure, cancer and COPD) diagnosed in Diyarbakır Training and Research Hospital. A total of 250 individuals are included. Data were collected from questionnaire form, caregiving burden scale, caregiver well-being scale. The data were analyzed with SPSS 24.0 version.
RESULTS: This study included 125 female and 125 male caregivers with a mean age of 36.26±12.10 years. The care burden average score of the caregivers was 47.70±7.61, the average score of the basic needs was 65.43±9.91 and the average score for the vital activities was 71.58±9.50.
In the study, it was determined that many factors such as gender education, profession, duration of care, closeness to the patient and another caregiver had significant differences in both the burden of care and well-being sub-dimension mean scores (p <0.05).
A negative correlation was found between the caregiving burden scale and the caregiver well-being basic needs subscale (p=0.0001; r =-0.233).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that the individual characteristics of the caregivers of the individuals with chronic diseases affect the care burden, the level of meeting their basic needs and the fulfillment of their vital activities. In addition, it was found that as the caregiving burden of caregivers increased, basic needs were less met.

23.
Romatoid artrit ve Ankilozan Spondilit Tedavisinde Biyolojik Ajanların Değişimlerinin Analizi
Analysis of Switching Biological Agents in Treatment of Rheumatoid Arthritis and Ankylosing Spondylitis
Neslihan Gökcen, Esra Kayacan Erdoğan, Suade Özlem Badak, Süleyman Özbek
doi: 10.5505/ktd.2021.37233  Sayfalar 128 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastalığı modifiye edici biyolojik antiromatizmal ilaçlar (bDMARDs), romatoid artrit (RA) ve ankilozan spondilit (AS) tedavisinde kullanılmaktadırlar. Bu çalışmada, bDMARDs değişim paternlerinin, ilaç tedavisinde kalım sürelerinin ve RA ile AS hastalarında ilaç değişim nedenlerinin gerçek dünya verileri ışığında araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, retrospektif, tek merkezli, gözlemsel bir çalışma olarak dizayn edildi. Çalışmaya, en az 1 kez bDMARDs değişimi yapmış 102 hasta (55 RA ve 47 AS) dahil edildi. İlaç tedavisinde kalım süreleri ve bDMARDs değişim nedenleri kaydedildi. Her biyolojik ajan için ilaç devamlılık sürelerini analiz etmek ve gruplar arası karşılaştırma yapmak için Kaplan-Meier analizi ve Log-Rank testi kullanıldı.
BULGULAR: Ellibeş (%53.9) hasta RA iken, 47 (%46.1) hasta AS idi. İlk değişim oranı RA hastalarında %23.7 iken, bu oran AS hastalarında %21.5 idi. İkinci ilaç değişim oranları RA hastalarında %5.5 ve AS hastalarında %4.3 bulundu. En sık görülen üç ilaç değişim nedeni sırası ile; ilaç etkinliğinin kaybı, yeni gelişen klinik durumlar ve yan etkilerdi. Kaplan-Meier analizie göre, ilk biyolojik ilaç tedavisinde kalım süresi, AS’de RA’ya göre daha yüksekti (p=0.039, Log-Rank test). İlk seçilen bDMARD’lar arasında, Etanercept ile ilaç tedavisinde kalım süresi AS’de RA hastalarından daha uzundu (p=0.036, Log-Rank test).
TARTIŞMA ve SONUÇ: bDMARDs’ların ilk ve ikinci ilaç değişim oranları ve değişim nedenleri gruplar arasında benzerdi. İlk bDMARD tedavisinde kalım süresi, AS hastalarında RA hastalarından daha uzundu.
INTRODUCTION: Biological disease-modifying anti-rheumatic drugs (bDMARDs) have been used in the treatment of rheumatoid arthritis (RA) and ankylosing spondylitis (AS). The aim of the study was to investigate the switching patterns of bDMARDs, the drug survival rates and the reasons for switching in patients with RA and AS by means of Real-World data.
METHODS: The study was designed as retrospective, single-center, and observational. One hundred and two patients (55 RA, 47 AS) who switched at least one biologic agent were included in the study. The drug survival time and causes of switching bDMARDs were recorded. The Kaplan-Meier analysis and Log-Rank tests were performed to analyze the survival curves of each biological agent and compare the results between groups.
RESULTS: Of 102, 55 patients (53.9%) were RA, 47 patients (46.1%) were AS. First switching ratio of RA was 23.7% whilst it was 21.5% in AS. Second switching rates were 5.5% and 4.3% in RA and AS patients, respectively. The most three causes of switching were loss of efficacy, the occurrence of new clinical conditions, and adverse events. In the Kaplan-Meier analysis, the higher continuance of using the first bDMARD was observed in AS than in RA (p=0.039, Log-Rank test). Among the first bDMARDs, the drug survival rate of Etanercept was higher in AS patients than in RA. (p=0.036, Log-Rank test).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The first and second switching ratios of bDMARDs, and switching causes were similar between groups. The drug survival rate was longer in AS than in RA.

24.
Multipl Paranazal Sinüs Kırığı İlişkili Rinore ve Kanama Gelişen Menenjit Olgusu
Multiple Paranasal Sinus Fracture-Induced Meningitis Rinorrhea and Haemorrhage
Gülten Ünlü, Semsinur Karabela, Tülay Özer, Eyüp Arslan, Kadriye Kart Yaşar
doi: 10.5505/ktd.2021.52297  Sayfalar 136 - 140
Menenjit hayatı tehtid eden morbidite ve mortalitesi yüksek bir klinik durumdur. Travmaya bağlı klivus kırığı ve multipl paranazal sinüs kırığı ile gelişen rinore ve menenjit nadir bir hastalıktır. Biz bu çalışmada Yüksekten düşme sonrası multipl paranazal sinüs kırığı ile rinore, kanama ve Klebsiella pneumonia menenjiti gelişen bir olguyu irdeledik.
Meningitis is a clinical condition with high morbidity and mortality that threatens life. Rhinorrhea, haemorrhage and meningitis, which is caused by traumatic clivus fracture and multiple paranasal sinus fracture, is a rare disease. In this study, we investigated a case Klebsiella pneumoniae meningitis with multiple paranasal sinus fracture, haemorrhage and rhinorrhea.

25.
Kalıtsal Trombofilili Gebelerin Obstetrik ve Neonatal Sonuçları
Obstetric and Neonatal Results of Pregnant Women with Hereditary Thrombophilia
Aysun Tekeli Taşkömür, Özlem Erten
doi: 10.5505/ktd.2021.47640  Sayfalar 141 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kalıtsal trombofili tanısıyla tedavi alan gebelerin obstetrik ve neonatal sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018-2019 tarihlerinde kadın hastalıkları ve doğum kliniğine başvuran gebelik öncesinde kalıtsal trombofili tanısı alıp tedavisi (asetilsalisilik asit ve düşük moleküler ağırlıklı heparin) başlanan ve sonrasında gebe kalan 56 gebe çalışma grubunu, obstetrik veya fetal gelişimi etkileyebilecek sistemik hastalığı olmayan 79 sağlıklı gebe ise kontrol grubunu oluşturdu. Veriler retrospektif olarak kayıtların taranmasıyla elde edildi. Her iki grubun demografik özellikleri (yaş, parite, vücut kitle indeksi, eğitim düzeyleri), obstetrik sonuçları (doğum haftası, doğum kilosu, preterm eylem oranı, düşük doğum ağırlığı oranı, doğum şekli) ve neonatal sonuçları (1. ve 5. dakika apgar skorları, neonatal yoğun bakım yatış oranları) karşılaştırıldı.
BULGULAR: Grupların demografik özellikler açısından dağılımı homojendi (p>0,05). Gruplar arasında ortalama doğum kilosu, doğum haftası, 1. dakika apgar değerleri, preterm eylem ve neonatal yoğun bakım yatış oranları açısından fark yoktu (p>0,05). Ancak düşük doğum ağırlıklı bebek sayıları, 5. dakika apgar skorları ve doğum şekilleri açısından gruplar arasında anlamlı fark mevcuttu. Kalıtsal trombofili grubunda kontrol grubuna kıyasla, düşük doğum ağırlıklı bebek, preeklampsi ve sezeryan oranları daha fazla, 5. dakika apgar skorları daha düşüktü (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trombofilisi olan gebelerde asetilsalisilik asit ve düşük moleküler ağırlıklı heparin tedavisineen olumsuz obstetrik ve neonatal sonuçlar gözlenebilir.
INTRODUCTION: To evaluate the obstetric and neonatal outcomes of pregnant women treated for hereditary thrombophilia.
METHODS: Fifty-six pregnant women who were admitted to the gynecology and obstetrics clinic between 2018 and 2019, diagnosed as having hereditary thrombophilia before pregnancy, and whose treatment (acetylsalicylic acid and low molecular weight heparin) began at pregnancy comprised the study group, and 79 healthy pregnant women without systemic disease that might affect obstetric or fetal development constituted the control group. Study data were obtained retrospectively by scanning hospital records. Demographic characteristics of both groups (age, parity, body mass index, education level), obstetric results (birth week, birth weight, preterm labor rate, low birth weight rate, delivery type) and neonatal results (1st and 5th minute Apgar scores, neonatal intensive care hospitalization rates) were compared.
RESULTS: The distribution of the groups in terms of demographic characteristics was homogeneous (p>0.05). There was no difference between the groups in terms of mean birth weight, birth week, 1st minute Apgar scores, preterm labor, and neonatal intensive care hospitalization rates (p> 0.05). However, there was a significant difference between the groups in terms of low birth weight infants, 5th minute Apgar scores, and type of delivery. In the hereditary thrombophilia group, low birth weight infants, preeclampsia, and cesarean rates were higher compared with the control group, and the 5th minute Apgar scores were lower (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Despite acetylsalicylic acid and low molecular weight heparin treatment in pregnant women with thrombophilia, negative obstetric and neonatal results can be observed.

26.
Periton Diyalizi Hastalarında Optik Koherens Tomografi Ölçümlerinin Değerlendirilmesi
Evalulation of Optical Coherence Tomography Measurements in Peritoneal Dialysis Patients
Sibel Bek, Adnan Batman, Necmi Eren, Büşra Yılmaz Tuğan, Serkan Bakirdogen
doi: 10.5505/ktd.2021.62548  Sayfalar 147 - 153
GİRİŞ ve AMAÇ: OCT(Optik koherens tomografi), günümüzde yaygın olarak kullanılan non-invaziv bir oküler görüntüleme tekniğidir. PD hastalarinda OCT bulgularinin değerlendirildiği sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu calismada amacımız optik koherens tomografi (OKT) ile periton diyalizi (PD) hastalarının retina değişikliklerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve PD'nin yaş, cinsiyet ve süresinin bu parametrelere etkisinin araştırılmasıdir
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmaya 32 hastanın sağ ve sol gözü ve 10 sağlıklı kontrolün yirmi sağ ve sol gözü değerlendirildi. Santral maküla kalınlığı (CMT), peripapiller retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı ve koroid kalınlığı (EDI-OCT kullanılarak) ile detaylı oftalmolojik muayeneler ölçüldü. Makula kalınlığı beş farklı alanda ölçüldü: merkezi, üst, temporal, alt ve nazal. Peripapiller RSLT kalınlığı altı farklı alanda (temporal, inferotemporal, inferonasal, nazal, superiornasal ve superiortemporal) analiz edildi.
BULGULAR: Ortalama PD süresi 46,80 ay olan 32 hastanın (18 erkek, 14 kadın; 20-60 yaş, ortalama 48,67 ± 12,25 yıl) 64 gözü çalışmaya alındı. Kontroller ve PD hastaları arasında santral, temporal, nazal, inferior ve superior kadranlarda maküla kalınlığı açısından anlamlı farklılık vardı (p <0.05). D3 vitamini takviyesi, santral, temporal, üst, nazal ve alt kadranlarda maküla kalınlığının azalması ile bağlantılı bulundu (p <0.05). Rezidüel renal fonksiyon ile santral ve temporal kadranlarda maküla kalınlığı arasında pozitif korelasyon goruldu (p = 0,006, p = 0,019).
TARTIŞMA ve SONUÇ: PD hastalarında OCT tum kadranlarda retina kalınlığında incelme tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: Optical coherence tomography (OCT) is a non-invasive ocular imaging technique widely used nowadays. There are limited studies focusing on the OCT findings in PD patients. Our aim is to compare retinal changes of peritoneal dialysis (PD) patients with healthy control group by using OCT and investigate the effects of age, gender and duration of PD on these parameters.
METHODS: In this cross-sectional study right and left eyes of 32 patients and twenty right and left eyes of ten healthy controls were included. Detailed ophthalmological examinations with central macular thickness (CMT), peripapillary retinal nerve fiber layer (RNFL) thickness, and choroidal thickness (using EDI-OCT) were measured. Macular thickness was measured at five different areas: central,superior, temporal, inferior and nasal. The peripapillary RNFL thickness was analysed in six different areas: temporal, inferotemporal, inferonasal, nasal, superonasal and superotemporal.
RESULTS: Sixty-four eyes of 32 patients (18 males, 14 females; aged 20 to 60 years, mean 48.67±12.25 years) with a mean duration of PD of 46.80 months were included. There was a significant difference of macular thickness in the central, temporal, nasal, inferior and superior quadrants between controls and PD patients (p < 0.05). Vitamin D3 supplementation was linked to decreased macular thickness in central, temporal, superior, nasal and inferior quadrants (p<0.05). There was a positive correlation between macular thickness in central and temporal quadrants with residual renal function (p=0.006, p=0.019).
DISCUSSION AND CONCLUSION: OCT revealed a significant reduction of macular thickness in all quadrants in PD patients.

27.
Endometrial Kanser Evresi, Hastalığın Biyokimyasal Belirteçleri ve Vücut Kitle İndeksi Arasındaki İlişki
The Association Between Endometrial Cancer Stage, Biochemical Markers of The Disease and Body Mass Index
Özgür Deniz Turan, Nesibe Kahraman Çetin
doi: 10.5505/ktd.2021.99896  Sayfalar 154 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: Literatürde obezitenin endometriyal kanser evresi ve biyolojik davranış üzerindeki etkileri üzerine yapılan az sayıdaki çalışma sonuçları çelişkilidir. Bu nedenle çalışmamızda endometriyal kanserli hastalarda vücut kütle endeksi ile hastalık evresi ve hastalığın moleküler belirteçleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde opere edilen endometriyal kanser tanılı olgularının arşiv kayıtları ve patolojik raporları retrospektif olarak incelendi. Kliniğimizde opere edilen endometriyal kanser tanılı olgularının arşiv kayıtları (patoloji ve klinik raporları) retrospektif olarak incelendi. Olguların vücut kütle endeksi değerleri dünya sağlık örgütü kriterlerine göre üç gruba ayrıldı. Sonrasında, grupların demografik, klinik, patolojik özellikleri ve moleküler belirteçleri (Östrojen reseptörleri, progesteron reseptörleri ve P53) karşılaştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 99 vaka dahil edildi. Gruplar arasında menapoz varlığı (p=0.042) ve hipertansiyon dışındaki demografik verilerde (p =0.038) anlamlı fark yoktu. Endometriyal kansere ait klinik karakteristikler karşılaştırıldığında ise tümör çapının (p=0.026) ve kanser tipinin (p=0.042) gruplar arasında istatisitiksel olarak anlamlı şekilde farklı olduğu gözlendi. Vücut kütle endeksinin en fazla olduğu grupta (≥35kg/m2) endometriyal kanserin non endometrioid alt tipi en yüksek oranda izlendi. Hastalık evresi ve hastalığa ait moleküler belirteçler ile gruplar arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Endometriyal kanser hastaları içinde ikinci ve üçüncü derece obesitesi bulunan grupta, daha agresiv davranış gösteren non endometrioid tip tümör görülme riski artıyor görünmektedir. Ancak vücut kütle endeksi ile hastalık evresi ve hastalığa ait diğer markırlar arasında ilişki bulunamamıştır.
INTRODUCTION: The results of the few studies in literature on the effects of obesity on stage and biological behavior of the endometrial cancer are conflicting. Therefore, it was aimed to investigate the relationship between body mass index (BMI) and disease stage and molecular markers of the disease in patients with endometrial cancer in our study.
METHODS: Archive records (pathological and clinical reports) of patients diagnosed with endometrial cancer who were operated in our clinic were analyzed retrospectively. The BMI values of the cases were divided into three groups according to the criteria of the world health organization. Then, the demographic, clinical, pathological characteristics and molecular markers (estrogen receptors, progesterone receptors and P53) of the groups were compared.
RESULTS: A total of 99 cases were included in the study. There was no significant difference in demographic data (p=0.038) except for hypertension and the presence of menopause (p=0.042) between the groups. Among the clinical features, tumor diameter (p = 0.026) and cancer type (p = 0.042) were found to be statistically significant between the groups. In the group with the highest BMI (>35 kg/m2), the non-endometrioid subtype of endometrial cancer was observed with the highest rate. There was no significant relationship between stage and molecular markers of the disease with the groups (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Endometrial cancer patients with second and third degree obesity seem to have an increased risk of endometrioid type tumors with more aggressive behavior, but there was no relationship between stage and other markers of the disease with BMI.

28.
Prostat Dokusundaki Kanserin Tespitinde Kanser Lokalizasyonunun Önemi ve Dağılımı
The İmportance of Cancer Location on The Detection of Cancer in Prostate Tissue and Cancer Distribution in Prostate
Ural Oğuz, Gülçin Şimşek, Erhan Demirelli, Çağrı Şenocak, Berkan Reşorlu, Ömer Faruk Bozkurt, Ali Ünsal
doi: 10.5505/ktd.2021.90277  Sayfalar 160 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile prostat kanserinin prostat dokusunda dağılımını incelemek ve prostat biyopsisi ile hangi lokalizasyondaki kanserlerin daha yüksek oranda tespit edildiğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde radikal prostatektomi yapılan 49 hastanın radikal prostatektomi ve prostat biyopsi spesmenleri retrospektif ve prospektif olarak incelendi. Radikal prostatektomi spesmenleri posteriordan horizontal planda biyopsi alınan bölgelere göre 12 kadrana ayrılırken; sagittal planda ön ve arka olmak üzere 2 bölüme ayrılarak haritalama işlemi yapıldı. Bu alanlarda prostat kanserinin prostat dokusu içindeki dağılımı incelendi. Ayrıca prostat anterior kısmındaki tümörlerin posteriordaki tümörlerle ilişkisi ve saptanmasında prostat ön-arka çapının etkinliği araştırıldı.
BULGULAR: Hastanemizde radikal prostatektomi yapılan 49 hastanın radikal prostatektomi ve prostat biyopsi spesmenleri retrospektif ve prospektif olarak incelendi. Radikal prostatektomi spesmenleri posteriordan horizontal planda biyopsi alınan bölgelere göre 12 kadrana ayrılırken; sagittal planda ön ve arka olmak üzere 2 bölüme ayrılarak haritalama işlemi yapıldı. Bu alanlarda prostat kanserinin prostat dokusu içindeki dağılımı incelendi. Ayrıca prostat anterior kısmındaki tümörlerin posteriordaki tümörlerle ilişkisi ve saptanmasında prostat ön-arka çapının etkinliği araştırıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Prostat biyopsilerinin parmakla alındığı dönemlerde apeksteki tümörlerin yakalanma oranının düşük olduğu bilgisi, görüntüleme eşliğinde yapılan biyopsilerle geçerliliğini yitirmiştir. Özellikle sol bazal-lateral bölgedeki tümörlerde sensitivite en düşük görülmüştür. Prostat anterior bölgesindeki tümör oranları düşük olmakla birlikte sol bazalde tümör saptanması durumunda anteriorda da tümör olması arasında kuvvetli bir ilişki saptanmıştır.
INTRODUCTION: We aimed to determine the distribution of cancer in prostate and to determin in which localization the cancer is detected with high success by prostate biopsy.
METHODS: After having obtained approval of Institutional Ethics Committee, the specimens of radical prostatectomy and prostate biopsy of 49 patients with prostatic adenocarcinoma were evaluated. The radical prostatectomy specimens were maped by dividing in to 12 areas on horizontal plane; and dividing 2 areas as anterior and posterior on sagittal plane. Then the distribution of the cancer in prostate tissue was investigated. The association between anterior and posterior localization was also investigated.
RESULTS: Posterior side of right middle lateral area was the most common area with cancer (46.9%), and anterior side of right apex lateral area was the less common area with cancer (20.4%). The sensitivity of prostate biopsy to detect cancer was the highest in left middle lateral area (73%), and was the least in left basal lateral area (47%). Prtostate cancer is mostly localizated in posterior area as presented in our study, and if the cancer occurs in left bazal area, the possibility of tumor occurence in anterior side of this area incrased 50 times.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In finger guided biyopsies, cancers in the apex were more easy to be missed. But this has expired after imaging methods. The sensitivity of prostate biopsy to detect cancer was the least in left basal lateral area. And there was a strong association of tumor togetherness in anterior and posterior side of left bazal area.

29.
Doğum sonrası De Quervein Tenosinovit Tanısı Konulan Hastalarda İki Farklı Tedavi Biçimi Olan Steroid Enjeksiyonu ile Cerrahi Dekompresyonun Bir Yıllık Takiplerin Karşılaştırmalı Klinik Sonuçları
Comparative Clinical Results of one-year Follow-up of Surgical Decompression and Steroid İnjection in Patients Diagnosed With De Quervain Tenosynovitis in The Postpartum Period
Sibel Mutlu, Tansel Mutlu
doi: 10.5505/ktd.2021.64872  Sayfalar 166 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: De Quervain tenosinoviti en sık gebelik ve doğum sonrası dönemdeki hastaları etkilemektedir. Genellikle nonsteroidal antienflamatuar ilaç tedavisi ve splint uygulama tedavisi yeterli olmakla birlikte tedaviye yanıt alınamayan hastalarda öncelikle tendon etrafına steroid enjeksiyonu veya cerrahi dekompresyon tercih edilmektedir. Çalışmamızda cerrahi dekompresyon ile steroid enjeksiyonu tedavileri arasındaki etkinlik farkının belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2020 yılları arasında Karabük Üniveristesi Eğitim Araştırma Hastanesinde retrospektif olarak yapılan araştırmaya göre 31 hasta çalışmaya dahil edildi. Hasta seçimi; belirlenen tarihler arasında De Quervain tendiniti nedeniyle öncelikle naproksen sodyum ilaç tedavisi ve splint uygulanıp fayda görmeyen gebe hastalardan oluşturuldu. Bunlardan 16 hastaya steroid enjeksiyonu(grup I), 15 hastaya cerrahi dekompresyon yapılmıştı(grup II). Hastaların klinik değerlendirilmesi hasta bazlı memnuniyet skorlaması ve visüel analog skalaya (VAS) göre yapıldı ve tedavi sonrası rahatlama olana kadar geçen süre incelenerek iki grup arasında karşılaştırma yapıldı.
BULGULAR: Her iki grupta uygulanan tedaviler hasta memnuniyeti açısından tatmin edici fayda sağlamıştı. İki grup arasında memnuniyet göstergesi benzer bulundu (p>0,276). VAS yönünden her iki grupta anlamlı azalma görüldü. İki grup arasında azalma yönünden anlamlı fark yoktu (p>0,43).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Doğum sonrası dönemde nonsteroidal antienflamatuar ilaç tedavisi ile birlikte splint kullanımından fayda görmeyen hastalarda tendon ile kılıfı arasında uygulanan steroid enjeksiyonu, daha invazif olan cerrahi tedavinin alternatifi olarak uygulanabilir. Hızlı bir şekilde şikayetlerinin azalmasını isteyen hastalarda cerrahi tedavinin ön planda uygulanması gerektiği görülmektedir.
INTRODUCTION: De Quervain tenosynovitis most often affects patients in pregnancy and postpartum period. Nonsteroidal anti-inflammatory drug therapy and splinting treatment is sufficient, but steroid injection or surgical decompression is preferred around the tendon in patients who do not respond to treatment.In our study, it was aimed to determine the difference in efficacy between surgical decompression and steroid injection treatments
METHODS: 31 patients were included in the retrospective study conducted in Karabük University Education and Research Hospital between 2014-2020. Patient selection was made from pregnant patients who did not benefit from naproxen sodium treatment and splinting due to De Quervein tendinitis between these dates. Sixteen of them had been given steroid injection (group I), and 15 had surgical decompression (group II). Clinical evaluation of the patients was made according to patient-based satisfaction scoring and visual analog scale (VAS), and the time to relaxation after treatment was examined and a comparison was made between the two groups.
RESULTS: The treatments applied in both groups provided satisfactory benefits. Patient satisfaction was similar between the two groups (p> 0.227). There was a significant decrease in VAS in both groups.There was no significant difference in terms of decrease between the two groups (p> 0.43).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients who do not benefit from the use of splinting with nonsteroidal anti-inflammatory drug therapy in the postpartum period, steroid injection between the tendon and the sheath can be used as an alternative to the more invasive surgical treatment.Surgical treatment should be applied firstly in patients who want their symptoms to decrease rapidly.

30.
Diyabetli Hastalara Verilen Eğitim ve İzlemlerin Öz-Etkililik Düzeyi ve Sağlık İnancına Etkisi
Effect of Education and Monitoring on Level of Diabetic Patients' Self-efficacy and Health Beliefs
Selda Arslan, Mustafa Kılıç, Mustafa Toğan
doi: 10.5505/ktd.2021.58672  Sayfalar 171 - 182
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmanın amacı tip 2 diyabetli hastalarda planlı bir diyabet eğitim programının ve izlemlerin hastaların sağlık inancına, öz-etkililiğe ve metabolik değerlere etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma tek kör, ön-son test paralel dizayn, yarı deneyseldir. Araştırmanın örneklemini 24 deney, 24 kontrol grubu olmak üzere toplam 48 hasta oluşturmuştur. Veri toplamada, diyabetli hastalara ilişkin “Sosyo-demografik Veri Formu”, “Diyabette Sağlık İnanç Modeli Ölçeği” ve “Öz-etkililik Ölçeği” kullanılmıştır. İlk izlem sonrası deney grubuna 12 hafta süreyle planlı diyabet eğitimi ve izlemi programı uygulanmıştır.
BULGULAR: 12 haftanın sonunda hem müdahale hem kontrol gruplarının HbA1c düzeyi ve açlık kan şekeri değerlerinde iyileşmeler olurken, müdahale grubundaki HDL ve trigliserit düzeylerinde iyileşmeler, kontrol grubundaki LDL, total kolesterol seviyelerindeki artışlar ve diyastol seviyelerindeki düşüşler anlamlı olarak bulunmuştur. Her iki grubunda öz-etkililik ölçeği fiziksel egzersiz alt boyutu hariç diğer boyutlarda aldıkları puanlarda ve sağlık inanç modeli engeller ve ciddiyet alt boyutlarındaki artış müdahale grubunda, yararlar ve engeller alt boyutlarındaki artış ise kontrol grubunda anlamlı bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetli hastalara verilen planlı eğitimlerin ve izlemlerin, hastaların sağlık inançlarını pozitif yönde etkilediği, öz-etkililiğin alt boyut puan ortalamalarında olumlu yönde artış olduğu ve bazı metabolik değerlerin sonuçlarında olumlu bir etki yarattığı görülmüştür.
INTRODUCTION: The purpose of study was to determine the effect of a planned educational program on health beliefs, self efficiency and metabolic control in type 2 diabetes patients.
METHODS: This study was a single blind, pre-post test parallel design, semi-experimental study. 50 individuals, 25 of which were in the experimental and 5 were in the control group consisted the sample of the study. “Sociodemographic data form” regarding diabetes patients and “Health Belief Model Inventory” ‘Self-efficiency in Diabetes Scale’ were used as data collection forms. After the initial monitoring, planned diabetes education and monitoring program was administered to the experimental group during 12 weeks.
RESULTS: At the end of 12 weeks, both intervention and control groups improved in HbA1c and fasting blood glucose values, while the HDL and triglyceride levels in the intervention group improved significantly, the LDL and total cholesterol levels increases and the decreases in diastolic levels were significant in the control group. In both groups, the self-efficacy scale scores inthe other dimensions except the physical exercise sub-dimension; in the health belief model, the incerease in the subscales of severity and obstacles in intervention group and the subscales of severity and benefits in the control group were found to be significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been observed that planned education and follow-up of patients with diabetes have a positive effect on the health beliefs of the patients and that the summation has a positive increase in the mean of the subscale scores and has a positive effect on the results of some metabolic values.

31.
Mastalji Şikayeti ile Başvuran Hastalarda Etiyolojik Faktörler
Etiological Factors in Patients Presenting With Mastalgia
Turgut Anuk
doi: 10.5505/ktd.2021.94758  Sayfalar 183 - 187
GİRİŞ ve AMAÇ: Mastalji, kadınların yaklaşık 2/3’ünün hayatlarının bir dönemine doktora başvurmasına sebep olan şikayet sebebidir. Meme başı ağrısının yanı sıra memelerden biri veya ikisindeki ağrı duyusu olarak tanımlanır. Mastalji etiyolojisi ile ilgili literatürde birçok predispozan faktör literatürde sorumlu tutulmuştur. Özellikle hormonal faktörlerin başında östrojen, progesteron ve prolaktin seviyelerindeki değişimler tartışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016 – Aralık 2017 tarihleri arasında kadın doğum polikliniklerinden yönlendirilen ve genel cerrahi polikliniğine memede ağrı şikayeti ile başvuran ve çekilen mamografi ve ultrasonografilerinde herhangi bir patoloji saptanmayan hastaların dosya ve arşiv kayıtları tarandı.
BULGULAR: Çalışmamıza dahil edilen 115 hastanın yaş ortanca değeri 37 (18-70) idi. Yedi hastada ailede meme kanseri öyküsü anamnezi vardı.Yüz bir hasta ev hanımı iken, 68 hasta ilkokul mezunu idi. Hastaların %45.2’sine ağrılar 24 saatin üzerinde idi. Günlük ağrı süreleri incelendiğinde en sık nadiren ağrı ve günlük 1-2 saat süren ağrı şikayetlerinin olduğu gözlendi.Yirmi dokuz hastanın mastaljisinin menstrüel siklus ilişkili olduğu tespit edildi.On yedi hasta menapozda idi. Sadece3 hastanın özgeçmişinde meme cerrahi geçirmiş olduğu öğrenildi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her ne kadar daha yüksek popülasyonlu hasta gruplarına ihtiyaç duysak ta çalışmamızın düzenlendiği bölge itibarı ile sosyo-kültürel düzeyi düşük olan lokasyonda, geçmişinde psikiyatrik tedavi görmüş olan hastaların sekonder kazanç sağlama amaçlı mastalji şikayetleri le hekime başvurdukları sonuca ulaştık
INTRODUCTION: Mastalgia is the reason for complaints that cause about 2/3 of women to see a doctor for some period of their lives. It is defined as the sense of pain in one or both of the breasts, as well as nipple. Many predisposing factors have been implicated in the literature on the etiology of mastalgia. Forthe hormonal factors, especially changes in estrogen, progesterone and prolactin levels are reported.
METHODS: The files and archive records of patients who were referred from the obstetric outpatient clinics between January 2016 and December 2017 and who applied to the general surgery outpatient clinic with complaints of breast pain and who did not find any pathology in their mammography and ultrasonography were scanned
RESULTS: The median age of 115 patients who were included in our study was 37 (18-70). Seven patients had a family history of breast cancer. One hundred patients were housewives, while 68 patients were primary school graduates. Pain was over 24 hours in 45.2% of the patients. When daily pain periods were analyzed, it was observed that the most frequent pain was rarely and 1-2 hours of pain complaints per day were observed. Twenty nine patients' mastalgia was found to be related to the menstrual cycle.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although we need higher populations of patients, we have reached the conclusion that patients who have undergone psychiatric treatment in the past have applied to the physician with mastalgia complaints for secondary gain in the location where the socio-cultural level was low.

32.
Elektrokonvülsif Terapi Sonrası Görülen Baş Ağrısı Tedavisinde Preoperatif Asetaminofen, Deksketoprofen Trometamolün Karşılaştırılması
Comparison of Preoperative Acetaminophen, Deksketoprofen Trometamol on Headache Treatment after Electroconvulsive Therapy
Onur Koyuncu, Sedat Hakimoglu, Fabio Rodriguez-Patarroyo, Senem Urfalı, Mehmet Hanifi Kokaçya, Alparslan Turan
doi: 10.5505/ktd.2021.34966  Sayfalar 188 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Elektrokonvülsif tedavi (EKT); mani, şizofreni, akut katatoni gibi ciddi psikiyatrik bozuklukların tedavisinde etkili, hayat kurtarıcı ve belirgin yan etkisi olmayan bir tedavi yöntemidir.Baş ağrısı, bu tedavi sonrası yüksek insidansla (%26-85) görülen ciddi bir komplikasyonudur.Bu çalışmada hipotezimiz,işlem öncesi deksketoprofen trometamol uygulamasının EKT sonrası altı saat içinde baş ağrısını asetaminofenden daha etkili bir şekilde azaltacağı yönündedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif, çift kör, tek merkezli çalışmada, elektrokonvülsif tedavi uygulanan 18 ila 80 yaş arası toplam 225 psikiyatrik hastayı inceledik.EKT'den önce üç analjezik stratejisi (1) asetaminofen 1g / 100ml izotonik, (2) deksketoprofen trometamol 50mg / 100ml izotonik; ve (3) 100 ml plasebo intravenöz olarak uygulandı.Baş ağrısı şiddeti; VAS (Vizüel Analog Skalası), kalp hızı, noninvaziv kan basıncı, oksijen saturasyonu, solunum hızı, sedasyon (Ramsey Sedasyon Skalası) kullanılarak EKT'den 2 saat 4 saat ve 6 saat sonra değerlendirildi. Analjezik gereksinimleri ve yan etkiler kaydedildi.
BULGULAR: En sık tanı depresyon (% 41), ardından şizoaffektif bozukluk (% 38) ve obsesif kompulsif bozukluk (% 21) idi.Baş ağrısı VAS skorları 2 ve 4 saatte gruplar arasında fark bulunmadı, ancak deksketoprofen-trometamol alan hastalarda işlemden 6 saat sonra baş ağrısı devam etti.
Dördüncü saatte, plasebo grubundaki hastaların % 11'ine diğer iki gruba kıyasla kurtarma analjezi gerekti (p = 0,000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: EKT prosedürü sonrası altı saatlik dönem içinde baş ağrısını azaltmak için deksketoprofen, asetaminofen ve plasebonun etkinliği arasında klinik olarak önemli bir fark bulamadık.
INTRODUCTION: Electroconvulsive therapy (ECT) is an effective, life-saving treatment method with no significant side effects in the treatment of serious psychiatric disorders such as mania, schizophrenia, and acute catatonia. Headache is a serious complication seen with a high incidence (26-85%) after this treatment. Our hypothesis in the study is that pre-procedure administration of dexketoprofen trometamol will reduce headache more effectively than acetaminophen within six hours after ECT.
METHODS: In this prospective, double-blind, single-center study,we studied a total of 225 psychiatric patients aged 18 to 80 years having ECT.Before ECT, three analgesic strategies were (1) acetaminophen 1g / 100ml isotonic, (2) dexketoprofen trometamol 50mg / 100ml isotonic; and (3) 100 ml of placebo was administered intravenously.Headache intensity using VAS (Visual Analog Scale ), heart rate, noninvasive blood pressure, oxygen saturation, respiratory rate, sedation (Ramsey Sedation Scale), were evaluated at 2, 4 and 6 hours after the ECT. Analgesic requirements and side effects were recorded.
RESULTS: The most common diagnosis was depression (41%), followed by schizoaffective disorder (38%), and obsessive compulsive disorder (21%). No difference was found between groups in the headache VAS scores at 2 and 4 hours but patients who received dexketoprofen-trometamol have persistent headache at 6 hours after the procedure. At the 4th hour, 11% of patients in placebo group required rescue analgesia compared to the other two groups (p = 0,000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found no clinically significant difference between the efficacy of dexketoprofen, acetaminophen, and placebo for reducing headache within the six-hour period after the ECT procedure.

33.
Doğurganlığa ve Çocuk Sahibi Olmaya Yönelik Tutum Ölçeğinin Türkçeye Uyarlanması
Adaptation of Attitudes Toward Fertility and Childbearing Scale to Turkish
Özlem Aşcı, Fulya Gökdemir
doi: 10.5505/ktd.2021.48902  Sayfalar 194 - 205
GİRİŞ ve AMAÇ: Kadınların doğurganlığa yönelik tutumlarının bilinmesi, etkili üreme sağlığı hizmetlerinin planlanabilmesine katkı sağlayabilir. Ancak Türkiye’de kadınların çocuk sahibi olmaya yönelik tutumlarını değerlendirebilecek standardize bir ölçüm aracı bulunmamaktadır. Bu araştırmada "Attitudes Toward Fertility and Childbearing Scale (AFCS)" adlı ölçeğin, Türkçeye uyarlaması ve ölçeğin psikometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu metodolojik araştırma Mayıs-Kasım 2017 tarihleri arasında kamuya bağlı bir hastanede 344 nullipar kadın ile gerçekleştirilmiştir. Ölçeğin geçerlik ve güvenirliği, dil ve kapsam geçerliği, açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi, Cronbach Alpha katsayısı ve test-tekrar test yöntemi ile değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Faktör analizi sonucunda, total varyansın %51.35’ini açıklayan, 27 maddeden ve 3 faktörden oluşan, orijinalinden biraz daha farklı bir yapı elde edilmiştir. Model-veri uyumunun (χ2= 1065.74; df= 318; p= 0.000; χ2/df= 3.351; RMSEA=0.083; NFI= 0.91; NNFI= 0.93; CFI= 0.94;IFI=0.94; SRMR=0.79; GFI= 0.81;AGFI= 0.80) kabul edilebilir düzeyde olduğu saptanmıştır. Cronbach’s Alfa katsayısı Faktör 1 için 0.91, Faktör 2 için 0.90 ve Faktör 3 için 0.60 olarak saptanmıştır. Test-tekrar test güvenirliği r= 0.648-0.893 olarak bulunmuştur (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: AFCS Türkçe formu, geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olup, 20-30 yaş arasındaki nullipar kadınlarda doğurganlığa ve çocuk sahibi olmaya yönelik tutumları değerlendirmede kullanılabilir.
INTRODUCTION: Determining women's attitudes towards fertility can contribute to planning effective reproductive health services. However, there is no a standardized measuring tool that can evaluate the attitudes of Turkish women towards childbearing. In this study, it was aimed to adapt the scale named "Attitudes Toward Fertility and Childbearing Scale (AFCS)" to Turkish and to examine the psychometric properties of the scale.
METHODS: This methodological research was conducted with 344 nulliparous women in a public hospital between May and November 2017. The validity and reliability of the scale were evaluated with language and content validity, exploratory and confirmatory factor analysis, Cronbach Alpha coefficient and test-retest method.
RESULTS: As a result of factor analysis, a slightly different structure was obtained from orginal, which explained 51.3 % of the total variance and was composed of 27 items and 3 factors. Model-data fit (χ2 = 1065.74; df = 318; p = 0.000; χ2 / df = 3.351; RMSEA = 0.083; NFI = 0.91; NNFI = 0.93; CFI = 0.94; IFI = 0.94; SRMR = 0.79; GFI = 0.81 AGFI = 0.80) was found to be at an acceptable level. Cronbach's Alpha coefficient was 0.91 for Factor 1, 0.90 for Factor 2 and 0.60 for Factor 3. Test-retest reliability was found to be r = 0.648 - 0.893 (p <0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The AFCS Turkish form is a valid and reliable measurement tool and can be used to evaluate attitudes towards fertility and childbearing in nulliparous women aged 20-30.

LookUs & Online Makale