ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 11 (1)
Cilt: 11  Sayı: 1 - Nisan 2022
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar III - V

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar VI - VIII

ARAŞTIRMA MAKALESI
4.
Yoğun Bakım Ünitesinde Beş Yıllık Bakteriyemi Sürveyansı
Five-Years Bacteremia Surveillance in the Intensive Care Unit
Gülten Ünlü, Gönül Şengöz, Filiz Pehlivanoğlu, Şemsi Nur Karabela, Kadriye Kart Yaşar
doi: 10.5505/ktd.2022.65785  Sayfalar 1 - 8
GİRİŞ ve AMAÇ: Yoğun bakım üniteleri(YBÜ) nozokomiyal enfeksiyonlar ve bakteriyeminin en sık görüldüğü alanlardır. Sürveyans çalışması ile etkenlerin belirlenmesi, özelliklerinin bilinmesi, direnç profilinin çıkarılması, çapraz enfeksiyon, kontaminasyonun önlenmesi ile hastane enfeksiyonu oranları düşürülmesi hedeflenir. Bu çalışmada Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi YBܒde 2009-2013 yılları arasında izlenen hastalarda gelişen nozokomiyal bakteriyemilerde etkenlerin dağılımları ve duyarlılık oranlarının incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamız 1 Ocak 2009 ve 31 Aralık 2013 tarihleri arasında YBܒ de yapılmıştır. YBܒye yatan hastaların bakteriyemi sürveyansı, sürveyans takip formu, invaziv araç sürveyansı izlem formuna göre değerlendirilmiştir. Kan kültürlerinde üreyen bakteriler BacT/Alert sisteminde inkübasyon sonrası pozitif üreme sinyali olan şişelerden konvansiyonel yöntemler ve Vitek 2 identifikasyon cihazında identifiye edilmiştir. Antibiyotik duyarlılıkları Kirby Bauer disk diffüzyon yöntemine göre yapılmış, CLSI kriterlerine göre yorumlanmıştır.
BULGULAR: YBܒde beş yıllık sürede 327 bakteriyemi epizodu saptanmıştır. Bunların 181’i periferik kan örneği, 146’sı SVK ilişkili bakteriyemi, izole edilen bakteriyemilerin %76.2’si Gram negatif etkenler, %19.5’i Gram pozitif etkenler, %3.6’sı fungal etkenler olmuştur. En sık izole edilen bakteri Klebsiella spp. (%22.9) olmuştur. Sırasıyla Acinetobacter spp. (%19.8), Pseudomonas spp. (%17.7), Enterobacter spp. (%7.1), E. coli (%3.1) en sık gözlenen Gram negatif bakteriler olmuştur. Bakterilerin antibiyotik duyarlılıklarında yıllara göre anlamlı değişiklikler saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: YBܒde toplam nozokomiyal enfeksiyonlara göre kan dolaşımı enfeksiyonu oranı yıllara göre anlamlı oranda azalmış olup SVK ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonunda yıllara göre artış gözlenmiştir. YBܒde gelişen bakteriyemilerde etkenler daha dirençli olup, hastalar daha komplikedir. Hastane enfeksiyonlarının kontrol altına alınmasında sürveyans çalışmaları büyük önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: Intensive care units are the areas where nosocomial infections and bacteremia are most common. With the surveillance study, it is aimed to determine the agents, to know their characteristics, to create the resistance profile, to prevent cross-infection and contamination, and to reduce the rates of nosocomial infections. In this study, it was aimed to examine the distributions and susceptibility rates of the agents in nosocomial bacteremia in patients followed up in the Haseki Training and Research Hospital ICU between 2009 and 2013. Our study was carried out in ICU between January 1, 2009 and December 31, 2013.
METHODS: Bacteremia surveillance of the patients hospitalized in the ICU was evaluated according to the surveillance follow-up form and the invasive vehicle surveillance follow-up form. Bacteria grown in blood cultures were identified from vials with positive growth signal after incubation in the BacT/Alert system using conventional methods and Vitek 2 identification device. Antibiotic sensitivities were determined according to Kirby Bauer disc diffusion method and interpreted according to CLSI criteria.
RESULTS: In the ICU, 327 episodes of bacteremia were detected in a five-year period. Of these, 181 were peripheral blood samples, 146 were CVC-associated bacteremia, 76.2% of the isolated bacteremias were Gram-negative agents, 19.5% were Gram-positive agents, and 3.6% were fungal agents. The most frequently isolated bacteria is Klebsiella spp. (22.9%). Respectively, Acinetobacter spp. (19.8%), Pseudomonas spp. (17.7%), Enterobacter spp. (7.1%), E. coli (3.1%) were the most frequently observed Gram negative bacteria. Significant changes were found in the antibiotic susceptibility of bacteria by years.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Compared to total nosocomial infections in the ICU, the rate of bloodstream infections decreased significantly over the years, and an increase was observed in CVC-related bloodstream infections over the years. In bacteremia developing in the ICU, the agents are more resistant and the patients are more complicated. Surveillance studies are of great importance in controlling hospital infections.

5.
Philadelphia Kromozomu Negatif Myeloproliferatif Neoplazili Hastalarda Erirosit Dağılım Genişliği İndeksi ile Kemik İliği Fibrozisi Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi
The Association Between Red Cell Distribution Width and Bone Marrow Fibrosis in Patients with Philadelphia-Negative Myeloproliferative Neoplasms
Ceyda Aslan, Abdülkadir Karışmaz, Rafet Eren, Şermin Altindal, Mehmet Hilmi Doğu, Elif Suyanı
doi: 10.5505/ktd.2022.69926  Sayfalar 9 - 14
GİRİŞ ve AMAÇ: Eritrosit dağılım genişliğinin (RDW) primer miyelofibroz hastalarında arttığı gösterilmiştir ve Philadelphia-negatif miyeloproliferatif neoplazilerde (MPN) kemik iliği fibrozisi varlığını tahmin etmede biyopsi yerine RDW’nin kullanılıp kullanılamayacağı ilgi çekicidir. Çalışmamızın amacı: Polisitemi vera (PV), esansiyel trombositoz (ET) ve PMF alt tiplerini içeren MPN’li hastalarda myelofibroz derecesi ile RDW değerleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizin Hematoloji Kliniği’nde 2010-2017 tarihleri arasında MPN tanısıyla takip edilen 118 hastanın verilerini retrospektif olarak inceledik
BULGULAR: Elli iki hastada PV, 60 hastada ET, 4 hastada PMF ve 2 hastada sınıflandırılamayan MPN saptandı. Derece 0 ve derece 1 retikülin fibrozisi bulunan 29 hasta (% 24,6) myelofibrozisi olmayan olarak, kalan 2 ≥ derece retikülin fibrozisi olan 89 (% 75,4) hasta ise myelofibrozisi bulunan olarak kabul edildi. Medyan RDW değeri %14,6 (%12,4-23,1) idi. Ortanca RDW değeri myelofibrozisi olmayan hastalarda %14.1 (%12.4-17.8) ve myelofibrozisli hastalarda %15 (12.4-23.1) olarak ortaya sonuçlandı (p = 0.054). Derece 3 fibrozisi olup ileri myelofibrozisi olan 8 hastanın alt grup analizinde medyan RDW değeri % 18.45 (16.4-23.1) ve kalan 110 hastada % 14.45 (%12.4-23) saptandı (p = 0.008).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, RDW ve myelofibroz arasındaki ilişki hakkında kesin bir sonuç sağlamasa da, artmış RDW’nin MPN’li hastalarda ileri kemik iliği fibrozisi varlığına işaret edebileceği görülmektedir.
INTRODUCTION: Red cell distribution width (RDW) was shown to be increased in primary myelofibrosis (PMF) patients and it is intriguing whether RDW could be used instead of biopsy in predicting presence of bone marrow fibrosis (BMF) to some extend in Philadelphia-negative myeloproliferative neoplasms (MPNs) comprising polycytemia vera (PV), essential thrombocytosis (ET) and PMF. Our aim is to evaluate the relationship between BMF degree and RDW values in patients with MPNs.
METHODS: We retrospectively reviewed the data of 118 patients, who were followed with the diagnosis of MPNs at our Hematology Clinic between 2010 and 2017.
RESULTS: 52 patients had PV, 60 had ET, 4 had PMF and 2 had unclassifiable MPN. Twentynine (24.6%) patients were with grade 0 and grade 1 reticulin fibrosis were considered to be free of BMF, and the remaining 89 (75.4%) patients with ≥ grade 2 reticulin fibrosis were considered to have BMF. The median RDW value was 14.6% (range 12,4-23,1%). The median RDW value revealed with 14.1% (range, 12.4-17.8) in patients without BMF and 15% (range, 12.4-23.1) in patients with BMF (p=0.054). In subgroup analysis of 8 patients with advanced BMF of grade 3, the median RDW value was 18.45% (range, 16.4-23.1) and it was 14.45% (range, 12.4-23) in the remaining 110 patients (p=0.008).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the present study does not provide a precise conclusion about the association between RDW and BMF, it seems that increased RDW can point out the presence of advanced BMF in patients with MPNs.

DERLEME
6.
Kolorektal Kanser Metastazının Moleküler Mekanizması ve Organotropizm
Molecular Mechanism of Metastasis in Colorectal Cancer and Organotropism
Zeynep Sağnak Yılmaz
doi: 10.5505/ktd.2022.64624  Sayfalar 15 - 25
Metastaz, kanser hücrelerinin anatomik olarak uzak organ bölgelerine yayılmasını ve daha sonra yabancı doku mikro ortamlarına adaptasyonunu içeren metastaz kaskadı olarak adlandırılan çok aşamalı moleküler ve biyolojik bir süreçtir. Metastaz, kolorektal kanser (KRK) hastalarında başlıca ölüm nedenidir. KRK’nin en yaygın metastaz bölgeleri karaciğer ve peritondur. Metastaz kaskadında en önemli ve geniş alanı epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) oluşturmaktadır. EMT, transkripsiyon faktörleri, sinyal yolakları ve miRNA’lar gibi birçok faktörün etkili olduğu bir süreçtir. Primer tümörün epitel özellikleri, integrinler ve ekzozomal integrinler, kanser kök hücre fenotipi, miRNA ekspresyonu, anjiogenez ve ekstravazasyonda etkili faktörler, organların fizyolojik özellikleri ve vaskülarizasyon metastatik yolun belirlenmesine yani organotropizme katkıda bulunmaktadır. Organotropizmde etkili olan bu mekanizmalar ayrıntılı olarak bu derlemede ele alınmaktadır. KRK’de metastaz gelişiminin altında yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılması, metastatik KRK hastalarında hedefe yönelik tedavi açısından büyük katkı sağlayacaktır.
Metastasis is a multistep molecular and biological process called the metastasis cascade that involves the anatomically spread of cancer cells to distant organ regions and their subsequent adaptation to foreign tissue microenvironments. Metastasis is the major cause of death in colorectal cancer (CRC) patients. Liver and peritoneum are the most common metastasis sites of CRC. The epithelial-mesenchymal transition (EMT) constitutes the most important and wide area in the metastasis cascade. EMT is a process in which many factors such as transcription factors, signal pathways and miRNAs are effective. Epithelial characteristics of the primary tumor, integrins and exosomal integrins, cancer stem cell phenotype, miRNA expression, factors affecting angiogenesis and extravasation, physiological characteristics of organs and vascularization contribute to the determination of the metastatic pathway, namely organotropism. These mechanisms that are effective in organotropism are discussed in detail in this review. A better understanding of the mechanisms underlying metastasis development in CRC will greatly contribute to targeted therapy in metastatic CRC patients.

ARAŞTIRMA MAKALESI
7.
Göz Sağlığı Hakkında Bilgi Kaynağı Olarak YouTube
YouTube as a Source of Information About Eye Health
Ecem Önder Tokuç, Sevim Ayça Seyyar
doi: 10.5505/ktd.2022.54280  Sayfalar 26 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Göz sağlığı ile ilgili YouTube videoların güvenilirliğini, kalitesini ve popülerliğini değerlendirmek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma geriye dönük, kesitsel ve kayıt tabanlı bir çalışmadır. İnternet sistesinin standart arama tercihlerinde değişiklik yapmadan ‘’göz sağlığı’’ anahtar kelimesi kullanılarak bir YouTube araması yapıldı. Tüm videolar yayıncılar, videoyu sunanlar ve konularına göre ayrı ayrı kategorilendirildi. Videoların süresi, başlığı, izlenme sayısı, yüklemeden beri geçen süre, izlenme oranı (görüntülenme/gün), yorum sayısı, beğeni ve beğenmeme sayısı ve beğeni oranı kayıt edildi. Video içeriğinin kalitesi ve güvenilirliği; mDISCERN anketi (0–5), Amerikan Tabipler Birliği Dergisi (Journal of the American Medical Association-JAMA) skoru (0–4) ve Küresel Kalite Puanı (Global Quality Score -GQS) (0–5) kullanılarak ölçüldü. Videoların popülerliğini değerlendirmek için, video güç indeksi (VPI) kullanıldı.
BULGULAR: Toplam 120 video analiz edildi, dahil edilme kriterlerini karşılayan 103 video değerlendirildi. Ortalama süre 17.85
±18.94 (aralık; 0.30-59) dakika, ortalama görüntüleme sayısı 27825.11±153493.35 (aralık; 23-1302227) idi. Videoların ortalama
JAMA, mDISCERN, GQS ve VPI değerleri sırasıyla; 1.82±0.38 (aralık; 1-2), 2.26±0.88 (aralık; 0-4), 2.5±0.94 (aralık; 1-4), 0,66±152,27 (aralık; 0-1085) idi. Videoda anlatım yapanların % 85.43’ü (n=88) göz doktoru idi. Videolar içeriklerine göre kategorize edildiğinde çocuklarda göz sağlığı (%36.89) hakkında bilgi veren videoların sayısı daha fazla idi. mDISCERN ile JAMA (ro=581 p<0.001), GQS ile JAMA (ro=582, p<0.001) ve mDISCERN ile GQS (ro=857, p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, göz sağlığı ile ilgili YouTube videolarının hastaları bilgilendirmek için yetersiz olduğunu gösterdi. Bu nedenle hekimler çevrimiçi bilgilerin kalitesi ve içeriğindeki çeşitliliğin farkında olmalı ve hastalar ile birebir görüşmeleri sırasında hatalı bilgileri düzeltmelidir.
INTRODUCTION: To evaluate the credibility, quality, and popularity of eye-health-related YouTube videos.
METHODS: This is a retrospective, cross-sectional, register-based study. A YouTube search was conducted using the keyword “eye health” without changing the website’s default search parameters. All of the videos were categorized based on their publishers, presenters, and topics. The duration of the videos, title, number of views, time since upload, view rate (views/day), number of comments, number of likes and dislikes, and rate of likes were all recorded. The mDISCERN questionnaire (0–5), Journal of the American Medical Association (JAMA) (0–4) score, and Global Quality Score (GQS) (0–5) were used to analyze the video content’s quality and reliability.
RESULTS: A total of 120 videos were analyzed, with 103 of them meeting the inclusion criteria. The mean viewing duration was
17.85 ±18.94 minutes(range: 0.30-59), and the mean number of views was 27825.11±153493.35(range; 23-1302227). The mean JAMA, mDISCERN, GQS, and VPI scores of the videos were 1.82±0.38(range: 1-2), 2.26±0.88(range: 0-4), 2.5±0.94(range: 1-4), and 0.66±152.27(range; 0-1085), respectively. 85.43% (n=88) of the narrators in the videos were ophthalmologists. According to the content of the videos, the number of videos related to pediatrics eye health was higher. (36.89%). There was a statistically significant positive correlation between mDISCERN and JAMA(ro=581 p<0.001), GQS and JAMA(ro=582, p<0.001) and mDISCERN and GQS(ro=857, p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study showed that eye health videos on YouTube were insufficient to inform the patients. As a result, during patients interviews, physicians should be aware of the quality and diversity of online information and correct inaccurate information.

8.
Ters Çevrilerek Yerleştirilen Otolog Kortikokansellöz Kemik Greftlerinin Yaşayabilirliği
Autologous Corticocancellous Bone Graft Viability After Reversed Placement
Emrah Kağan Yaşar, Can İlker Demir
doi: 10.5505/ktd.2022.48243  Sayfalar 35 - 42
GİRİŞ ve AMAÇ: Kortikokansellöz kemik grefti ile rekonstrüksiyon yapılan ve greftin kansellöz tarafının daha iyi kanlanmaya sahip olan tarafa çevrilmesi yöntemi uygulanan hastaların erken ve geç dönem bulgularının sunulması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018-2019 yılları arasında alıcı bölgeye konarken ters çevrilerek kortikokansellöz kemik greftlemesi prosedürüyle onarımı yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Defektlerin etiyolojisi ve lokalizasyonu, kemik greftinin boyutu, örtücü yumuşak doku tipi ve erken ve geç dönem komplikasyonlar araştırıldı. 6 ay sonra kemik sintigrafisi ile incelenerek greftlerin canlılığı kontrol edildi.
BULGULAR: Yaş ortalaması 42 olan 7 hasta vardı. Üç maksilla, iki mandibula ve iki frontal kemiğin etkilendiği 3x1,5 cm ile 10x4 cm arasında değişen defektler mevcuttu. Biri hariç tüm hastalarda kapama için random flep ve tespit için plak kullanıldı. Bir hastada greft enfekte oldu ve resorbe oldu,debridman sonrası kemik rekonstrüksiyonu planı ertelendi. Bu hasta dışındaki tüm greftler sintigrafide osteoblastik aktivite gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kan akımının nispeten daha iyi olduğu tarafa kansellöz tarafı çevrilerek uygulanmış kortikokansellöz kemik greftlemesi uygulaması, kemik greftinin sağlamlığı ve yaşayabilirliği açısından iyi sonuçlar vermektedir.
INTRODUCTION: The aim was to present early and late period findings in patients who underwent reconstruction with corticocancellous bone grafts using the technique of inverting the cancellous side of the graft to the side with better blood supply.
METHODS: Patients repaired with corticocancellous bone grafts using this technique between 2018 and 2019 were retrospectively reviewed. The etiology and localization of the defects, the size of the bone graft, the type of soft tissue and early and late complications were documented. Six months later, bone scintigraphy was examined and the viability of the grafts was checked.
RESULTS: There were seven patients with an average age 42. Three patients had maxillary, two mandibular and two frontal bones have defects with the sizes between 3x1.5 cm and 10x4 cm. Random flaps for coverage and plates for fixation were used in all patients except one. Graft fail occurred for one patient and bone reconstruction was postponed until after debridement. All grafts show osteoblastic activity on scintigraphy, except the patient with osteomyelitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Using the cancellous side of the corticocancellous bone grafts to be applied to the side where the blood supply is relatively better gives good results.

9.
COVID-19 Tanısı ile Yoğun Bakım Ünitesinde Takip Edilen Hastalarda Uygulanan Erken ve Geç Konvalesan Plazma Tedavisinin Etkinliğinin Karşılaştırılması
Comparison of the Effectiveness of Early and Late Convalescent Plasma Treatment Given in Patients Diagnosed with Coronavirus Disease in Intensive Care Unit
Yeliz Bilir, Akın Bilir, Fulya Ciyiltepe, Elif Bombacı, Ayten Saraçoglu, Kemal Tolga Saraçoğlu
doi: 10.5505/ktd.2022.39260  Sayfalar 43 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Konvelesant Plazma (KP) tedavisi ile pasif aşılama, SARS-CoV-2 enfeksiyonu (COVID-19) olan hastalarda popülerlik kazanmıştır, ancak hasta grubunun hangi dozda ve hangi optimal zaman aralığında yapılacağına dair kontrollü bir çalışma yoktur. Bu çalışma, yoğun bakım ünitesindeki (YBÜ) kritik hastalarda erken ve geç KP tedavilerini etkinlik ve mortalite açısından karşılaştırmayı amaçladı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesine COVID-19 tanısıyla başvuran ve Nisan 2020-Haziran 2020 tarihleri arasında KP tedavisi verilen 20 hastayı retrospektif olarak değerlendirdi. Erken KP tedavisi alan (Grup 1) ve geç KP tedavisi alan (Grup2) hastaların sonuçlarını karşılaştırdık.
BULGULAR: 20 hastanın 5’i (% 25.0) kadın, 15’i (% 75.0) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 61 ± 8.6 yıldı. Grup1’de mortalite oranı ve YBܒde kalış süresi Grup 2’ye göre anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p = 0.025, p = 0.001). Tanı konulduktan sonra KP’nin verildiği gün ile YBܒde geçirilen toplam gün sayısı arasında pozitif korelasyon görüldü. KP uygulama günü arttıkça, YBܒde kalış süresi de arttı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hızlı ve ölümcül seyreden, sağkalımı artırmak için zamanla yarışdığımız COVID-19 hastalığında seçilecek tedavi yöntemleri ve zamanlaması çok önemlidir. Bu çalışma, KP ile erken tedavi seçeneklerinin mortaliteyi ve YBܒde kalış süresini azaltabileceğini ve KP’nin son aşama kurtarma tedavisi olmadığını gösterdi.
INTRODUCTION: Passive vaccination with convalescent plasma(CP) therapy has gained popularity in patients with SARS-CoV-2 infection (COVID-19).However, there is no controlled study that will clearly define the use of this treatment in which the patient group, at what dose, and at what optimal time interval. The present study aimed to compare early and late CP treatments in critically ill patients in theintensive care unit (ICU) for efficacy and mortality.
METHODS: We retrospectively evaluated 20 patients who were admitted toICU of Kartal Dr. Lütfi Kırdar City Hospital with the diagnosis of COVID-19 and given CP therapy between April and June 2020 and compared early (Group1) and late (Group2) outcomes of therapy.
RESULTS: Of 20 patients, 5(25.0%) were female and 15(75.0%) were male. The average age of patients was 61±8.6 years. In Group1, the mortality rate and the length of stay in ICU were significantly lower compared to Group2(p=0.025, p=0.001, respectively). A positive correlation was observed between the day that CP was given after diagnosis and total number of days spent in ICU. As CP administration day was delayed, the length of stay in ICU also increased and this was statistically significan.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The treatment modalities and timing to be selected are very important in COVID-19, which is fast and deadly and competes with time to increase survival. This study showed that CP therapy is well-tolerated, that early treatment options can reduce mortality and length of stay in ICU and it is not a final stage rescue therapy.

10.
COVID-19 Polimeraz Zincir Reaksiyonu-pozitif ve Viral Pnömonili Hastalarda Nörolojik Semptomların Değerlendirilmesi
Evaluation of Neurologic Symptoms in Patients with Polymerase Chain Reaction- positive COVID-19 and Viral Pneumonia
Meltem Karacan Gölen, Dilek Yılmaz Okuyan
doi: 10.5505/ktd.2022.03604  Sayfalar 52 - 62
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid-19 hastalarında sıklıkla, ateş ve kuru öksürük, boğaz ağrısı, dispne gibi respiratuar sistemi etkileyen klinik bulgulara rastlanır. COVID-19 hastalığına bağlı enfeksiyonların her zaman solunum yollarına sınırlı kalmadığı ve nörolojik tutulumun da olabileceği gösterilmiştir. Çeşitli mekanizmalarla virüsün santral sinir sistemine yayılım sonucunda oluşabilecek nörolojik tablolar icerisinde; baş ağrısı, baş dönmesi, nöbet, ensefalit, inme ve nöromuskuler bozukluklar, periferik sinir sistemi tutulumları yer almaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada COVID-19 pnömonisi olan 179 hastanın eşlik eden nörolojik bulgu, muayene özellikleri ve laboratuar parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmada hastaların 101’inde (%56,4) baş ağrısı, 33’ünde (%18,4) dizziness, 20’sinde (%11,2) bilinç değişikliği, 106’sında (%59,9) miyalji, 62’sinde (%34,6) koku kaybı tespit edilirken, 52 ‘sinde tat alma bozukluğu(%29 ) gözlenmiştir. Akut iskemik serebrovasküler hastalık 5 hastada (% 2,8), hemorajik serebrovasküler hastalık ise 1 hastada(% 0,6)gözlenmiştir. Hastaların laboratuar parametrelerini değerlendirdiğimizde lenfopeni % 51’inde, trombosit değerinde değişiklik ise %31’inde tespit edildi. Akut faz reaktanlarından C-reaktif protein (CRP) artışı % 89’unda, ferritin düzeyinde artış ise %27’sinde gözlendi. Hastaların %17 ‘sinde kreatin kinaz (CK) düzeyinde, %20 sinde ise laktat dehiderogenaz (LDH) düzeyinde %34’ünde de D-dimer artışı izlendi. Miyalji olan hastalarda CK seviyelerinde istatiksel anlamlı artış gözlendi.(p = 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 enfeksiyonuna bağlı klinik tablonun tek bir nörolojik belirti veya bulgu ile de prezente olabileceği akılda tutulmalıdır. Multidisipliner yaklaşımla yapılacak yeni çalışmalarla gelişebilecek komplikasyon çeşitliliğinin, nörolojik hastalıklarla ilişkisinin ve hastalık yönetiminin daha anlaşılır hale geleceği düşünülmektedir.
INTRODUCTION: The most frequent symptoms affecting the respiratory system in COVID-19 are fever, dry cough, sore throat, and dyspnea. It has been shown that infections due to COVID-19 disease are not always limited to the respiratory tract, there may also be neurologic involvement, which may occur as a result of the spread of the virus to the central nervous system through various mechanisms. Neurologic involvements include headache, dizziness, seizures, encephalitis, stroke, neuromuscular disorders, and peripheral nervous system involvement.
METHODS: In this study, neurologic findings,laboratory parameters and other characteristics of 179 patients with COVID-19
pneumonia were evaluated retrospectively.
RESULTS: Headache, dizziness, altered consciousness, myalgia, loss of smell, and taste disturbance were observed in 101/179 (56.4%), 33/179 (18.4%), 20/179 (11.2%), 80/179 (44.6%), 62/179 (34.6%), and 52/179 (29%) patients, respectively. Acute ischemic cerebrovascular disease was observed in 5/179 patients (2.8%) and hemorrhagic cerebrovascular disease was observed in one patient (0.6%). Lymphopenia was observed in 51% and thrombocytopenia was detected in 25.4%. Increased C-reactive protein, ferritin level, creatine kinase, lactate dehydrogenase, and D-dimer levels were observed in 89%, 27%, 17%, 20%, and 34% of the patients, respectively.We found a significant relationship between myalgia and increased CK levels (p = 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Neurologic symptoms can be the first and only symptom of COVID-19. It is thought that the variety of complications that may develop, the relationship of COVID-19 with neurologic diseases, and disease management will become more understandable with future studies conducted with a multidisciplinary approach.

OLGU SUNUMU
11.
Sistemik Lupus Eritematozusu Taklit Eden İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü Pozitif Bir Olgu
A Patient with Human Immune Deficiency Virus Mimicking Systemic Lupus Erythematosus
Neslihan Gökçen, Hacer Kaya, Fatma Tuncer, Ayten Yazıcı, Ayşe Cefle
doi: 10.5505/ktd.2022.27136  Sayfalar 63 - 67
Amaç: İnsan immune yetmezlik virüsünün (HIV) kendisi veya HIV tedavisinde kullanılan ajanlar romatizmal bulgulara neden olabilir. Bu bulgular arasında, sistemik lupus eritematozus (SLE) hastalarında da görülen artalji, artrit, fotosensitivite, oral ülser, sikka sendromu, ateş, hipergamaglobulinemi, sitopeni, nöropati ve anti-nükleer antikor (ANA) pozitifliği yer almaktadır. HIV, sadece SLE’yi taklit etmez, ayrıca SLE ile birlikte de olabilir.
Olgu: Oral ülser, bulanık görme, vertigo, konuşma bozukluğu ve ataksik yürüme şikayetleri olan 40 yaşındaki hasta kliniğimize başvurdu. Serebellar testleri anormaldi ve tandem yürüyüşü yapamıyordu. Laboratuvarda lökopeni, lenfopeni, karaciğer fonksiyon testlerinde ılımlı yükseklik saptanması ve manyetik rezonans görüntülemede (MRG) ensefalit izlenmesi üzerine otoantikor ve viral panel istendi. Otoantikorlar negatif bulunurken, HIV enzim bağlı immunosorbent assay (ELISA) pozitifti. Sonuç: HIV, sistemik otoimmün ve otoinflamatuvar durumlara neden olabilir. Bu nedenle, özellikle romatizmal bulgular ile başvuran hastalarda HIV dışlanmalıdır.
Background: Human immunodeficiency virus (HIV) can cause rheumatological manifestations due to infectious itself or treatment. Among these findings take part arthralgia, arthritis, photosensitivity, oral ulcer, sicca syndrome, fever, hypergammaglobulinemia, cytopenia, neuropathy and anti-nuclear antibody (ANA) positivity, which have been also observed in systemic lupus erythematosus (SLE). Not only does HIV imitate SLE, but also it might coexist with.
Case Report: A 40-year-old man who presented with oral lesions, blurry vision, vertigo, speech difficulty and ataxic gait admitted to the clinic. Cerebellar tests were abnormal. He could not walk in tandem gait. After observing leukopenia, lymphocytopenia and mildly increased liver function tests in laboratory and encephalitis on magnetic resonance imaging (MRI), autoantibodies and viral panel were requested. While autoantibodies were negative, HIV Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA) was found positive.
Conclusion: HIV can lead to systemic autoimmune and autoinflammatory conditions. Notably, ruling out HIV in patients who have rheumatological findings is necessary.

ARAŞTIRMA MAKALESI
12.
COVID-19 Pandemisi Sürecinde Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Hekimlerinin Mental Sağlığının Değerlendirilmesi ve İlişkili Faktörlerin Değerlendirilmesi
Assessment of Mental Health Status and Associated Factors Among Physical and Rehabilitation Medicine Physicians Amid the Covid-19 Pandemic
Onur Engin, Başak Şenel Kara, Ömer Faruk Dadaş, Banu Dilek
doi: 10.5505/ktd.2022.29795  Sayfalar 68 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada COVID-19 pandemi sürecinde Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon(PMR) hekimlerinin (fiziatrist), mental sağlık durumları ve uyku düzenlerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Fiziatristlere online anket aracılığı ile ulaşılmış ve demografik özellikleri, FTR ve pandemi polikliniklerindeki çalışma koşulları sorgulanmış, mental sağlık ve uyku kalitesi değerlendirmesi için sırasıyla Depresyon, Anksiyete ve Stres Skalası- Kısa Form (DASS-21) ve Uykusuzluk Şiddet İndeksi (UŞİ) uygulanmıştır.
BULGULAR: 309 FTR hekimi çalışmaya dahil edilmiştir. DASS-21 sonuçlarına göre hekimlerin %58,6 depresyon, %40,5 stress ve %54,4 anksiyete, UŞİ skorlarına göre ise %45,3 ünde insomnia semptomları saptanmıştır. Pandemi döneminde DASS- 21 depresyon, anksiteye ve stres subskalası ve UŞİ skorlarının istatistiksel anlamlı derecede arttığı tespit edilmiştir. Multipl regresyon analizleri toplam DASS-21 Skoru ile COVID-19 hakkında yeterli bilgilenme, hastaya yakın temas gerektiren işlem yapma, ailede kronik hastalık bulunması ve kadın cinsiyet arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Çalıştığı ortamın hijyeninden memnun olmanın UŞİ skorlarını anlamlı derecede azalttığı bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Fiziatristlerin mental sağlığı ve uyku kalitesi pandemi döneminde belirgin etkilenmiştir. Pandemi sürecinde fiziatristlerin stres ve anksiyetesini azaltmak için gerekli destek verilmelidir.
INTRODUCTION: The present study analyzes the mental health status and sleep patterns of Physical Medicine and Rehabilitation (PMR) physicians (physiatrists), as well as other associated factors, during the COVID-19 pandemic.
METHODS: The physiatrists that made up the sample were reached via an online questionnaire form collecting data on their demographic characteristics and the working conditions in PMR and pandemic outpatient clinics, while the Depression, Anxiety and Stress Scale-Short Form (DASS-21) and Insomnia Severity Index (ISI) were applied to measure mental status and sleep quality, respectively.
RESULTS: The study included 309 PMR physicians. The results of the DASS-21 identified symptoms of depression in 58.6%, stress in 40.5% and anxiety in 54.4% of the physicians during the pandemic, while the results of ISI revealed insomnia symptoms in 45.3%. The DASS-21 depression, anxiety and stress subscales, and the ISI scores of the physicians were found to have increased during the pandemic at a statistically significant degree. Multiple regression analyses revealed a strong relationship between total DASS-21 score, and the adequacy of information about COVID-19, performing procedures requiring close contact with patients, the presence of a person with chronic disease in the household and the female gender. Satisfaction with workplace hygiene, in turn, was found to significantly reduce the respondents’ ISI scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The mental health and sleep quality of physiatrists have been affected significantly amid the pandemic. Necessary support should be provided to reduce the stress and anxiety experienced by physiatrists during and after the pandemic.

DERLEME
13.
Kounis Sendromu
Kounis Syndrome
Cihan Örçen
doi: 10.5505/ktd.2022.32392  Sayfalar 78 - 83
Kounis sendromu alerji, hipersensitivite, anafilaksi veya anafilaktoid durumlar ile birlikte akut koroner sendromun eş zamanlı olarak meydana gelmesi olarak tanımlanmaktadır. Patofizyolojide ana enflamatuar hücreler olan mast hücrelerinin degranulasyonuyla başta histamin olmak üzere çeşitli mediatörlerin salınımı rol almaktadır. Klinik semptomlar ve bulgular alerjik reaksiyonların eşlik ettiği kardiyak semptomlar ile birliktedir. Sendromun üç farklı varyantı tanımlanmış olup, tanıda en önemli nokta öykü, klinik ve laboratuar bulgularının birlikteliğiyle bu sendromdan şüphelenmektir. Tedavi protokolü kardiyak ve alerjik semptomların eş zamanlı olarak tedavi edilmesini gerektirmektedir.
Kounis syndrome is defined as the concurrent occurrence of acute coronary syndrome with allergy, hypersensitivity, anaphylaxis or anaphylactoid conditions. The degranulation of mast cells, which are the main inflammatory cells, and the release of various mediators, mainly histamine, play a role in the pathophysiology. Clinical symptoms and signs are associated with cardiac symptoms accompanied by allergic reactions. Three different variants of the syndrome have been defined and the most important point in diagnosis is to suspect this syndrome with the combination of history, clinical and laboratory findings.

ARAŞTIRMA MAKALESI
14.
Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğrencilerinin Okuldan Memnuniyet Düzeyleri ve Akademik Başarı Puanları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi
Examining the Correlation between the School Satisfaction Levels and Academic Achievement Scores of Faculty of Health Sciences Students
Kıymet Koç, Burcu Arkan
doi: 10.5505/ktd.2022.73554  Sayfalar 84 - 92
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma sağlık bilimleri fakültesi hemşirelik bölümü öğrencilerinin okuldan memnuniyet durumlarını belirlemek ve memnuniyet durumları ile akademik başarı puanları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma için gerekli izinlerden alındıktan sonra, sağlık bilimleri fakültesinde 2018-2019 güz yarıyılında öğrenim gören, araştırmaya katılmaya gönüllü olan ve formları eksiksiz dolduran 413 hemşirelik öğrencisi ile yapılmıştır. Veri toplamı aracı olarak Sosyodemografik Veri Formu ve Öğrenci Doyum Ölçeği-Kısa Formu kullanılmıştır. Akademik başarı puanları ise 2018-2019 yılı güz döneminin tüm not girişleri yapıldıktan sonra öğrenci bilgi sisteminden alınmıştır. Verilerin incelenmesinde; Shapiro-Wilk testi, t-testi ve tek yönlü varyans analizi, Pearson korelasyon katsayısı yöntemleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Öğrenci doyum ölçeği kısa formundan alınan toplam puan 181.18±29.55’ tir. Alt ölçekler bazında değerlendirildiğinde; en yüksek puan ortalamasını kararlara katılım alt ölçeği (3.54± 0.64) almıştır ve sırasıyla öğretim elemanları (3.51±0.61), eğitim ve öğretimin niteliği (3.43±0.64), okul yönetimi (3.36±0.66), bilimsel sosyal ve teknik olanaklar (3.28±0.67) alt ölçekleri takip etmektedir. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda öğrencilerin akademik ortalamaları ile öğrenci doyum ölçeğinden aldıkları puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Öğrencilerin memnuniyet durumları orta düzeyin biraz üzerinde tespit edilmiştir ve akademik başarıları ile ilişkisi bulunmamıştır.
INTRODUCTION: This study has been performed to determined the school satisfaction levels of nursing students and to investigate the relationship between academic success mean and school satisfaction mean.
METHODS: After obtaining the necessary permissions for Research, Faculty of Health Sciences of the Uludag University in Bursa 2018-2019 studying in fall semester, which volunteered to participate in the study and complete fill out forms that are made with 413 nursing students. In the data collection method, ıt was used Socio-demographic Form and Student Satisfaction Scale Form. The academic success mean was gathered from student information system after all grades data were entered into the system. To analyze the data, Shapiro-Wilk test, t-test, one dimensional variance analysis and Pearson correlation factor analysis were used
RESULTS: The total score obtained from student satisfaction scale form is 181,18±29,55 (minimum 65, maximum 265 points). When analyzed on the basis of sub-scales; the scores are decisional involvement scale (3,54± 0,64), instructor (3,51±0,61) and educational quality (3,43±0,64), school management (3,36±0,66), scientific, social and technical facilities (3,28±0,67), respectively. According to statistical analysis results, there is not a statistically significant relationship between student academic success scores and student satisfaction scores (p>0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result; the satisfaction level of the students was found to be slightly above the middle level and it was not associated with academic achievement.

15.
Çocuklarda Vazovagal Senkopu Değerlendirmek için İki Farklı Eğik Masa Testi Protokolünün Karşılaştırılması
Short Versus Long Head-up Tilt Test Protocols to Evaluate Vasovagal Syncope in Children
Murat Deveci, Özlem Kayabey, Eviç Zeynep Başar, Abdulkadir Babaoğlu
doi: 10.5505/ktd.2022.65625  Sayfalar 93 - 100
GİRİŞ ve AMAÇ: Vazovagal senkop, çocuklarda ve ergenlerde hayat kalitesini bozan yaygın bir problemdir. Tanı aşamasında eğik masa testi (HUTT) standart tanı prosedürüdür. Günümüze kadar farklı protokoller kullanılmıştır. Bu çalışmamızda 20 dakika veya 45 dakika pasif faz sonrası sublingual nitrogliserin ile provakasyon uygulanan iki ayrı eğik masa testi protokolü karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tekrarlayan senkop öyküsü olan 6-18 yaşları arasında toplam 293 hasta incelendi. Fizik muayene, laboratuvar parametreleri ve ekokardiyografik incelemeleri normal olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Grup 1’de (n =143) 20 dakikalık pasif fazlı kısa bir protokol kullanılırken, grup 2’de (n =150) 45 dakikalık pasif fazlı uzun bir protokol kullanılmıştır. Aktif Fazda tüm hastalara sublingual nitrogliserin uygulandı.
BULGULAR: İki grup arasında yaş, cinsiyet ve ilk senkop ile tilt testi arasında geçen süre açısından anlamlı fark yoktu. Kısa protokol grubunda, 43’ünde (% 30,1) pasif fazda, 40’ında (% 28) aktif fazda olmak üzere hastaların %58’inde test pozitif saptandı. Uzun protokol grubunda ise pasif fazda 65 (%43,3), aktif fazda 32 (%21,3) toplamda 97 (%64,7)hastada test pozitif saptandı. Uzun protokol grubunda pasif fazda senkop gelişen 32 hastadan 26’sında (% 81,5) senkop ilk 20 dakika içinde gelişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kısa pasif fazlı HUTT protokolü, çocuklarda ve ergenlerde uzun protokolle kıyaslanabilir sonuçlar verirken zamandan da tasarruf etme avantajı sunar.
INTRODUCTION: Vasovagal syncope is a common clinical problem in children and adolescents, for which the head-up tilt test (HUTT) is the standard diagnostic procedure. In this study, we evaluated sublingual nitroglycerine-stimulated HUTT protocols, comparing the results with passive phases of 20 minutes versus 45 minutes.
METHODS: A total of 293 patients aged 6 to 18 years with a history of recurrent syncope were studied. Physical examination, laboratory parameters, and echocardiographic examination were normal in all. The patients underwent standard HUTT with sublingual nitroglycerin used in the active phase. A short protocol was used for one group (n=143) with a passive phase of 20 minutes, while testing in the others (n=150) comprised a long protocol, with a passive phase of 45 minutes.
RESULTS: There were no significant differences between the two groups in terms of age, sex, and length of time between the first syncope and the tilt test. In the short protocol group, HUTT results were positive in 43(30.1%) in the passive phase, 40(28%) in the active phase, and 83(58%) overall, compared with 65(43.3 %), 32(21.3%), and 97(64.7%), respectively, in the long protocol group. Among those in the long protocol group, 26 of 32 (81.5%) who had a positive response in the passive phase developed syncope within the first 20 minutes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The HUTT protocol with a short passive phase has the advantage of saving time while providing results comparable with the long protocol, which might be preferable in children and adolescents.

16.
Gastrointestinal Stromal Tümörlerde İmmünohistokimyasal Markırların ve Tümör Boyutunun Prognoz Üzerindeki Rolü
The Role of Immunohistochemical Markers and Tumor Size on Prognosis in Gastrointestinal Stromal Tumors
Mehmet Ali Gök, Serkan Fatih Yeğen, Mehmet Tolga Kafadar, Aytaç Emre Kocaoğlu
doi: 10.5505/ktd.2022.97769  Sayfalar 101 - 106
GİRİŞ ve AMAÇ: Gastrointestinal stromal tümörlerin tanısında genel itibariyle immünohistokimyasal boyanma yöntemleri kullanılmktadır. Bu çalışmanın amacı bu parametreler haricinde immünohistokimyasal boyanma özelliklerinin risk gruplarının belirlenmesindeki yerini saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2008-2019 yılları arasında genel cerrahi kliniğine başvuran 66 hasta çalışmaya dahil edildi ve dosyaları geriye dönük olarak tarandı. Yaş, cinsiyet, klinik prezentasyon, tümör boyutları, patolojik verileri, mitotik indeksi parametreleri değerlendirildi.
BULGULAR: GİST tanısı almış 66 hastada kadın/erkek oranı 31/55 olup, yaş ortalaması 62 idi. Tümör lokalizasyonlarına bakıldığında en sık mide ve ince barsak lokalizasyonu saptandı. Hastaların patoloji sonuçlarının immünohistokimyasal olarak incelenmesini takiben hastaların tümünde CD117’nin pozitif ve desmin’nin negatif olarak boyandığı saptandı. Maximum tümör çapı 40 cm, minimum tümör çapı 6 cm, ortalama tümör çapı 13.9 cm olarak saptandı. ortalama mitotik indeks 14.1 olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tümör karakteresteğinin net olarak anlaşılamadığı ve zaman içinde bu karakterestiğin modifiye olduğu göz önünde bulundurulursa tanıya yardımcı ve tedavide yol gösterici parametrelerin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Yapılmakta olan ve yapılacak olan çalışmalar prognoz ve survi tahmininde yeni ve spesifik kriterlerin bulunacağını, bulunması gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Immunohistochemical staining methods are generally used in the diagnosis of gastrointestinal stromal tumors. Apart from these parameters, immunohistochemical staining characteristics are determined in determining the risk groups.
METHODS: In the 2008-2019 study, 66 patients who applied to the general surgery clinic were followed up and their files were scanned retrospectively. Age, gender, clinical presentation, tumor extinguishing, pathological purpose, mitotic index were evaluated.
RESULTS: The ratio of women / men with a diagnosis of GIST was 31/55, and the mean age was 62. When tumor localizations were examined, the most common localization was found to be stomach and small intestine. Following the immunohistochemical examination of the pathology results of the patients, it was found that CD117 was stained as positive and desmin was negative in all of them. The maximum tumor diameter was 40 cm, the minimum tumor diameter was 6 cm, and the mean diameter was
13.9 cm. the mean mitotic index was determined as 14.1.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Considering that the tumor characteristic is not clearly understood and this characteristic has been modified over time, the importance of diagnostic and guiding parameters in treatment is better understood. We think that new and specific criteria will be found in the prognosis and survival prediction of the studies that are being done and to be done.

17.
Periton Metastazı olan Hastalarda Preoperatif Değerlendirme, İnoperabilite ve Sağkalım İçin C-Reaktif Proteinin Önemi
The Importance of C-Reactive Protein for Preoperative Evaluation, Inoperability and Survival in Patients with Peritoneal Metastasis
Yiğit Mehmet Özgün, Volkan Öter, Muhammet Kadri Çolakoğlu, Erol Pişkin, Osman Aydın, Erdal Birol Bostancı
doi: 10.5505/ktd.2022.81568  Sayfalar 107 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: C-reaktif protein (CRP), birçok kanser türünde sağkalım için prediktif değere sahip inflamatuar bir belirteçtir.
Bu çalışmanın amacı, hastalığın rezektabl olup olmadığına peritoneal karsinomatozise bağlı cerrahide prediktif biyo-belirteç olarak preoperatif CRP düzeyini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014- 2019 yılları arasında sitoredüktif cerrahi ve HİPEK için laparotomi yapılan 126 hasta çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Karşılaştırmalı analizde ameliyatlı ve rezeke edilemeyen hastalarda ameliyat öncesi aynı hafta ölçülen CRP değerlerinin ameliyat için istatistiksel olarak anlamlı belirteçler olduğu görüldü. CRP değerleri sırasıyla 4.3 ve 18 g / L bulundu. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p = 0.03). Sonraki alt grup analizinde PCI ≥9 olan hasta grubunda CRP değeri PCI <9 grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p = 0.006).
TARTIŞMA ve SONUÇ: CRP’nin bu hasta grubunda basit ve ucuz bir biyobelirteç olarak bize fikir verebileceğini öne sürüyoruz. CRP’nin bu hasta grubunda basit ve ucuz bir biyobelirteç olarak bize fikir verebileceğini öne sürüyoruz. KRS + HİPEK planlanan hastalarda preoperatif CRP değeri yüksek ise hastanın rezeke edilemeyebileceği unutulmamalıdır. Sitoredüktif cerrahi ve HİPEK geçiren hastalarda, yüksek CRP düzeylerinin daha yüksek PCI ve daha düşük sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur.
INTRODUCTION: C-reactive protein (CRP) is an inflammatory marker that has predictive value for survival in many types of cancer. The aim of this study is to examine the preoperative CRP level as a predictive biomarker for surgery due to peritoneal carcinomatosis whether the disease is resectable or not.
METHODS: A total of 126 patients who underwent laparotomy for cytoreductive surgery and HIPEC between 2014- 2019 were included in this study
RESULTS: In the comparative analysis, for operated and unresectable patients, CRP values measured in the same week preoperatively were found to be statistically significant markers for operability. The CRP values were found 4.3 and 18 g/L, respectively. This difference was found to be statistically significant (p = 0.03) In the subsequent subgroup analysis, in patient group with PCI ≥9, the CRP value was found to be significantly higher than the PCI <9 group (p = 0.006).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We suggest that CRP can give us an idea as a simple and cheap biomarker in these group of patients. We suggest that CRP can give us an idea as a simple and cheap biomarker in these group of patients. It should be kept in mind that if the preoperative CRP value is high in patients who are planned to have CRS + HIPEC, patient could be unresectable. In patients undergoing cytoreductive surgery and HIPEC, high CRP levels were found to be associated with higher PCI and lower survival.

18.
Yaşlı Hastalarda Spiritüel İyi Oluşun Cerrahi Korkuya Etkisi
The Effect of Spiritual Well-Being on Surgical Fear in Geriatric Patients
Fadime Çınar, Semra Bülbüloğlu
doi: 10.5505/ktd.2022.65148  Sayfalar 119 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma; cerrahi planlanan yaşlı hastaların spiritüel iyi oluş düzeylerinin cerrahi korkuya etkilerini incelemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, 1-28 Şubat 2021 tarihleri arasında 110 yaşlı hastanın katılımı ile bir araştırma ve uygulama hastanesinin genel cerrahi kliniğinde, tanımlayıcı ve kesitsel olarak gerçekleştirildi. Veri toplamada Kişisel Bilgi Formu, Spiritüel İyi Oluş Ölçeği ve Cerrahi Korku Ölçeği kullanıldı. Veriler araştırmacılar tarafından kodlandıktan sonra, Statistical Packed For The Social Sciences 25 IBM ile veri analizleri yapıldı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Kolmogorov-Smirnov testi, Ki-kare testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), regresyon ve korelasyon analizi yapıldı.
BULGULAR: Bu çalışmada elde edilen verilere göre; hastaların yaş ortalaması 70.60±6.94 ve %84.5’i 65-75 yaş aralığında yer almaktadır. Hastaların, %56.4.’ü erkek, %47.3’ü geçmiş operasyon deneyimine sahip olduğu saptandı. Hastaların %29.1’inin apendektomi geçirmek üzere hastaneye yattığı belirlendi. Bu analiz ile hastaların spiritüel iyi oluşlarının cerrahi işleme bağlı yaşadıkları cerrahi korku üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamsız bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlık bakım profesyonellerinde spritüel iyi oluşa ilişkin farkındalık geliştirilmesi gerekir, ayrıca hastaların manevi ve sosyal yönden desteklenmesini sağlayan sağlık bakımı sunmaları önerilir.
INTRODUCTION: This study; It was performed to examine the effects of the spiritual well-being of elderly patients scheduled for surgery on surgical fear.
METHODS: This study was conducted in a descriptive and cross-sectional manner in the general surgery clinic of a research and practice hospital with the participation of 110 elderly patients between 1-28 February 2021. Personal Information Form, Spiritual Well-being Scale and Surgical Fear Scale were used in data collection. After the data were coded by the researchers, data analysis was performed with Statistical Packed For The Social Sciences 25 IBM.
Descriptive statistics, Kolmogorov-Smirnov test, Chi-square test, one-way analysis of variance (ANOVA), regression and correlation analysis were used in the analysis of the data.
RESULTS: This study was conducted in a descriptive and cross-sectional manner in the general surgery clinic of a research and practice hospital with the participation of 110 elderly patients between 1-28 February 2021. Personal Information Form, Spiritual Well-being Scale and Surgical Fear Scale were used in data collection. After the data were coded by the researchers, data analysis was performed with Statistical Packed For The Social Sciences 25 IBM.
Descriptive statistics, Kolmogorov-Smirnov test, Chi-square test, one-way analysis of variance (ANOVA), regression and correlation analysis were used in the analysis of the data.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Awareness of spiritual well-being should be developed in health care professionals, and it is recommended that they provide health care that provides moral and social support to patients.

19.
Akut ST Segment Yükselmeli Miyokard Infarktüsü Olan Hastalarda Prokalsitonin Düzeyinin Uzun Dönem Prognostik Değeri
Long-Term Prognostic Value of Procalcitonin Level in Patients with Acute ST Segment Elevation Myocardial Infarction
Turab Yakışan, Mehmet Gül, Muhammet Hulusi Satılmışoğlu, Abdurrahman Eren
doi: 10.5505/ktd.2022.71235  Sayfalar 128 - 135
GİRİŞ ve AMAÇ: Önceki çalışmalar, koroner arter hastalığı (KAH) ile prokalsitonin (PCT) seviyeleri arasında bir ilişki olduğunu göstermişti. ST segment yükselmeli miyokard infarktüsü (STEMI) olan hastalarda PCT düzeyleri ile uzun dönem majör kardiyovasküler olaylar (MACE) ve tüm nedenlere bağlı mortalite arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar serum PCT değerlerine göre iki gruba ayrıldı. PCT düzeyi <0.05 ng / ml olan hastalar düşük PCT grubu (n=235) ve PCT düzeyi> 0.05 ng / ml olanlar yüksek PCT grubu (n=87) olarak kabul edildi. MACE, kardiyovasküler mortalite, reinfarktüs veya hedef damar revaskülarizasyonu (TVR) olarak tanımlandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama 55 aylık takip süreleri boyunca MACE ve tüm nedenlere bağlı mortalite geriye dönük olarak dosyalarından tarandı. Demografik ve laboratuvar değerleri SPSS’ye kaydedildi.
BULGULAR: MACE ve tüm nedenlere bağlı mortalite, yüksek PCT grubunda düşük PCT grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0.003 ve p=0.002). Çok değişkenli analizde, yüksek PCT seviyeleri ve yaş, diğer risk faktörleri için ayarlama yapıldıktan sonra uzun vadeli tüm nedenlere bağlı ölümlerin anlamlı bağımsız prediktörleri olarak tanımlandı. Ayrıca, yüksek PCT grubunda beyaz kan hücresi, C-reaktif protein, glukoz ve Hemoglobin A1c daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: STEMI’li hastalarda hastaneye yatış sırasında yüksek PCT seviyeleri, uzun süreli MACE ve tüm nedenlere bağlı mortalite ile ilişkilidir. PCT, enfeksiyon hastalıklarda yaygın olarak kullanılmasına rağmen, STEMI’li hastalarda uzun vadeli olumsuz sonuçlar için ideal bir inflamasyon belirtecidir.
INTRODUCTION: Previous studies have suggested that there is a relationship between coronary artery disease (CAD) and procalcitonin (PCT) levels. We aimed to evaluate the relationship between PCT levels and long-term major adverse cardiovascular events (MACE) and all-cause mortality in patients with ST segment elevation myocardial infarction (STEMI).
METHODS: Patients were divided into two groups based on their serum PCT values. Patients with PCT levels <0.05 ng/ml were accepted as low PCT group (n=235) and those with PCT levels >0.05 ng/ml as high-PCTgroup (n=87). MACE were defined as cardiovascular mortality, reinfarction, or target vessel revascularization (TVR). MACE and all-cause mortality were retrospectively screened from their files during the mean follow-up of 55 months of the patients included in the study. Demographic and laboratory values were recorded in SPSS.
RESULTS: MACE and all-cause mortality were found to be significantly higher in the high-PCT group than in the low-PCT group (p=0.003 and p=0.002, respectively). In multivariate analysis, high PCT levels and age were identified as significant independent predictors of long-term all-cause mortality after adjusting for other risk factors. Moreover, white blood cell, C-reactive protein, glucose, and Hemoglobin A1c were higher in the high-PCT group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: High PCT levels during hospitalization in patients with STEMI are associated with long-term MACE and all- cause mortality. Although PCT is widely used in infectious diseases, it is an ideal inflammation marker for long-term adverse outcomes in patients with STEMI.

20.
Rektum Kanserinde Preoperatif NLR ve PLR’nin Kısa Dönem Sağkalımda Prediktif Değeri
Predictive Value of Preoperative NLR and PLR in Short-term Survival in Rectal Cancer
Hakan Uzunoğlu, Selçuk Kaya
doi: 10.5505/ktd.2022.55632  Sayfalar 136 - 143
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada NLR ve PLR değerlerinin rektal kanser olgularında hem tanıda hem de 2 ve 3 yıllık kısa dönem sağkalım hakkında prognostik belirteç olarak kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2015 ile Aralık 2019 arasında rektum kanseri nedeniyle opere olan ve hastanemiz Genel Cerrahi kliniğinde takip edilen 121 hasta ve çeşitli amaçlarla kliniğimize başvuran 120 sağlıklı birey dahil edilmiştir.
BULGULAR: Ortalama yaş 61,7±11,5 (aralık: 35-86) yıl idi. 2 ve 3 yıllık sağkalım oranları sırasıyla %63,2 ve %54,9 idi. Ortalama NLR ve PLR sırasıyla 3,6±5,2 (aralık 0,2-55) ve 171,8±169,7 (aralık 29,4-2000) idi. Ortalama 2 ve 3 yıllık sağkalım süreleri
19,6±8,3 ay ve 26,2±13,9 ay idi.
Hasta grubunda medyan nötrofil sayısı, trombosit sayısı, NLR ve PLR kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti, medyan lenfosit sayısı ise anlamlı düşüktü (her biri için p<0,001). Hem genel, hem 2 yıllık hem de 3 yıllık sağkalım durumuna göre hayatta kalan hastalar ile ölenler arasında ortanca laboratuvar değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Laboratuvar değerleri ile nüks, genel sağkalım, 2 yıllık sağkalım ve 3 yıllık sağkalım arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (her biri için p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda elde edilen bulgular rektum kanseri hastalarında NLR ve PLR değerlerinin rektum kanserinin saptanmasında belirteç olarak kullanılabileceğini ancak 2 ve 3 yıllık sağkalım konusunda anlamlı bilgi vermediğini işaret etmektedir.
INTRODUCTION: It was aimed to investigate the use of NLR and PLR values both in diagnosis and as prognostic markers for 2- and 3-year short-term survival in rectal cancer cases.
METHODS: The study included 121 patients who were operated for rectal and followed up in the General Surgery clinic of our hospital, and 120 healthy individuals who applied to our clinic for various purposes.
RESULTS: The mean age was 61.7±11.5 (min.-max.: 35-86) years. The 2- and 3-year survival rates were 63.2% and 54.9%, respectively. The mean NLR and PLR were 3.6±5.2 (min.-max.: 0.2-55) and 171.8±169.7 (min.-max.: 29.4-2000), respectively. The mean 2- and 3-year survival times were 19.6±8.3 and 26.2±13.9 months, respectively.
In the patient group, the median neutrophil count, platelet count, NLR and PLR were significantly higher than the control group, while the median lymphocyte count was significantly lower (p<0.001 for each). No significant difference was found in terms of median laboratory values between patients who survived and those who died according to overall, 2-year and 3-year survival. There was no significant correlation between laboratory values and recurrence, overall survival, 2-year survival and 3-year survival (p>0.05 for each).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The findings obtained in the present study show that NLR and PLR values can be used as markers in the detection of rectal cancer, however that they do not provide significant information about 2- and 3-year survival.

DERLEME
21.
Prepubertal Sıçan Testis Dokusunun İncelenmesinde Parafin, Epon Yarı İnce ve İnce Kesitlerin Sağladığı Bilgilerin Karşılaştırılması
A Comparison of the Information Provided by Paraffin, Epon Semi-Thin and Thin Sections on the Examination of Prepubertal Rat Testicular Tissue
Gülnaz Kervancıoğlu, Elif Kervancıoğlu Demirci
doi: 10.5505/ktd.2022.15679  Sayfalar 144 - 147
Prepubertal testis dokusunun fertilite restorasyon için kullanımında, ışık mikroskobik incelemelerinin nasıl daha iyi görünür hale getirilebileceğini kendi deneyimlerimizi de ekleyerek irdelemek istedik.
Kanser tedavisi görecek erkek çocukların ilerde kendi hücreleri ile nesillerinin devam etmesi için testis dokuları üzerinde araştırmalar sürdürülmektedir. Prepubertal testis dokuları dondurularak ileride kullanılmak üzere saklanmaktadır. Günümüzde yapılmakta olan in vitro çalışmalarla bu dokuların nasıl kullanılacağı belirlenmeye çalışılmaktadır. İlerleyen çalışmalar prepubertal testis doku elemanlarının etkin şekilde incelenmesini gerekli kılmaktadır.
Prepubertal testis dokusu, seminifer tubuluslarda, intratubuler Sertoli hücreleri, az sayıda gonositler/ spermatogonyal kök hücreler, interstisyel alanda ise miyoid hücreler ve leydig hücrelerini içermektedir. Bu testislerde, kök hücreler dışında erişkindeki gibi germinal seri hücreleri bulunmamaktadır. Ayrıca erişkin testis dokusuna göre hücrelerin bulunduğu alanlar da farklılıklar göstermektedir. Sertoli hücreleri dağınık yerleşimlidir. Sertoli hücreleri arasında sıkı bağlantı kompleksleri ve kan-testis bariyeri henüz oluşmamıştır. Gonositler henüz bazal membrana yerleşmemiş lümen bölgesinde ya da bazala doğru göç eder durumdadır. Özellikle Sertoli hücreleri ile gonositleri/spermatogonyumları ışık mikroskobi incelemeler ile birbirinden ayırt edebilmek zorluk göstermektedir. Yapılan uygulamaların sonuçlarını değerlendirmek için bu dokuların ışık mikroskobunda hücrelerin tanınabilir preparatlarının hazırlanması gereklidir.
Rutin doku takibiyle hazırlanan parafin kesitleri, özellikle intratubuler hücrelerin incelenmesi ve ayırt edilmesinde yetersiz kalmaktadır.
Prepubertal testis dokuları için epon bloklardan hazırlanan yarı ince kesitler, parafin kesitlere oranla intratubuler hücrelerin birbirinden ayırt edilmesinde ve morfolojilerinin belirlenmesinde daha uygun görülmektedir.
Elektron mikroskop doku takibi özel işlem gerektirmesi nedeniyle elektron mikroskobu bulunan merkezlerde uygulanabilmektedir.
The aim of this study is to examine how light microscopic examinations can be made better visible in the use of prepubertal testicular tissue in fertility restoration by adding our own experiences.
Researches go on testicular tissues to ensure that boys who will receive cancer treatment continue to have their own generations in the future. Prepubertal testicular tissues are frozen and stored for later use. In vitro studies continue for the use of these tissues. Therefore, further researches necessitate for the effective determination of prepubertal testicular tissue elements.
Prepubertal testis tissue contains Sertoli cells and few gonocytes / spermatogoniums in seminiferous tubules, myoid and leydig cells in the interstitial area. Prepubertal testes, there aren’t germinal serial cells other than stem cells as in adults. The areas where the cells are located different from the adult testicular tissue. Sertoli cells are dispersed. Tight junction complexes and blood-testis barrier have not yet formed.
Gonocytes aren’t yet settled in the basement membrane or just migrating towards the base. Especially, it can be difficult to distinguish between Sertoli cells and gonocytes / spermatogoniums by light microscopy examinations. In order to evaluate the results of the applications, it is necessary to prepare the recognizable preparations of these tissues under the light microscope.
Paraffin sections prepared are insufficient in examining and distinguishing especially intratubular cells.
Semi-thin sections from epon blocks are more appropriate than paraffin sections for these morphology definitions.
Electron microscopy can be performed in centers with electron microscope because tissue monitoring requires special application.

ARAŞTIRMA MAKALESI
22.
Erken Evre Oral Kavite Kanserlerinde Okkült Metastaz Oranı ve Oluşmasına Sebep Olabilecek Faktörlerin Belirlenmesi
Identifying Occult Metastase Ratio and the related Factors in Early Stage Oral cavity Carcinoma
Mehmet Akif Abakay, Selçuk Güneş, Filiz Gülüstan, Ercan Atasoy
doi: 10.5505/ktd.2022.68466  Sayfalar 148 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Klinik olarak metastatik lenf nodu tespit edilmemiş erken evre oral kavite skuamöz hücreli karsinomlarına yaklaşım tartışmalıdır. Bekle-gör, elektif boyun diseksiyonu ve sentinel node örneklemesi uygulanabilecek 3 ana yöntemdir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Biz bu araştırma için retrospektif kohort çalışması planladık. Hastalar klinik nod negatif ve patolojik nod negatif (grup 1) ve klinik nod negatif ve patolojik nod pozitif (grup 2) olarak gruplandırıldı. Yaş, tümör çapı, tümör kalınlığı, perinöral invazyon, lenfovasküler invazyon ve farklılaşma gibi gizli metastazı etkilediği düşünülen faktörler, Mann-Whitney U testi, Ki- kare testi ve Fisher’in kesin testi kullanılarak araştırıldı.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 27 hastadan 12 (% 44.4)’si kadın ve 15 (% 66.6)’i erkekti. Grup 1’de 16 hasta, grup 2’de 11 hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 58.20 ± 14.05 yıldı. Gizli metastaz oranları T1 ve T2 tümörler için sırasıyla% 34 ve% 51 idi. Ortalama tümör çapı 24,78 ± 12,79 mm ve ortalama tümör kalınlığı 11.37 ± 7.62 mm idi. Gruplar arasında ortalama tümör kalınlığı değerleri arasındaki fark anlamlıydı (p = 0.024), ancak yaş (p = 0.622) ve tümör çapı (p = 0.443) anlamlı olarak farklı değildi. Yaş, tümör çapı ve tümör kalınlığı için ROC analizi kesme değerleri sırasıyla 60 yıl, 23 mm ve 9.5 mm idi. Tümör kalınlığı ve lenfovasküler invazyon gruplar arasında anlamlı olarak farklıydı, ancak yaş, farklılaşma, klinik T evresi ve perinöral invazyon farklı değildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızdaki yüksek gizli metastaz oranları, elektif boyun diseksiyonunun erken evre oral kavite skuamöz hücreli karsinomu için bekle-gör yerine daha uygun bir seçim olduğunu göstermektedir.
INTRODUCTION: Management of clinical node-negative neck in early-stage oral cavity squamous cell carcinoma is still controversial. There are three main options to consider as watch-and-wait, elective neck dissection, and sentinel node biopsy.
METHODS: Patients were grouped as clinical node-negative and pathologic node-negative (group 1) and clinical node-negative and pathologic node-positive (group 2). Factors thought to affect occult metastasis such as age, tumor diameter, tumor thickness, perineural invasion, lymphovascular invasion, and differentiation were investigated using the Mann-Whitney U test, the Chi- square test, and Fisher’s exact test.
RESULTS: From 27 eligible patients, there were 12 (44.4%) females and 15 (66.6%) males. Sixteen patients were evaluated in group 1 and 11 were evaluated in group 2. The mean age of the patients was 58.20±14.05 years. The occult metastasis rates were 34% and 51% for T1 and T2 tumors, respectively. The mean tumor diameter was 24.78±12.79 mm, and the mean tumor thickness was 11.37±7.62 mm. The difference in mean values of tumor thickness between the groups was significant (p=0.024), but age (p=0.622) and tumor diameter (p=0.443) were not significantly different. The ROC analysis cut-off values for age, tumor diameter, and tumor thickness were 60 years, 23 mm, and 9.5 mm, respectively. Tumor thickness and lymphovascular invasion were significantly different between the groups, but age, differentiation, clinical T stage, and perineural invasion were not different.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The high rates of occult metastasis in our series imply that elective neck dissection seems a more appropriate choice for early-stage oral cavity squamous cell carcinoma rather than watch-and-wait.

23.
Patellofemoral Ağrı Sendromu olan Genç Erişkinlerde Kartilaj Yıkım Biyobelirteçleri Yükselmektedir
Cartilage Degradation Biomarkers are Elevated in Younger Adults with Patellofemoral Pain Syndrome
Elif Aydın, Çiğdem Yenisey, Serkan Sabancı, İmran Kurt Ömürlü, Gülcan Gürer
doi: 10.5505/ktd.2022.69376  Sayfalar 155 - 162
GİRİŞ ve AMAÇ: Patellofemoral ağrı sendromu olan hastalarda değişen kıkırdak yapısı ile ilgili çok az şey bilinmektedir. Biyobelirteçler, açık morfolojik değişiklikler gelişmeden önce kıkırdak hasarının erken aşamalarını belirleyebilir. Bu çalışma ile patellofemoral ağrı sendromunda kıkırdak hasarını ortaya çıkarmak için kıkırdak yıkım biyobelirteçlerini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Patellofemoral ağrı sendromu olan yirmi hasta ve yirmi sağlıklı kontrol deneğinin serum örnekleri alındı ve dört farklı test kullanıldı: Serum seviyeleri C-terminali çapraz bağlı telopetid tip II kollajen (sCTX-II), kıkırdak oligomerik matriks proteini ( sCOMP), Kollajen Tip II'ye özgü neopeptit (sC2M) ve Kondroitin sülfat epitopu 846 (sCS846). Ağrı durumu ve fonksiyonel durum VAS, The Western Ontario ve McMaster Universities Artritis Index (WOMAC), Kujala patellofemoral skorlama sistemi (PFSS) ve time up and go testi (TUG) ile değerlendirildi.
BULGULAR: Patellofemoral ağrı sendromunda sCTX-II dışında serum kıkırdak degradasyon biyobelirteçlerinde önemli artışlar gözlendi. Korelasyon analizinde, ağrı skorları, fonksiyonel durum ve biyobelirteç seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Patellofemoral ağrı sendromu olan hastalarda saptanan yüksek kıkırdak yıkım belirteçleri seviyeleri, patellofemoral ağrı sendromu olan hastalarda değişmiş kıkırdak kompozisyonunu ve bu hastalarda devam eden kıkırdak yıkımını ortaya çıkarmıştır.
INTRODUCTION: Little is known regarding the altered cartilage composition in patients with patellofemoral pain syndrome. Biomarkers can identify early stages of cartilage damage before the overt morphological changes develop. We investigated cartilage degradation biomarkers in order to reveal cartilage damage in patellofemoral pain syndrome.
METHODS: Serum samples of twenty patients with patellofemoral pain syndrome and twenty healthy control subjects obtained and four different assays were used: Serum levels of C-terminal cross-linked telopetides of type-II collagen (sCTX-II), cartilage oligomeric matrix protein (sCOMP), Collagen Type II- specific neopeptide (sC2M) and Chondroitin sulfate epitope 846 (sCS846). Pain status and functional status were assessed with VAS, The Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index (WOMAC), Kujala patellofemoral scoring system (PFSS) and timed up and go test (TUG).
RESULTS: Significant increases in serum cartilage degradation biomarkers except sCTX-II were observed in patellofemoral pain syndrome. In correlation analysis, there were not any significant association between pain scores, functional status and biomarker levels except, a reverse relationship between sC2M levels and the TUG scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Higher levels of cartilage degradation markers revealed ongoing cartilage destruction in patients who suffer patellofemoral pain syndrome and reflect altered cartilage composition in these patients.

24.
COVID-19 Tanılı Annelerden Doğan Yenidoğanların Klinik, Laboratuvar ve Emzirmeyle Bulaşma Özelliklerinin İncelenmesi
Investigation of Clinical, Laboratory and Breastfeeding Transmission Characteristics of Newborns Born to COVID-19 Diagnosed Mother
Meltem Karabay, Olena Erkun, Didem Altunsoy, Hande Toptan, Elif Köse, Hilal Uslu Yuvacı, İbrahim Caner
doi: 10.5505/ktd.2022.57778  Sayfalar 163 - 171
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid-19 hastalarında sıklıkla, ateş ve kuru öksürük, boğaz ağrısı, dispne gibi respiratuar sistemi etkileyen klinik bulgulara rastlanır.
COVID-19 hastalığına bağlı enfeksiyonların her zaman solunum yollarına sınırlı kalmadığı ve nörolojik tutulumun da olabileceği gösterilmiştir. Çeşitli mekanizmalarla virüsün santral sinir sistemine yayılım sonucunda oluşabilecek nörolojik tablolar icerisinde; baş ağrısı, baş dönmesi, nöbet, ensefalit, inme ve nöromuskuler bozukluklar, periferik sinir sistemi tutulumları yer almaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YYBÜ) yatan ve COVID-19 tanısı alan annelerden doğan 65 yenidoğanın özelliklerinin incelendiği tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. COVID-19 tanılı annelerin, anne sütünde de COVID-19 PCR bakıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: COVID-19’lu 65 anneden 45’i (%69.2) ayaktan, 17’si (%26.2) yatırılarak ve 3’ü (%4.6) ise yoğun bakımda izlendi. Ağır COVID-19 enfeksiyonuyla yoğun bakımda izlenen üç anneden ikisi (%3.1) öldü. Bebeklerin 63’ü (%96.9) COVID-19 PCR negatif iken sadece iki bebekte (%3.1) COVID-19 PCR pozitifti. Bebeklerin 10’unda (%15.4) solunum desteği verildi. COVID-19’lu anne bebeklerinde eozinofil değeri (p=0.002) ve kreatin kinaz daha düşüktü (p<0.001). Bebeklerin 64’ü (%98.5) şifa ile taburcu edildi. COVID-19 tanılı yeni doğum yapan 40 annenin, anne sütünde COVID-19 PCR negatif bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 tanılı annelerden doğan bebeklerde vertikal bulaşma ve COVID-19’ un tipik klinik semptomları bulunmadı. Anne sütünde COVID-19 PCR pozitifliği saptanmadı. Annedeki COVID-19 pozitifliğinin yenidoğanda ciddi hastalık riski oluşturmayacağı düşünüldü.
INTRODUCTION: It was aimed to determine the characteristics, clinical and laboratory findings, treatment requirements and post-discharge situation of newborns that mothers with a diagnosed COVID-19 infection.
METHODS: This is a descriptive study examining the characteristics of 65 newborns born to mothers diagnosed with COVID-19 in the neonatal intensive care unit (NICU). COVID-19 was analyzed by PCR in the breast milk of mothers with a diagnosis of COVID-19. p<0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: Of 65 mothers with COVID-19, 45 (69.2%) were followed in outpatient, 17 (26.2%) hospitalized and 3 (4.6%) intensive care units. Two (3.1%) of the three mothers who were followed in the intensive care unit with severe COVID-19 infection died. While 63 (96.9%) of the infants were COVID-19 PCR negative, only two (3.1%) infants were COVID-19 PCR positive. Respiratory support was given in 10 (15.4%) of the infants. Eosinophil values (p=0.002) and creatine kinase were lower in infants of mothers with COVID-19 (p<0.001). 64 (98.5%) of the infants were discharged with good recovery. COVID-19 PCR was found to be negative in the breast milk of 40 mothers who had just given birth with a diagnosis of COVID-19.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Vertical transmission and typical clinical symptoms of COVID-19 were not found in infants born to mothers with COVID-19. No COVID-19 PCR positivity was detected in breast milk. It was thought that COVID-19 positivity in the mother would not pose a risk of serious illness in the newborn.

25.
Grade-III Akut Kolesistitli Hastalarda Perkütan Kolesistostomi Yerleştirme Zamanının Önemi
The Importance of Percutaneous Cholecystostomy Placement Time in Patients with Grade-III Acute Cholecystitis
Erol Pişkin, Volkan Oter, Muhammet Kadri Çolakoğlu, Mehmet Akif Üstüner, Yiğit Mehmet Özgün, Osman Aydın, Erdal Birol Bostancı
doi: 10.5505/ktd.2022.56588  Sayfalar 172 - 179
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut kolesistit için güncel tedavi yöntemi laparoskopik kolesistektomidir. Bazı durumlarda özellikle de Grade III hastalarda perkütan kolestostomi (PK) gibi alternatif yöntemlerin kullanılması gerekebilir. Bu sorundan yola çıkarak çalışmamızın amacı, Grade III akut kolesistitli hastalarda erken (ilk 72 saat) veya geç (72 saat ve sonrası) dönemlerde uygulanan perkütan kolestostominin mortalite ve morbidite üzerine etkilerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 ile Aralık 2018 arasında tedavi edilen akut kolesistitli hastalar değerlendirildi. Hastalar semptomların başladığı ilk 72 saatte PK yerleştirilen grup (Grup-I, n = 19) ve 72 saat sonra PK yerleştirilen grup (Grup-II, n = 13) olarak 2 gruba ayrıldı.
BULGULAR: Bu dönem arasında perkütan kolestostomi uygulanan Grade-III akut kolesistitli hastalar çalışmaya dahil edildi. Erken morbidite 7 hastada (% 21.87), hastane mortalitesi 11 hastada (% 34.37) gözlendi. Grade-III akut kolesistitli hastalarda erken PK (ilk 72 saat, Grup-I) ve geç PK (72. saat ve sonrası, Grup-II) arasında morbidite açısından anlamlı bir fark gözlenmez iken (p = 0.67), Grup-II’ ye göre Grup-II’ de mortalitede istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p = 0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma sonuçlarımıza göre PK yerleştirilmesinin multidisipliner verilen karar ile hızlı bir şekilde ilk 72 saat içinde gerekli hastalara uygulanmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.
INTRODUCTION: The current treatment modality for acute cholecystitis is laparoscopic cholecystectomy. In some cases, it may be necessary to use alternative methods such as percutaneous cholecystostomy (PC), especially in grade III patients. Based on this problem, the aim of our study is to determine the effects of percutaneous cholecystostomy placed in the early (first 72 hours) or late (72 hours and later) periods, on mortality and morbidity, in patients with Grade III acute cholecystitis.
METHODS: Patients with acute cholecystitis treated between January 2012 and December 2018 were evaluated. The patients were divided into 2 groups as the group with PC placement in the first 72 hours of the symptoms started (Group-I, n= 19) and the group with PC placement after 72 hours (Group-II, n=13).
RESULTS: A total of 32 patients with grade III acute cholecystitis who underwent percutaneous cholecystostomy between this period were included in the study. Early morbidity was observed in 7 (21.87%) patients, while hospital mortality was observed in 11 patients (34.37%). While there was no significant difference in morbidity between early PC (first 72 hours, Group-I) and late PC (72. hour and later, Group-II) in patients with grade III acute cholecystitis (p=0.67), there was a significant difference in mortality in Group-II compared to Group-I ( p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our study results, we strongly recommend that the procedure be applied to the required patients within the first 72 hours by making a quick decision on the implantation of a PC in a multidisciplinary manner.

26.
İmmünsüpresif İlaç Kullanan Romatoloji Hastalarında COVID-19 Pandemisinin Anksiyete Üzerine Etkisi
Effect of COVID-19 Pandemic on Anxiety in Rheumatology Patients Taking Immunosuppressive Drugs
Tuğba İzci Duran, Seyyid Bilal Açıkgöz, Cemal Gürbüz, Ayşegül Uçar, Gökhan Yavuz Bilge, Metin Özgen
doi: 10.5505/ktd.2022.43926  Sayfalar 180 - 190
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Coronavirus hastalığı-2019 (COVID-19) salgınının ilk aşamasında romatizmal ve kas-iskelet sistemi hastalıkları (RMDs) olan ve immunsupresif ilaç kullanan hastalarda COVID-19 salgınına bağlı anksiyete yaygınlığını tespit etmek ve anksiyeteye sebep olan risk ve koruyucu faktörleri tanımlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 18 yaşından büyük, RMDs’i olan ve düzenli immunsupresif ilaç kullanan 145 hasta ve 95 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. COVID-19 salgını ile ilgili soruları içeren anonim bir anket ve katılımcıların anksiyete düzeylerini ölçmek için Beck anksiyete envanteri (BAI) kullanıldı. Demografik veriler, mevcut RMDs’i, kullandığı immunsupresif ilaç, COVID-19 hakkında bilgi ve endişeler, COVID-19 hakkındaki bilgileri nereden öğrendiği gibi ek bilgiler toplandı.
BULGULAR: Hastaların %42,1’i kullandıkları ilaç nedeniyle salgının endişe yarattığını bildirdi ve hastaların %33,8’i endişelerini orta ve şiddetli olarak derecelendirdiler. Hastaların BAI skorları 4 (0-52) ve sağlıklı kontrollerin BAI skorları 3 (0-18) olarak saptandı. BAI skorlarına göre hastaların %16,5’i orta ile şiddetli anksiyete belirtileri göstermiştir. İmmunsupresif ilaç kullanan hastaların %38,6’sında anksiyete saptanırken kontrol grubunun %18,9’unda anksiyete mevcuttu. Gruplar karşılaştırıldığında hasta grubunun anksiyetesi anlamlı yüksek saptandı (p=0.001). Hasta ve kontrol gruplarında kadın cinsiyet daha fazla anksiyete belirtileri göstermektedir (p<0.005). Ayrıca hasta grubunda eğitim düzeyi yüksek olanlarda anksiyete daha düşük saptandı (p=0.039).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kadın cinsiyet ve immunsupresif ilaç kullanan hastalarda anksiyete düzeyleri daha yüksek saptanmıştır. Bu süreçte riskli grupta yer alan bu hastaların yanlış bilgilerden kaçınmasını sağlamalı, hastalar tek tek bilgilendirilerek tedavi ekibine güvenmeleri sağlanmalıdır. Anksiyeteleri yüksek olan bu hasta grubu için çevrimiçi veya akıllı telefon tabanlı psikoeğitim ve psikolojik müdahaleler sağlanması düşünebilir.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to determine the prevalence of anxiety due to Coronavirus disease-2019 (COVID-19) pandemic in patients with rheumatic and musculoskeletal diseases (RMDs) who used immunosuppressive drugs during the initial stage of the COVID-19 pandemic and to identify the risk and protective factors that cause anxiety.
METHODS: A total of 145 patients with RMDs who used regular immunosuppressive drugs and 95 healthy controls were included. An anonymous survey comprising questions regarding the COVID-19 pandemic was used, and the Beck anxiety inventory (BAI).
RESULTS: About 42.1% patients reported that the epidemic caused concern due to the drug they were using, 33.8% rated their concerns as moderate and severe. According to the BAI scores, 16.5% patients had moderate to severe anxiety symptoms; and comparison of the groups showed that the anxiety level of the patient group was significantly higher (38.6% vs. 18.9%, p=0.001). Female had more anxiety symptoms in both groups (p<0.005). In addition, anxiety was lower in patients with higher education levels (p=0.039).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It should be ensured that patients in the high-risk group are not provided false information, the patients are individually informed, and they trust the treatment team. Providing online or smartphone-based psychoeducation and psychological interventions may be considered for these patients with high anxiety levels.

EDITÖRE MEKTUP
27.
Bilateral Nöroblastom ve Adrenal Yetmezliği Olan Nadir Bir Vaka
Adrenal Insufficiency: An Extremely Rare Complication Due To Bilateral Neuroblastoma
Gözde Atasever Yıldırım, Şeref Selçuk Kılıç, Süreyya Soyupak, Seyda Erdogan, Serhan Küpeli
doi: 10.5505/ktd.2022.37084  Sayfalar 191 - 193
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
28.
COVID-19 Tedavisi ve Karantina Süreci Tamamlandıktan Sonraki Kardiyak Bulgular
Cardiac Findings after COVID-19 Treatment and Completed Quarantine Process
Gülay Aydın, Ebru Gölcük
doi: 10.5505/ktd.2022.33340  Sayfalar 194 - 202
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız, Coronavirus disease 2019 (Covid-19) tedavisi ve karantina süreci tamamlandıktan sonra Kardiyoloji Polikliniğine başvuran hastaların geç dönemde hangi kardiyak şikayetler ile başvurduğunu ve biyokimyasal parametrelerde, kardiyak biyobelirteçlerde, elektrokardiyografi (EKG) ve transtorasik ekokardiyografide (TTE) hangi kardiyak bulguların olduğunu tespit etmekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya ardışık 132 hasta dahil edildi. EKG çekildi, TTE yapıldı. Tüm hastalarda başvuruda hemogram, biyokimyasal parametreler, kardiyak biyobelirteçler; yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, N terminal pro B tipi natriüretik peptid ve D-dimer çalışıldı.
BULGULAR: Kardiyoloji Polikliniğine başvuran hastalarda en sık görülen ko-morbidite hipertansiyon 39 (%29,50), en sık görülen kardiyak şikayet göğüs ağrısı 48 (%36,40), en sık EKG bulgusu sinüs taşikardisi 11 (%8,3), en sık TTE bulgusu hafif triküspit yetersizliğiydi 63 (%47,70). Bu çalışmada sistolik pulmoner arter hipertansiyon oranın %6,10 bulduk ve bu oran normal popülasyona göre daha yüksekti. Perikardiyal hiperekojenitenin 18 (%13,60) hastada saptanması dikkat çekiciydi. Yüksek D-dimer seviyesi 24 (%18,20) hastada, yüksek NT-pro BNP seviyesi 15 (%11,40) hastada ve yüksek hs-cTn seviyesi 9 (%6,80) hastada tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalar, Covid-19’un geç dönem kardiyak etkilerinin olup olmadığını araştırmak için Kardiyoloji Polikliniğinde değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: Our aim was to determine late-term which cardiac effects were in hemogram, biochemical parameters, cardiac biomarkers, Electrocardiography (ECG) and Transthoracic echocardiography (TTE) and which cardiac complaints were in the patients admitted to the Cardiology outpatient clinic after the Coronavirus disease 2019 (COVID-19) treatment and quarantine process was completed.
METHODS: 132 consecutive patients included in this retrospective study. ECG and TTE were performed, hemogram, biochemical parameters, cardiac biomarkers; high sensitive cardiac troponin T (hs-cTn), N terminal Pro B type natriuretic peptid (NT-pro BNP) and D-dimer were studied in all patients on admission.
RESULTS: In this study, we found the following findings in the patients: the most common co-morbidite was hypertension in 39 (29.5%) patients, the most common complaints of the patients presenting to the Cardiology outpatient clinic was chest pain in 48 (36.40%) patients, the most common EGG finding was sinus tachycardia in 11 (8.3%) patients, the most common TTE finding was mild tricuspid regurgitation in 63 (47.70%) patients. In this study we have found systolic pulmonary artery systolic hypertension rate 6.10% and the rate was higher than compared to the normal population. It was remarkable that pericardial hyperechocenicity was detected in 18 (13.60%) patients. We detected elevated D-dimer levels were detected in 24 (18.20%) patients, elaveted NT-pro BNP levels in 15 (11.40%) patients and elevated hs-cTn levels in 9 (6.8 %) patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The patients should be evaluated in the Cardiology outpatient clinic to investigate whether they have late-term cardiac effects due to COVID-19 infections.

29.
Türk Hemşirelik Öğrencilerinde Sosyal Medya Bağımlılığı ve İlişkili Faktörler
Social Media Addiction and Related Factors among Turkish Nursing Students
Rukiye Pınar Bölüktaş
doi: 10.5505/ktd.2022.33341  Sayfalar 203 - 210
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemşirelik bireylerle doğrudan teması ve yüz yüze iletişimi gerektiren bir meslektir. Bununla birlikte, son yıllarda hemşireler ve hemşirelik öğrencileri arasında sosyal medya bağımlılığı giderek yaygınlaşmaya başlamıştır. Sosyal medyada geçirilen etkin olmayan zamanın verilen hemşirelik hizmetlerinin kalitesini negatif yönde etkileyeceği aşikardır. Bu nedenle hemşirelik öğrencilerine eğitimleri sırasında, bilgi teknolojileri bağlamında, sosyal medyayı etkin kullanmaları konusunda dersler verilmesi önerilmektedir. Bunun için öncelikle hemşirelik öğrencilerinde sosyal medya kullanımında bağımlılık sorununun olup olmadığının ortaya konması gerekir. Bu eksiklikten yola çıkarak planlanan mevcut çalışmada hemşirelik öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı ve etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu tanımlayıcı araştırmanın örneklemini 197 hemşirelik öğrencisi oluşturmuş; veriler Sosyal Medya Bağımlılık Ölçeği ile toplanmıştır. İstatistiksel test olarak bağımsız eşleştirilmemiş t testi, one way ANOVA, ki-kare testi ve Pearson korelasyon katsayısı kullanılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin büyük çoğunluğu (%74.6) sosyal medya bağımlısı olup, sosyal medyaya çoğunlukla akıllı telefonlar yoluyla bağlanmaktadırlar. Sosyal medyada harcanan zaman arttıkça bağımlılık artmakta (P=0.000); sosyal medya bağımlılığı akademik başarıyı (P=0.000); olumsuz yönde etkilemektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hemşirelik öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığı yaygındır. Teorik, laboratuvar ve klinik hemşirelik eğitiminde mobil telefonların kullanımının sınırlandırılması sosyal medya bağımlılığını önleme ve en aza indirmede yararlı olabilir.
INTRODUCTION: Nursing is a profession which is in direct contact with people and requires face-to-face communication. However, in recent years, social media addiction (SMA) has become widespread among nurses and nursing students. It is obvious that the inactive time spent on social media will negatively affect the quality of the nursing service provided. For that reason, nursing students should be taught to use social media effectively in the context of information technology during their education. To do this, first of all, it is necessary to determine whether there is an addiction problem in the use of social media in nursing students. Therefore, this study aims to investigate SMA and the affecting factors among Turkish nursing students.
METHODS: In this descriptive study, 197 nursing students were completed the Social Media Addiction Scale. Independent unpaired t-tests, one-way ANOVA test, chi-square test, and Pearson’s correlation coefficient were used as statistical tests.
RESULTS: In this descriptive study, 197 nursing students were completed the Social Media Addiction Scale. Independent unpaired t-tests, one-way ANOVA test, chi-square test, and Pearson’s correlation coefficient were used as statistical tests.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Social media addiction was commong among nursing students. The limitation of the use of mobile telephones in theoretical, laboratory and clinical practice in nursing education may be a useful to prevent or minimize SMA.

30.
Fonksiyonel Dispepsi Şikayeti Olan Çocuk Hastalarda Batın Ultrasonografi Bulgularının Değerlendirilmesi
Evaluation of Abdominal Ultrasonography Findings in Pediatric Patients with Functional Dyspepsia
Sibel Yavuz, Cemil Oktay
doi: 10.5505/ktd.2022.32309  Sayfalar 211 - 218
GİRİŞ ve AMAÇ: Dispepsi, epigastrik ağrı ya da rahatsızlık hissi, postprandial dolgunluk ve erken doyma semptomlarının bir veya daha fazlasının mevcut olduğu sindirim sisteminin üst kısmını ilgilendiren semptomlar olarak tanımlanabilir. Dispeptik hastalarda en sık kullanılan tetkikler gastroskopi ve ultrasonografidir. Çalışmamızın amacı fonksiyonel dispepsi tanılı olguların batın ultrosonografi (US) bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Haziran 2019 - Aralık 2020 tarihleri arasında çocuk gastroenteroloji polikliniğinde fonksiyonel dispepsi tanısı alan ve batın ultrasonografisi yapılan hastalar dahil edildi. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, antropometrik ölçümleri ve ultrasonografik bulguları değerlendirildi
BULGULAR: Çalışmaya 103 hasta (62 kız, 41 erkek) dahil edildi ve ortalama yaş 140.8 aydı. Hastaların %75.7’sinde (n=78) normal batın ultrasonografi bulguları mevcuttu. Kolelitiyazis %5.8 (n = 6) ile ultrasonografide saptanan en yaygın patolojiydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dispepsi, sağlık kuruluşlarına başvuru nedenleri arasında yaygın ve önemli bir sağlık sorunudur. Ultrasonografi, organik ve fonksiyonel dispepsiyi ayırt etmede etkili, pratik, ekonomik ve non-invaziv bir incelemedir.
INTRODUCTION: Dyspepsia is a condition involving the upper digestive tract and is characterized by one or more upper abdominal symptoms such as epigastric pain or discomfort, unusual postprandial fullness, bloating, nausea, heartburn, and early satiety. Gastroscopy and ultrasonography are the most frequently used examinations in dyspeptic patients. The aim of our study is to retrospectively evaluate the abdominal ultrasonography (US) findings of cases with functional dyspepsia.
METHODS: Patients who were diagnosed with dyspepsia and had abdominal ultrasonography between June 2019 and December 2020 in the pediatric gastroenterology outpatient clinic were included in the study. The patients’ ages, genders, anthropometric measurements and ultrasonographic findings were evaluated.
RESULTS: 103 patients (62 girls, 41 boys) were included in the study and the mean age was 140.8 months. Normal abdominal ultrasonography findings were present in %75.7 (n=78) of the patients. Cholelithiasis was the most common pathology detected in ultrasonography with %5.8 (n=6).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dyspepsia is a common and important health problem among the reasons for applying to health institutions. Ultrasonography is an effective, practical, economical and non-invasive examination in distinguishing organic and functional dyspepsia.

31.
Stabil Angina Pektorisli Hastalarda Koroner Arter Baypas Cerrahisi Öncesi Ranolazin Tedavisinin Peroperatif Miyokard Hasarı Üzerine Etkisi
The Effect Of Ranolazine Treatment Administered Before Coronary Artery Bypass Surgery On Perioperative Myocardial Damage In Patients With Stable Angina Pectoris
Mehmet Fatih Yılmaz, Süleyman Cağan Efe, Emrah Acar, Çetin Geçmen, Mehmet İnanir, Can Yücel Karabay, İbrahim Akın İzgi, Cevat Kırma
doi: 10.5505/ktd.2022.20438  Sayfalar 219 - 225
GİRİŞ ve AMAÇ: Stabil anjina pektoris(SAP), mortalite ve yaşam kalitesi üzerinde önemli etkisi olan kronik bir hastalıktır. Ranolazin, bir antianjinal olarak onaylanan bir piperazin türevidir. Öncelikle stabil koroner arter hastalığında ikinci basamak antianjinal olarak kullanılır. Ranolazin geç sodyum kanallarını (INa) bloke ederek etki eder ve sitosolik kalsiyumun yükselmesini önler. Çalışmamız ranalozinin, perioperatif dönemde iskemiyi azaltabileceği ve miyokard hasarını azaltabileceği düşünülerek tasarlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 1ocak 2015 ile 30 haziran 2016 tarihleri arasında Kartal Koşuyolu Yüksek İhtisas Eğitim Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalında koroner anjiyografi (KAG) uygulanmış ve çok damar hastalığı veya LMCA hastalığı tespit edilip, daha sonra Kardiyoloji- Kalp Damar Cerrahisi ortak konseyinde CABG kararı verilen stabil angina pektorisli hastalar alındı. CABG dışında başka bir cerrahi prosedür (mitral kapak onarımı, mitral kapak değişimi aort kapak değişimi gibi) uygulanan hastalar çalışmadan dışlandı. Araştırma protokolü için hastanemiz etik kurulundan gereken izin alındı.
BULGULAR: Ranolazin alan grupta ortalama yaş 61,2±8,6 iken standart tedavi alan hastaların ortalama yaşı 57,9±8,8 olarak saptandı. (p=0,073). Hastaların operasyon öncesi değerlendirilen ve işlem sırasındaki mortaliteyi öngörmek amacıyla kullanılan EuroSCORE’ ları benzerdi. 1.Grup hastaların ortalama 0. Saat troponin değeri 1.70 (1.13-2.77) iken 2. Grup hastaların 0. Saat troponin değeri 2.76(1.69-6.20) (p=0,01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda postoperatif olarak hemen bakılan troponin 0 değeri ranolazin alan grupta daha düşük saptandı. 12. Ve 24. Saatte bakılan troponin değerleri bakımından istatistiksel fark saptanmadı. Çalışmamızda erken dönem miyokard hasarının ranolozın tedavisi ile anlamlı olarak azaldığını gösterdik.
INTRODUCTION: Ranolazine is a piperazine derivative that has been approved as an antianginal agent. It is primarily used as a second- line antianginal agent in stable coronary artery disease. The study was designed considering that the active ingredient ranalozine, which has antiischemic effects through ischemic sodium channels, can reduce ischemia in the perioperative period and reduce the frequency of perioperative myocardial infarction.
METHODS: The study included patients with stable angina pectoris who underwent coronary angiography between January 1, 2015 and June 30, 2016 at Koşuyolu Training and Research Hospital and who were diagnosed with multi-vessel disease or LMCA disease, and then for whom the joint council of Cardiology-Cardiovascular Surgery made a decision in favor of coronary artery bypass grafting.
RESULTS: The mean age was 61.2 ± 8.6 years in the ranolazine group, while the mean age of the patients receiving standard therapy was 57.9 ± 8.8 years (p = 0.073).The EuroSCOREs of the patients before the operation which were used to predict intraoperative mortality were similar. Mean troponin value of Group 1 patients at 0 hour was 1.70 (1.13-2.77), while mean troponin value of the patients in Group 2 at 0 hour was 2.76(1.69-6.20) (p=0,01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the present study, the immediate postoperative troponin 0 value was found to be lower in the ranolazine group. There was no statistical difference in terms of troponin values measured at 12 and 24 hours. In this study, we showed that early myocardial damage was significantly reduced with ranolazine treatment.

32.
Pilomatriksoma: 78 Olgunun Klinik ve Histopatolojik Analizi
Pilomatrixoma: Clinical and Histopathological Analysis of 78 Cases
Özlem Durak, Gamze Erkılınç, Yaşar Arslan, Nermin Karahan, Mustafa Asım Aydın
doi: 10.5505/ktd.2022.79446  Sayfalar 226 - 233
GİRİŞ ve AMAÇ: Pilomatriksomalar (PM) kıl foliküllerinin pluripotent prekürsör matriks hücrelerinden gelişen, sıklıkla deri altında iyi sınırlı kitle olarak prezente olan tümörlerdir. Histopatolojik incelemede çekirdeklerini korumuş bazaloid hücreler ve çekirdeklerini kaybetmiş, eozinofilik görünümde, silüet halinde hayalet hücreleri olmak üzere iki farklı tipte hücre görülür. Hayalet hücrelerinde distrofik kalsifikasyon, osseöz metaplazi, lezyon çevresinde ise keratine karşı gelişen yabancı cisim tipi multinükleer dev hücre reaksiyonu ve inflamasyon görülebilmektedir. En sık baş ve boyunda lokalize olur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalımızda 2007-2019 yılları arasında PM tanısı konulan 78 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgulara ait Hematoksilen&Eozin boyalı preparatlar histopatolojik olarak kalsifikasyon, osseöz metaplazi, kistik odak varlığı, mitoz sıklığı açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların yaş, cinsiyet, tümörün lokalizasyonu ve çapı ile histopatolojik özellikler arasındaki ilişki istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Olguların yaşı 1-80 yaş arasında değişkenlik göstermekte olup çoğunun 2. dekatta (%33.3) olduğu gözlendi. Kadın ve erkek cinsiyet oranı 1.3/1 olarak izlendi. PM’ler en sık baş-boyun (%48.7) bölgesinde lokalize olup lezyonların ortalama çapı 1.25 cm idi. Histopatolojik incelemede 16 (%20.5) olgunun çevresinde yabancı cisim reaksiyonu ve inflamasyon, 7 (%9) olguda osseöz metaplazi gösteren alanlar, 12 (%15,3) olguda kalsifikasyon, 11 (%14.1) olguda kistik alanlar, 2 (%2.6) olgunun yüzeyinde ülserasyon ve 1 (%1.3) olguda ise bazaloid hücrelerde proliferasyon, pleomorfizm ve hafif artmış mitoz izlendi. Tümör lokalizasyonu ile yaş, cinsiyet ve histopatolojik bulgular arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pilomatriksomalar sıklıkla benign davranış gösteren, günlük patoloji pratiğinde sık rastlanan tümörlerdir. Özellikle 2. dekatta baş ve boyunda deri altında lokalize olan lezyonlarda PM ayırıcı tanıda akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: Pilomatrixoma (PM) is a tumor that arises from the pluripotent precursor matrix cells of hair follicles. Including two different types of cell are seen in histopathological examination which are basaloid cells with nuclei and ghost cells with eosinophilic appearance that have lost their nucleus. In ghost cells, dystrophic calcification, osseous metaplasia, and foreign body type multinuclear giant cell reaction and inflammation developing against keratin can be seen around the lesion. It often presents as a well-circumscribed mass under the skin. It is most often localized in the head and neck.
METHODS: Between 2007-2019, 78 cases diagnosed with PM were included in the study the Hematoxylin&Eosin stained preparations of the cases were evaluated retrospectively.
RESULTS: The age of the cases ranged from 1 to 80 years old, and most of them were observed in the 2nd decade (33.3%). The female / male ratio is 1.3 / 1. The most common localization was determined as head and neck (48.7%). The average diameter of the lesions was 1.25 cm. Histopathological examination revealed foreign body reaction and inflammation in 16 (20.5%) cases, osseous metaplasia in 7 (9%) cases, calcification in 12 (15.3%) cases, cystic areas in 11 (14.1%) cases. Ulceration was observed on the surface of 2 (2.6%) cases and proliferation, pleomorphism and slightly increased mitosis were observed in 1 (1.3%) case in basaloid cells.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pilomatrixoma is benign tumor and it should be kept in mind in differential diagnosis of subcutaneous lesions, especially in head and neck localization in young patients.

33.
Çocuk Hastalarda Manyetik Rezonans Görüntülemede Sevofluran ile Sedasyonun Değerlendirilmesi
Evaluation of Sedation With Sevoflurane in Magnetic Resonance Imaging in Pediatric Patients
Tahsin Şimşek, Hande Gürbüz Aytuluk, Mehmet Yılmaz, Aynur Kaynar Şimşek, Ayse Zeynep Turan Cıvraz, Kemal Tolga Saraçoglu
doi: 10.5505/ktd.2022.56244  Sayfalar 234 - 238
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuklarda manyetik rezonans görüntüleme esnasında derin bir sedasyona ihtiyaç vardır. Bu amaçla birçok farklı anestezik ilaç kullanılmıştır. Bu çalışmada pediatrik hasta grubunda, manyetik rezonans görüntülemede, sedasyon için sevofluran kullanımının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma için, Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 2018 ocak-2019 şubat ayları arasında manyetik rezonans görüntüleme yapılan 0-12 yaş aralığındaki hasta kayıtları tarandı. Hastaların demografik bilgileri, hemodinamik verileri, işlem türleri, işlem süresi, komplikasyonlar ve derlenme süresi istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya American Society of Anesthesiologists (ASA) 1-2 risk grubundan toplam 187 hasta dahil edildi. Ortalama anestezi süresi 19.88 dk+11.73 dakikaydı. Hastaların kalp tepe atımı, soluk sonu karbondioksit basıncı ve periferik oksiken satürasyonu başlangıç ve bitiş değerleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Aldrete derlenme skoru 8 ve üstü olma süreleri 1.42+0.68 dakikaydı. 2 hastada %88 düzeyinde satürasyon düşüşü olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sevofluran kullanımının değerlendirildiği bu çalışmada hastaların işlem süresince hemodinamik açıdan stabil seyrettiği görüldü. Hastaların %99.8 inde hiçbir komplikasyon gelişmemiş olması ve hastaların derlenme sürelerinin kısa olması önemli bulgular olarak değerlendirildi. Sonuç olarak sevofluranın pediatrik manyetik rezonans görüntülemede, güvenle kullanılabilecek bir yöntem olduğu kanısına varıldı.
INTRODUCTION: Deep sedation is needed in children during magnetic resonance imaging (MRI). A lot of different anesthetic drugs have been used for this purpose. In this study, it was aimed to retrospectively evaluate the use of sevoflurane for sedation during MRI in pediatric patients.
METHODS: For the study, the records of patients aged 0-12 years who underwent MRI between January 2018 and February 2019 at Derince Training and Research Hospital were examined. Patients demographic information, hemodynamic data, procedure types, procedure time, complications and recovery time were statistically evaluated.
RESULTS: 187 patients who were classified as American Society of Anesthesiologists (ASA) 1-2 risk groups were included in the study. The average duration of anesthesia was 19.88 minutes + 11.73 minutes. There was no significant difference between the beginning and end values of the patients heart rate, end-tidal carbon dioxide pressure, and peripheral oxygen saturation
(p>0,05). The time to get an Aldrete recovery score of 8 and above was 1.42+0.68 minutes
No complications were observed in 99% of the patients, only in two patients saturation is decreased to 88%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, in which the use of sevoflurane was evaluated, findings such as the patients were hemodynamically stable during the procedure, no complications developed in 99% of the patients, and the shortness of recovery period were evaluated as important findings
As a result, it was concluded that sevoflurane is an anesthetic agent that can be used safely in pediatric MRI.

LookUs & Online Makale