ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Medical Journal - Kocaeli Med J: 12 (2)
Volume: 12  Issue: 2 - 2023
1.Cover

Pages I - II

2.Editorial Board

Pages III - V

3.Contents

Pages VI - X

ORIGINAL ARTICLE
4.Prognostic Role of Fasting Blood Glucose Level in Hospitalized COVID-19 Pneumonia Patients
Sinem Ermin, Gülru Polat, Yasemin Özdoğan, Burçin Hakoğlu, Günseli Balcı, Özgür Batum, Filiz Güldaval, Mine Gayaf, Damla Serçe Unat, Melih Büyükşirin
doi: 10.5505/ktd.2023.68335  Pages 172 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: COVID-19, ciddi akut solunum yetmezliğine neden olan yeni bir enfeksiyondur. Coronavirüs enfeksiyonunda Diabetes Mellitus'un kötü prognoz ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Açlık Kan Şekeri Düzeyi ile prognoz arasında bir ilişkinin varlığının gösterilmesi hastalığın seyrini etkileyebilir. Çalışmamızın amacı, COVID-19 pnömonisi ile hastaneye yatırılan hastalarda başvuru anında açlık kan glukoz düzeyi ile prognoz arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya retrospektif olarak, kesin veya olası COVID-19 tanılı tüm hastalar alındı. Hastalara ait yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, komorbiditeler, laboratuvar değerleri(d-dimer,ferritin,C-Reaktif Protein,Laktat Dehidrojenaz, lenfosit ve açlık kan glukoz düzeyi) seviyeleri kaydedildi. Radyolojik tutulum, steroid/pulse steroid ihtiyacı, yoğun bakım ihtiyacı ve mortalite ile ilgili veriler de kaydedildi.
BULGULAR: Çalışma Grubunu toplam 574 hasta oluşturdu. Medyan yaş 60(20-99); Hastaların 326'sı (%56,8) erkekti. Açlık kan glukoz düzeyi>159 mg/dL olan hastalarda pulse steroid ihtiyacı riski 3 kat; açlık kan glukoz düzeyi>138 mg/dL olan hastalarda yoğun bakım ihtiyacı riski 2 kat; ve açlık kan glukoz düzeyi>136 mg/dL olan hastalarda mortalite riski 2,5 kat daha yüksek bulundu. Ayrıca açlık kan glukoz düzeyi >136 mg/dL olan hastalarda kötü prognoz riski 2,5 kat daha fazla bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Açlık kan glukoz düzeyinin 136 mg/dL (7.6 mmol/L)’nin üzerinde olmasının, kötü prognoz riskini arttırdığı gösterildi.
INTRODUCTION: COVID-19 is a new infection causing severe acute respiratory failure. It is known that Diabetes Mellitus is associated with poor prognosis in Coronavirus infection. Showing the presence of a relation between fasting blood glucose level and prognosis might affect the course of the disease. The aim of our study was to investigate the relation between fasting blood glucose level at admission and prognosis in patients hospitalized with COVID-19 pneumonia.
METHODS: For this retrospective study, we enrolled all patients diagnosed as confirmed or probable COVID-19. The age, gender, smoking history, and comorbidities of the patients, laboratory values (d-dimer, ferritin, C-Reactive Protein, Lactate Dehydrogenase, lymphocyte, fasting blood glucose level) were recorded. The data about radiological involvement, steroid/pulse steroid need, need for intensive care unit and mortality were also recorded.
RESULTS: A total of 574 patients constituted the Study Group. The median age was 60(20-99); and 326(56.8%) of the patients were male. In patients with fasting blood glucose level>159 mg/dL, the risk of pulse steroid need is 3 times; in patients with fasting blood glucose level>138 mg/dL, the risk of need for intensive care unit is 2 times; and the risk of mortality in patients with fasting blood glucose level>136 mg/dL was found to be 2.5 times higher. Also, the risk of poor prognosis was found to be 2.5 times higher in patients with fasting blood glucose level>136 mg/dL.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was shown that when fasting blood glucose level is>136 mg/dL (7.6 mmol/L), it increases the risk of poor prognosis.

5.Evaluation of Radiological Findings in Children Diagnosed with Community-Acquired Mycoplasma Pneumoniae Pneumonia
Hatice Uygun, Celal Varan, Mehmet Şirik, Seval Özen, Nurettin Erdem, Sibel Yavuz, İbrahim Hakan Bucak, Mehmet Turgut
doi: 10.5505/ktd.2023.27870  Pages 179 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmadaki amacımız Mycoplasma pnömonisi nedeni ile izlenen çocuklarda radyolojik bulgularının yaşa göre farkının olup olmadığını belirlemektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza 01.01.2018-01.08.2020 tarihleri arasında 3. basamak bir eğitim araştırma hastanesinin pediatri servisinde pnömoni nedeni ile yatırılarak izlenen 460 çocuk olgudan, indirekt floressan antikor testi ile Mycoplasma Pneumonia pnömonisi tanısı konmuş, herhangi bir viral ve bakteriyel ajan ile ko-enfeksiyonu olmayan, 0-18 yaş aralığındaki 78 olgu dahil edildi. Olgular beş yaş ve altı ile beş yaş üstü olmak üzere iki gruba ayrıldı. Olguların radyolojik bulguları ile beraber semptom ve bulguları, laboratuvar parametreleri değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda klinik bulguları yaş gruplarına göre karşılaştırdığımızda takipne beş yaş ve altındaki grupta daha yüksekti ve yapılan değerlendirmede istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p=0,016). Laboratuvar verilerin değerlendirilmesinde gruplar arasında lenfosit sayısı ve polimorfonükleer lökosit/ lenfosit oranı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,05). Radyolojik bulguların değerlendirmesinde parakardiyak infiltrasyon ve yaygın infiltrasyon tablosunun beş yaş üzeri grupta, lober konsolidasyon ve retiküler infitrasyonun beş yaş ve altındaki grupta oransal olarak daha fazla olduğu gösterildi ancak istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,401).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda beş yaş ve altı grup ile beş yaş üstü grupta istatiksel olarak anlamlı olabilecek radyolojik bulgu farkının olmadığını saptandı.
INTRODUCTION: Our aim in this study is to determine whether there is any difference in radiological findings according to age in children followed up for Mycoplasma pneumonia.
METHODS: In our study, 78 cases aged 0-18 were included into our study among 460 children who were admitted to a tertiary research and training hospital pediatrics service between 01.01.2018-01.08.2020 due to pneumonia, diagnosed as Mycoplasma Pneumonia pneumonia by indirect fluorescent antibody test, and who didn't have co-infection with any viral, bacterial agent. The cases were divided into two groups: age five and under and over five. The radiological findings, symptoms, findings, laboratory parameters of the cases were evaluated.
RESULTS: When we compared the clinical findings according to age groups in our study, tachypnea was higher in the group of five years and younger, and a statistically significant difference was observed in the evaluation (p = 0.016). In the evaluation of the laboratory data, the difference between the lymphocyte count and polymorphonuclear leukocytes / Lymphocyte ratio was statistically significant (p <0.05). In the evaluation of radiological findings, we found that paracardiac infiltration and diffuse infiltration were proportionally higher in the group above five years of age, and lobar consolidation and reticular infitration in the group aged five and under five, but we found no statistically significant difference between groups (p = 0.401).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found that there was no statistically significant difference in radiological findings between the age of five years and under five years group and the group above five years of age.

6.Analysis of parathyroid adenoma patients: A single center 6-year experience
Zeynel Abidin Sayiner, Ersin Akarsu, Tuğba Öztürk
doi: 10.5505/ktd.2023.35336  Pages 184 - 189
GİRİŞ ve AMAÇ: Primer hiperparatiroidizm yaygın bir kalsiyum metabolizması bozukluğudur. Primer hiperparatiroidizmi olan hastalar iskelet ve böbrek hasarı açısından risk altındadır. Primer hiperparatiroidizm ile D vitamini eksikliği birlikteliği kesin tanı koymada güçlüklere yol açabilir. Merkezimizde paratiroid adenomu hastalarının klinik özelliklerini ve laboratuvar bulgularını gözden geçirdik ve hastaların D vitamini durumundan bağımsız olarak paratiroid adenomu tanısı için olası bir yönlendirici parametre bulmaya çalıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Endokrinoloji ve metabolizma kliniğine hiperkalsemi ile başvuran ve primer hiperparatiroidizm saptanan 71 hasta çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: 71 paratiroid adenom hastasının ortalama yaşı 52.1 ± 13.4 idi. Hastaların %87,3'ü kadın (n=62) ve %12.7'si erkek (n=9) idi. Hastaların %35.2'si (n=25) asemptomatikti. Ameliyat öncesi paratiroid adenomu hastalarında serum intakt PTH düzeyi ile Ca/P oranı arasında pozitif korelasyon vardı. (p = 0,038, r = 0,258) Paratiroid adenomu olup birlikte vitamin D eksikliği olan hastalarda da ameliyat öncesi serum intakt PTH düzeyleri ile Ca/P arasındaki pozitif korelasyon korunmuştu (p = 0,037, r = 0,339).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Paratiroid adenomlu hastalarda PTH ile Ca/P oranı arasındaki pozitif korelasyon bozulmadan kalabilir. Bu korelasyon D vitamini eksikliği durumunda da bozulmayabilir.
INTRODUCTION: Primary hyperparathyroidism is a common calcium metabolism disorder. Patients with primary hyperparathyroidism are at risk for skeletal and renal damage.The presence of vitamin D deficiency may lead to difficulty in making a clear diagnosis. We reviewed the clinical charecteristics and laboratory findings of parathyroid adenoma patients in our center and tried to find a possible hallmark for parathyroid adenoma diagnosis regardless of vitamin D status of the patients.
METHODS: Patients who applied to the endocrinology and metabolism clinic with hypercalcemia and were diagnosed with primary hyperparathyroidism in the biochemical tests were included in the study.
RESULTS: The mean age of the 71 parathyroid adenoma patients was 52.1 ± 13.4 years. 87.3% of the patients were female (n=62) and 12.7% were male (n=9). 35.2% (n=25) of patients were asymptomatic. There was a positive correlation between serum intact PTH level and Ca/P ratio in parathyroid adenoma patients before the surgery. (p = 0,038, r = 0,258) Positive correlation between serum intact PTH levels and Ca/P before surgery was also present in patients with parathyroid adenoma also in the presence of vitamin D deficiency (p = 0,037, r = 0,339).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The positive correlation between PTH and Ca/P ratio in patients with parathyroid adenoma may remain intact. This correlation may not be impaired in the case of vitamin D deficiency.

7.Frequency of Fatigue Symptom and Associated Factors in Patients with COVID-19 İnfection
Uğur Yüregir, Ali Nihat Annakkaya, Pınar Yıldız Gülhan, Mustafa Kemal Kaypak, Şule Yıldız, Ege Güleç Balbay
doi: 10.5505/ktd.2023.60476  Pages 190 - 200
GİRİŞ ve AMAÇ: Son zamanlarda, literatürde giderek artan sayıda yayın, COVID-19'dan iyileştikten sonra özellikle yorgunluk dahil olmak üzere bir dizi uzun süreli nörolojik, kardiyovasküler, psikiyatrik ve kas-iskelet sistemi semptomları bildirmiştir. Bu çalışmada COVID-19 enfeksiyonu geçirenlerde yorgunluk semptomunun değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde takip edilen gönüllü ve ardışık 82 COVID-19 enfeksiyonu geçiren hastalara klinik ve laboratuvar parametrelerin kontrolü yanında FAS (fatigue assessment scale) yorgunluk değerlendirme anketi uygulandı.
BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalamaları 55±15 yıl olan, 45 erkek (%54,9), 37 kadın (%45,1) toplam 82 Covid-19 hastası dâhil oldu. COVID-19 hastalarının %35,4’ü ağır/kritik, %64,6’ü hafif/orta şiddette olarak değerlendirildi. Kontrol muayenesinde FAS yorgunluk skalasına göre olguların %65,9’unda (54 olgu) hafif düzeyde, %18,3’ünde (15 olgu) şiddetli düzeyde yorgunluk tespit edildi. Şiddetli yorgunluk kadınlarda erkeklerden anlamlı olarak daha sık idi. (%29,7 e karşı %8,9, p=0,015). Kontrolde yorgunluk tespit edilenlerde başvuru sırasındaki medyan hemoglobin düzeyi (13,3 d/dl), yorgunluk tespit edilmeyenlerin olguların medyan hemoglobin düzeylerinden (14,2 g/dL) anlamı olarak daha düşüktü. Tedavilerinde düşük molekül ağırlıklı heparin (DMAH) kullanılan hastalarda yorgunluk görülme sıklığı hiç DMAH tedavisi almayanlardan anlamlı olarak fazlaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada elde edilen veriler COVID-19 enfeksiyonu geçirenlerde hastalığın şiddeti ve diğer ko-morbiditelerden bağımsız olarak uzun süre devam eden yorgunluk şikâyetinin görülebileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: Recently, an increasing number of publications in the literature have reported a series of prolonged neurological, cardiovascular, psychiatric and musculoskeletal symptoms after recovering from COVID-19, including particularly fatigue. This study seeks to evaluate fatigue symptoms in those infected by COVID-19.
METHODS: 82 volunteering and consecutive patients presenting to our clinic for follow-up checks after COVID-19 infection underwent evaluations for clinical and laboratory parameters, and received FAS (fatigue assessment scale).
RESULTS: The study included a total of 82 patients who had been infected by COVID-19, of whom 45 were male (54.9%) and 37 female (45.1%), with an average age of 55±15 years (min 22- max 87 age). In 35.4% of the cases, the disease had followed a severe/critical course, and in 64.6% mild/moderate. At the follow-up check, 65.9% (54 cases) were found to have mild fatigue and 18.3% (15 cases) severe fatigue according to the FAS fatigue scale. Severe fatigue was significantly more common in women than in men (29.7% vs. 8.9%, p=0.015). Those who were found to have fatigue at the follow-up check had significantly lower median hemoglobin levels (13.3 d/dl) at the time of presentation compared to the median hemoglobin levels of those without fatigue (14.2 g/dL). Fatigue was significantly more common in patients who had used low-molecular-weight heparin (LMWH) for treatment than those who never received LMWH.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study shown that; patients with COVID-19 infection may complain of fatigue regardless of the severity of the disease and other co-morbidities.

8.Comparison of 2019 and 2016 ESC/EAS Dyslipidemia Guidelines for Primary Prevention of Atherosclerotic Cardiovascular Disease
Deniz Demirci, Duygu Ersan Demirci
doi: 10.5505/ktd.2023.58671  Pages 201 - 209
GİRİŞ ve AMAÇ: Güncellenen Avrupa Kardiyoloji Cemiyeti/Avrupa Ateroskleroz Derneği (AKC/AAD) dislipidemi kılavuzu birincil korumada statin tedavisi konusunda yeni öneriler içermektedir, ancak dislipidemi yönetiminde kılavuz güncellemelerinin etkisi konusunda az sayıda araştırma mevcuttur. Çalışmamızın amacı 2016 ve 2019 AKC/AAD dislipidemi tedavisi kılavuzlarını karşılaştırarak, kılavuz güncellemesinin birincil koruma olarak statin tedavisi almaya uygun bireyleri belirleme konusundaki etkisini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2020 yılları arasında ilk akut koroner sendrom (AKS) tanısıyla başvuran ardışık hastalar çalışmaya dahil edildi. Kardiyovasküler riskler, 2016 ve 2019 dislipidemi kılavuzlarındaki SCORE çizelgelerine ve 2021 koruyucu kardiyoloji kılavuzundaki SCORE2 ve SCORE-OP çizelgelerine göre hesaplandı. Hastaların statin tedavisi endikasyonları 2016 ve güncellenmiş 2019 AKC/AAD dislipidemi kılavuzlarına göre belirlendi. 10 yıllık kardiyovasküler risk tahmini için tüm hastaların verileri ‘HeartScore’ yüksek riskli ülke tablosuna girildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 920 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 57±13 idi (erkekler için 56 ± 12; kadınlar için 63 ± 15, p <0.001). SCORE2 hesaplaması ile, 2016 ve 2019 SCORE hesaplamalarına kıyasla, çok yüksek riskli hastaların oranı anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla; %15,3, %28,3, %58,7; p<0.001). ‘Beraberinde statin tedavisi’ önerileri 2019 kılavuzuna göre hastaların %57’si (n: 522) için, 2016 kılavuzuna göre ise %47’si (n: 433) için uygundu. ‘Toplam statin tedavisi’ önerileri oranı 2019 güncellemesi ile %86,2’den %88,6’ya yükselmişti. 2019 AKC/AAD kılavuzu statin tedavisi önerisi için yaş aralığını 40-75 yaşa çıkararak genişletti. Ancak çalışmamızın sonuçları hastaların %15,5’inin bu yaş aralığı dışında ilk AKS atağını geçirdiğini gösterdi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: 2019 güncellemesi, kılavuzun çok yüksek riskli hastaları belirleyebilme başarısını ve bu hastalara statin tedavisi öneri kapsamını artırmıştır. SCORE2'ye uyarlanan dislipidemi kılavuzları, popülasyondaki çok yüksek riskli bireylerin belirlenerek statin tedavisi alma şansı sunulmasına katkı sağlayabilir.
INTRODUCTION: The aim of the current study was to investigate the impact of guideline updates for the management of dyslipidemias by comparing the performance of 2019 and 2016 ESC/EAS guidelines in determining individuals who are eligible for statin as a primary prevention therapy.
METHODS: We enrolled consecutive patients diagnosed with first episode of acute coronary syndrome (ACS) between 2014 and 2020. Statin treatment indications of the patients were calculated based on 2016 and updated 2019 ESC/EAS Dyslipidemia Guidelines.
RESULTS: A total of 920 patients were included in the study. 83% of the patients were male. The mean age was 57 ± 13 years (56 ± 12 years for men; 63 ± 15 years for women, p <0.001). The Concomitant statin therapy (CST) recommendations was appropriate for 57 % (n: 522) of the patients according to the 2019 guideline, while this rate was 47% according to the 2016 guideline (n: 433). The overall statin therapy (OST) recommendations rate increased from 86.2% to 88.6% with the 2019 update.
The 2019 ESC / EAS Guidelines have extended the age range to recommend statin up to 75 years. However, the study shows that 15.5% of the patients had their first ACS attack outside this age range.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The 2019 guideline update has increased the success of the guideline to classify very high-risk patients in this risk group, and the scope of statin therapy recommendations has also increased in these patients. Lipid treatment guidelines need to be improved, especially in individuals calculated in the intermediate cardiovascular (CV) risk group.

9.Role of Non-Invasive Scoring Systems in Detecting Fibrosis in Chronic Hepatitis B
Fethiye Akgül, Tuba Damar Çakırca
doi: 10.5505/ktd.2023.07742  Pages 210 - 215
GİRİŞ ve AMAÇ: Karaciğer biyopsisi fibrozisi tanımlamada altın standart tanı yöntemi olmasına karşın komplikasyon riskinin olması, maliyetinin yüksek olması, patoloji sonucunun karaciğerin tamamını yansıtmaması gibi nedenlerden dolayı dezavantajlı olarak görülmektedir. Bu nedenle fibrozisi belirlemede noninvaziv tanı yöntemlerinin geliştirilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu çalışmada amacımız hepatit B hastalarında fibrozis ciddiyetini öngörmede, laboratuvar tetkikleri kullanılarak geliştirilmiş skorların güçlerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kronik hepatit B (KHB) tanılı; karaciğer biyopsisi yapılıp eş zamanlı laboratuvar tetkikleri olan 171 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Değişkenler arasında farkı değerlendirmek amacıyla, hastalar düşük fibrozisi olanlar (fibrozis skoru<2), yüksek fibrozisi olanlar (fibrozis skoru≥ 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bu iki grup arasında aspartat aminotransferaz– Alanin Aminotransferaz oranı (AAR), AST trombosit oranı indeksi (APRI), fibrozis 4 skoru (FIB-4), yaş-trombosit indeksi (API), Goteborg Üniversitesi siroz indeksi (GUCI)ve siroz diskriminant skoru (CDS) ve King skoru karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların ortanca yaşları fibrozis 0-1’de 31, fibrozis 2-3-4-5’te ise 33 idi. Düşük fibrozisi olan 74 hasta (%43.2) ve yüksek fibrozisi olan 97 hasta (%56.7) vardı. FIB-4, AAR, API, APRI, CDS, GUCI ve King skorları açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu. Bununla birlikte, Hepatit B virus (HBV) DNA düzeyi ileri fibrozisde anlamlı olarak daha yüksek idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HBV enfeksiyonu olan hastalarda fibrozis ciddiyetini öngörmede AAR, APRI, FIB-4, API, GUCI, CDS ve King’s skorlarının yeterli olmadığını; ancak serum HBV DNA seviyelerinin bu skorlara kıyasla fibrozisi öngörmede daha iyi olduğunu belirledik.
INTRODUCTION: Although liver biopsy is the gold standard diagnostic method for fibrosis, it is seen disadvantageous for risk of complications, high cost, and pathology result not reflecting the whole liver. Hence, the need to develop noninvasive methods to detect fibrosis has arisen. The aim is evaluate the power of scores developed using laboratory tests in predicting the severity of fibrosis in hepatitis B patients.
METHODS: In this study 171 patients diagnosed with Chronic Hepatitis B, had liver biopsy and had simultaneous laboratory tests were evaluated. To evaluate the difference between the variables, patients were divided into two groups as those with mild fibrosis (fibrosis score <2) and those with advanced fibrosis (fibrosis score ≥ 2). Between these two groups, Aspartate Aminotransferase - Alanine Aminotransferase ratio (AAR), AST Platelet Ratio Index (APRI), Fibrosis 4 Score (FIB-4), Age-Platelet Index (API), University of Goteborg cirrhosis index (GUCI), Cirrhosis Discriminant Score (CDS) and King Score were compared.
RESULTS: The median age of the patients is 31 in fibrosis 0-1 and 33 in fibrosis 2-3-4-5. There were 74 patients (43.2%) with mild fibrosis and 97 patients (56.7%) with advanced fibrosis. There was no significant difference between the two groups in terms of FIB-4, AAR, API, APRI, CDS, GUCI and King scores. DNA levels of HBV were significantly higher in advanced fibrosis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: AAR, APRI, FIB-4, API, GUCI, CDS and King's scores were not sufficient to predict the severity of fibrosis in patients with HBV infection; however, serum HBV DNA levels were better in predicting fibrosis compared to these scores.

10.Comparison of Vitamin D Values in Infertile and Fertile Patients
Funda Demirel
doi: 10.5505/ktd.2023.82356  Pages 216 - 220
GİRİŞ ve AMAÇ: D vitamini steroid bir hormondur ve aktif form 1,25-dihidroksi vitamin D3’tür. Biyolojik aktivitesini vitamin D reseptörü(VDR) üzerinden gösterir. Bu reseptör over, endometrium, testis, hipotalamus ve hipofiz gibi üreme organlarında da tanımlanmıştır. Bu da D vitamininin insan üreme sağlığındaki rolunü araştırmaya yönelik ilgiyi arttırmıştır Oosit gelişmesinde, antimüllerian hormon (AMH) üretiminde, endometrium reseptivitesinde rolü vardır. Bu çalışmada Vitamin D‘nin fertilitedeki yerini tespit etmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma Kocaeli ili Sağlık Bilimleri Üniversitesi Derince Eğitim Araştırma Hastanesine Ocak 2020-Haziran 2020 ayları arasında hastanenin infertilite polikliniğine başvuran 100 primer infertil hasta ve 100 fertil hastanın dataları retrospektif olarak taranmasıyla gerçekleşmiştir. Her iki grupta vitamin D seviyeleri karşılıklı olarak incelenmiştir. Çalışma için gerekli etik kurul izni alınmıştır.
BULGULAR: Araştırmada primer infertilite nedeniyle polikliniğe başvuran 20-40 yaş arası hastaların kan vitamin D değerleri 1 veya daha fazla spontan gebe kalabilmiş yine 20-40 yaş arası fertil grupla kıyaslanmıştır. Çalışmaya katılan fertil ve infertil kadınların D vitamini düzeyleri karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır.(p>0.05)
TARTIŞMA ve SONUÇ: D vitamini çeşitli organ sistemlerinin fizyolojisinde yer almasına rağmen, over fonksiyonu ve üreme fizyolojisindeki rolü henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Mevcut çalışmaların sonuçlarına göre D vitamini düzeyinin fertiliteye direkt etkisi yoktur. Özellikle infertil hasta grubunda D vitamininin overin fonksiyonu üzerindeki rolünü açıklamak için daha fazla prospektif çalışma yapmak gerekmektedir.
INTRODUCTION: Vitamin D is a steroid hormone and 1,25 dihidroxy vitamin D3 is the active form. Vitamin D acts via it’s spesific reseptor VDR( vitamin D receptor). This receptor has also been identified in reproductive organs such as the ovary, endometrium, testis and pituitary. This has increased the interest in investigating the role of vitamin D in human reproductive health.Vitamin D plays important role in oogenesis, antimullerian hormone(AMH) production and endometrial reseptivity.In this study,it was aimed to determine the role of vitamin D in fertility.
METHODS: Between January 2020- June 2020 months in Kocaeli Provincial Directorate of Health Sciences University Derince Education and Research Hospital,this research was carried out by retrospective screening of the data of 100 primary infertility and 100 fertile patients.Vitamin D levels in both groups were mutually examine.The necessary ethics committee permission has been obtained for the study.
RESULTS: : In the study,the blood vitamin D levels of 20-40 years old patients who applied to the outpatient clinic due to primary infertility were able to conceive 1 or more spontaneously and were compared with the fertile group between the ages 20-40.When vitamin D levels of fertile and infertile women participating in the study were compared,no significiant difference was found between the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although vitamin D is involved in the physiology of various organ systems,its role in ovarian function and reproductive physiology has not been fully elucidated yet. According to the results of current studies, vitamin D level does not have a direct effect on fertility. More prospective studies are needed to explain the role of vitamin D on ovarian function, especially in the infertil patient group.

11.Effect of Different Sugammadex Doses on Plasma Free Hormone Levels
Ahmet Yuksek, Cevdet Yardımcı, Gamze Talih, Ayşe Yeşim Göçmen
doi: 10.5505/ktd.2023.25665  Pages 221 - 225
GİRİŞ ve AMAÇ: Sugammadeks steroidal yapıdaki normusukler blokerlere yüksek afinitesi olan yeni nesil bir siklodekstin halkasıdır. Plazma steroid hormon seviyelerine etkisi bazı çalışmaların konusu olmuştur. Bu çalışmada ise yüksek doz sugammadeks uygulamasının hem steroid hormonlar hemde büyüme hormonu üzerine etkileri araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Deneysel hayvan çalışmamız için anestezi altında 0mg/kg, 4mg/kg ve 16mg/kg sugammadeks uygulanan winstar albino cinsi ratlar 3 gruba ayrılmıştır. Ratlardan sugammadeks uygulaması sonrası 15. dakikada plazma östrojen, progesteron, total ve serbest testesteron, kortizol ve büyüme hormonu seviyeleri bakılmış ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Yüksek doz sugammadeks uygulanan grupta plazma progesteron (p<0.05) ve kortizol seviyesi daha az (p<0.05), büyüme hormonu (p<0.05) ve serbest testesteron seviyesi daha fazla(p<0.05), östrojen (p>0.05) ve total testesteron seviyesi (p>0.05) ise diğer gruplar ile istatistiksel olarak benzer bulunmuştur
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde sugammadeksin steroid hormon seviyelerine etkileri ile ilgili farklı bulgular mevcuttur. Bulgularımız yüksek dozda uygulanan sugammadeksin ratlarda hormon seviyelerinde daha etkin bir değişim sağladığını düşündürmektedir. Ayrıca büyüme hormonu seviyelerindeki değişimin sugammadeksin plazma proteinler ile etkileşimi de olabileceği fikrini ortaya çıkarmıştır. Yüksek doz sugammadeks ile kortizol seviyelerindeki azalma ise cerrahiye stres yanıt açısından dikkate değerdir.
Sonuç: Yüksek dozlarda uygulanan sugammadeks ratlarda hem steroid hemde non steroidal hormon seviyelerini etkilemiştir. Yüksek doz sugammadeks ratlarda plazma serbest büyüme hormonunda artış sağlamıştır. Bulgularımız sugammadeksin hormon bağlayıcı proteinleri de etkilediğini düşündürmektedir. Sugammadeksin bulguların klinik önemi daha fazla çalışma ile desteklenmelidir.

INTRODUCTION: Sugammadex is a new generation cyclodextine ring with high affinity for steroidal normuscular blockers. Its effect on plasma steroid hormone levels has been the subject of some studies. In this study, the effects of high-dose sugammadex administration on both steroid hormones and growth hormone were investigated.
METHODS: For our experimental animal study, winstar albino rats administered 0mg/kg, 4mg/kg and 16mg/kg sugammadex under anesthesia were divided into 3 groups. Plasma estrogen, progesterone, total and free testosterone, cortisol and growth hormone levels were measured at the 15th minute after sugammadex administration in rats and compared between groups.
RESULTS: In the high-dose sugammadex group, plasma progesterone (p<0.05) and cortisol levels (p<0.05), were lower, growth hormone (p<0.05) and free testosterone levels (p<0.05 were higher, and estrogen (p>0.05) and total testosterone levels (p>0.05) were statistically similar to the other groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There are different findings in the literature regarding the effects of sugammadex on steroid hormone levels. Sugammadex administered at high doses provides a more effective change in hormone levels. It also revealed the idea that the change in growth hormone levels may have an effect on the plasma proteins of sugammadex. Our finding regarding the decrease in cortisol levels with high-dose sugammadex is remarkable in terms of stress response to surgery.
Sugammadex administered at high doses affected both steroid and non-steroidal hormone levels in rats. High-dose sugammadex increased plasma free growth hormone in rats. Our findings suggest that sugammadex also affects hormone-binding proteins. The clinical significance of the findings should be supported by further studies


12.Our Kidney Transplant results in morbid obesity patients
Omur Memik, Bekir Voyvoda
doi: 10.5505/ktd.2023.93195  Pages 226 - 229
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezite majör bir kardiyovasküler risk faktörüdür (KVRF). Hipertansiyon, insülin direnci, dislipidemi ve ateroskleroz gibi metabolik bozukluklar KVRF'lerle ilişkilidir ve böbrek nakli alıcılarının %75-80'inden fazlası en az bir KVRF'ye sahiptir. Böbrek transplantasyonu diyaliz ile ilişkili olarak ölüm ve kardiyovasküler olay riskini azaltsa da, kardiyovasküler hastalık böbrek nakli alıcılarında önde gelen ölüm nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya canlı donör renal transplantasyon yapılan 47 hastadan BMI ≥40 olan 5 hasta alındı. Tüm hastalara indüksiyonda 2.5 mg/kg antitimosit globülin (ATG), idame tedavisi olarak takrolimus, steroid ve mikofenolat mofetil (MMF) verildi. Hastaların operasyon zamanları, son dönem böbrek yetmezliği etiyolojileri, posttransplant erken graft fonksiyonları ve hastanede kalış süreleri değerlendirildi.
BULGULAR: Böbrek nakli yapılan ve çok morbid obez hastaların (Body Mass Index (BMI)≥40) 4’ ü erkek 1’i kadın hastaydı. Tüm hastaların böbrekleri sağ iliak fossaya yerleştirildi. Hastaların ortalama operasyon süresi 3 saat, ortalama hastanede kalış süresi 10 gün olarak bulundu. 1 hastada postoperatif 7. günde kreatinin yüksekliği nedeniyle yapılan biyopside akut humoral rejeksiyon görüldü. Hastaların ortalama çıkış kreatinin değeri 1.2 mg/dl olarak bulundu. 5 hastanın 2’ sinde postoperatif erken dönemde drenaj gerektirecek lenfosel saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Obezite, böbrek nakli yapılan hastalarda intraoperatif ve postoperatif dönemde komplikasyon gelişimi için bir risk faktörüdür. Bununla birlikte birçok çalışma böbrek naklinin obez hastalarda diyalize devam eden hastalara kıyasla sağ kalım avantajı sağladığını göstermiştir. Böbrek nakli adaylarında farkındalık yaratmak ve öz bakım, artan egzersiz, sağlıklı beslenme ve kilo vermenin önemini vurgulamak için bir halk sağlığı kampanyasına ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Obesity is a major cardiovascular risk factor (CVRF). Metabolic disorders such as hypertension, insulin resistance, dyslipidemia, and atherosclerosis are associated with CVRFs, Although kidney transplantation reduces the risk of death and cardiovascular events associated with dialysis, cardiovascular disease remains one of the leading causes of death in kidney transplant recipients.
METHODS: Five patients with a BMI ≥40 from 47 living donor renal transplant recipients were included in the study. 2.5 mg/kg of antithymocyte globulin (ATG) in induction and tacrolimus, steroid and mycophenolate mofetil (MMF) as maintenance therapy were given to all patients.. Operation times, end-stage renal disease etiologies, posttransplant early graft functions and hospital stay of the patients were evaluated.
RESULTS: Four patients were male and 1 was female. The kidneys of all patients were placed in to the right iliac fossa. The mean operative time was 3 hours, and the mean hospital stay was 10 days. Acute humoral rejection was observed in 1 patient in the biopsy performed due to elevated creatinine levels on the 7th postoperative day. The mean exit creatinine value was found to be 1.2 mg/dl. Lymphocele requiring drainage was detected in 2 of 5 patients in the early postoperative period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Obesity is a risk factor for the development of complications in kidney transplant patients. Kidney transplantation has a survival advantage in obese patients compared with the patients on dialysis. A public health campaign is needed to raise awareness and to emphasize the importance of self-care, increased exercise, healthy eating and weight loss in kidney transplant candidates.

13.Neuropathic Pain and Neurology Clinic: Single Center Data in Kocaeli Province Tertiary Care Hospital
Zeynep Ünlütürk
doi: 10.5505/ktd.2023.77992  Pages 230 - 232
GİRİŞ ve AMAÇ: Nöropatik ağrı tanısında klinisyen görüşü altın standarttır ancak uygunsuz tedavi yöntemleri ile sıkça karşılaşılır. Bu çalışmada nöroloji polikliniğine başvuran hastalarda nöropatik ağrı sıklığının ne kadar olduğu ve hangi tedavi yöntemlerinin kullanıldığının belirlenmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2023 yılı Ocak ayında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kocaeli Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi nöroloji polikliniğine ayaktan başvuran 504 hasta alınmıştır. Tüm hastalarda nöropatik ağrı semptomları sorgulanmış, DN4 skoru 4, PainDETECT skoru 13 ve üzeri olan 45 hasta nöropatik ağrılı hasta kabul edilmiştir. Bu şekilde nöropatik ağrı sıklığı hesaplanmış, hastaların demografik verileri, tanıları ve kullandıkları tedaviler karşılaştırılmıştır.

BULGULAR: Bu çalışmada nöroloji polikliniğine başvuran hastalarda nöropatik ağrı prevalansı %8,9 bulundu. En sık nöropatik ağrı nedeni diyabetik nöropati ve diskopati/radikülopatiydi. Hastaların %35,6’sı nöropatik ağrı için herhangi bir ilaç kullanmazken en sık kullanılan ilaç pregabalindi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışma verilerinde saptanan prevalans literatür ile uyumluydu. Etkisiz/uygunsuz tedavi alan hasta sayısı azdı. Nöropatik ağrı tedavisi alan hastalarda ağrı skorunun yüksekliğinin tedavi dozlarının yetersiz olmasına bağlı olabileceği düşünüldü.

INTRODUCTION: The gold standard for the diagnosis of neuropathic pain is clinicians’ opinion, but inappropriate treatment methods are frequently encountered. In this study, it was aimed to determine the prevalence of neuropathic pain and which treatment methods were used in patients who applied to the neurology outpatient clinic.
METHODS: Five hundred-four outpatients who applied to the University of Health Sciences Kocaeli Derince Training and Research Hospital Neurology Outpatient Clinic in January 2023 were included in the study. Neuropathic pain symptoms were questioned in all patients, and 45 patients with a DN4 score of 4 and above, a PainDETECT score of 13 and above were accepted as patients with neuropathic pain. The prevalence of neuropathic pain was detected; the demographic data of the patients, diagnosis and the treatments they used were compared.

RESULTS: In this study, the prevalence of neuropathic pain in patients who applied to the neurology outpatient clinic was found to be 8.9%. The most common causes of neuropathic pain were diabetic neuropathy and discopathy/radiculopathy. While 35.6% of the patients did not use any medication for neuropathic pain, the most commonly used drug was pregabalin.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prevalence found in this study was consistent with the literature. The number of patients with ineffective/inappropriate treatment was small. It was thought that the high pain score in patients that using neuropathic pain medication may be due to inappropriate treatment doses.

14.Comparison Of Menstrual Cycle Changes With The Copper Intrauterine Device And Subdermal Implant One Year After Insertion
Çağlayan Ateş, Berna Dilbaz, Sule Atalay Mert, İrem Özge Uzunoğlu Mehrasa
doi: 10.5505/ktd.2023.57431  Pages 233 - 239
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, bakırlı rahim içi araç (Cu-RİA) ile etonogestrel içeren subdermal implantın yerleştirildikten bir yıl sonraki menstrüel siklus değişikliklerini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, Ocak 2020 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Türkiye'de üçüncü basamak bir kadın hastanesinde doğum kontrolü arayan 18-45 yaş arası kadınları içermektedir. Gruplar adet süresi, sıklığı, adetin ikinci gününde kullanılan ped sayısı ile tanımlanan kişi tarafından bildirilen ortalama adet kan kaybı, dismenore ve disparoni açısından incelendi. Anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 kabul edildi.
BULGULAR: Gebeliği önleyici yöntem kullanımı sonrası adet görme süresi (7,00 ± 3,52) ve siklusun 2. günü kullanılan ped sayısı (3,66 ± 1,53) 'Cu-RİA' grubundaki hastalarda 'İmplant' grubundaki hastalara göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla 4.36 ± 3.26, 2.33 ± 1.55) (sırasıyla p<.001 ve p<.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İmplant grubunda Cu-RİA'ya göre intermenstrüel süre daha uzun ve adet kanaması daha azdı. Etonogestrel içeren subdermal kontraseptif implant, daha hafif ve daha seyrek adet görmeyi tercih eden kadınlarda uygun bir seçim olabilir.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to compare the menstrual cycle changes with a copper intrauterine device (Cu-IUD) to that of an etonogestrel subdermal implant one year after insertion.
METHODS: The research included women aged 18 to 45 who sought contraception at a tertiary women's hospital in Turkey between January 2020 and December 2021. The groups were examined in terms of mean menstrual blood loss, dysmenorrhea, and dyspareunia, defined by the duration and frequency of menstruation, and the number of pads used on the second day of menstruation. p<0.05 was accepted as the level of significance.
RESULTS: After the contraceptive method use the duration of menstruation (7.00 ± 3.52) and the number of pads used on the 2nd day of the cycle (3.66 ± 1.53) were significantly higher in the patients in the 'Cu-IUD' group compared to the patients in the 'Implant' group (4.36 ± 3.26, 2.33 ± 1.55, respectively) (p<.001 and p<.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intermenstrual period was longer, and menstrual bleeding was lower in the implant group when compared with the Cu-IUD. Etonogestrel-bearing subdermal contraceptive implant can be favorable choice in women who prefer to have lighter and less frequent menstruation.

15.What are the Factors Affecting the Clinical Course of COVID-19 Infected Pregnants Admitted to Intensive Care?
Arzu Yavuz, Erdem Gürkan, Gökçe Naz Küçükbaş
doi: 10.5505/ktd.2023.73658  Pages 240 - 245
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelikte koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) yönetimi normal popülasyondan farklıdır. Bu nedenle gebelikte geçirilen COVID-19 enfeksiyonunun klinik seyrini etkileyebilecek prognostik faktörleri ve inflamatuar belirteçleri değerlendirmek son derece önemlidir. Bizim bu çalışmadaki amacımız yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacı olan COVID-19 enfekte gebelerin klinik süreçlerine etki edebilecek prokalsitonin, ferritin, D-Dimer ve fibrinojen gibi inflamatuar belirteçleri incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza COVID-19 enfeksiyonu nedeniyle takip ve tedavi edilen gebelerden akut solunum yetersizliği nedeniyle YBÜ ihtiyacı olan 53 gebe dahil edilmiştir. YBܒnde takip olan gebe hastalar entübe olup olmamalarına göre iki ayrı gruba ayrılmıştır. Bu iki hasta grubunun tanımlayıcı özellikleri ile kan tahlillerindeki lenfosit sayısı, C- reaktif protein (CRP), D-Dimer, ferritin, fibrinojen ve prokalsitonin değerleri karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Entübe edilen grubun CRP sonuçları daha yüksek bulunmuştur (p=0,001; p<0,01). İki grubun lenfosit değerleri karşılaştırıldığında entübe edilen grubun sonuçları daha düşüktür ve bu fark istatistiksel olarak da anlamlıdır (p=0,002; p<0,01). Entübe edilen ve edilmeyen grubun prokalsitonin değerleri arasında (p=0,001; p<0,01) ve ferritin değerleri arasında (p=0,033; p<0,05) istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Her iki laboratuvar parametresi de entübe edilen grupta daha yüksektir. Fibrinojen sonuçlarına baktığımızda ise iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmasa da (p=0,081; p>0,05); entübasyon yapılan grubun fibrinojen değerleri daha yüksek bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak gebe hastalarda kan tahlillerindeki inflamatuar parametreler; COVID-19 hastalığının şiddetini bir dereceye kadar yansıtabilir. Bu nedenle hastalığın klinik yönetiminde bu belirteçler dikkate alınarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: The management of coronavirüs 2019 (COVID-19) infection in pregnancy is different from the normal population. Therefore, it is important to evaluate prognostic factors and inflammatory markers that may affect the clinical course of COVID-19 infection during pregnancy. Our aim in this study is to investigate inflammatory markers such as procalcitonin, ferritin, D-Dimer and fibrinogen that may affect the clinical outcomes of COVID-19 infected pregnant women who need intensive care unit (ICU).
METHODS: 53 pregnant women who needed ICU due to acute respiratory failure because of COVID-19 infection were included in our study. Pregnant patients followed up in the ICU were divided into two groups according to whether they were intubated or not. These two patient groups were compared according to lymphocyte count, C-reactive protein (CRP), D-Dimer, ferritin, fibrinogen, procalcitonin values and descriptive features.
RESULTS: The CRP results of the intubated group were higher (p=0.001; p<0.01). Lymphocyte count of the two groups were compared, the results of the intubated group were lower and this difference was statistically significant (p=0.002; p<0.01). A statistically significant difference was found between procalcitonin values (p=0.001; p<0.01) and ferritin values (p=0.033; p<0.05) in the intubated and non-intubated groups. Both laboratory parameters were higher in the intubated group. Fibrinogen results were high in intubated group but this was no statistically significant difference between the two groups (p=0.081; p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, inflammatory parameters in pregnant patients may reflect the severity of the COVID-19 infection to some extent. Therefore, these markers can be used in the clinical management of the disease.

16.The Effect of Abdominal Compartment Syndrome at Different Pressures on Lung Histopathology in Fasted and Fed Rats
Murat Burç Yazicioglu, Gökhan Akbulut, Mehmet Nuri Koşar, Ziya Taner Özkeçeci, Önder Şahin, Yüksel Arıkan, Osman Nuri Dilek
doi: 10.5505/ktd.2023.94803  Pages 246 - 253
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı akciğer dokusundaki histopatolojik değişiklikleri değerlendirmek ve abdominal basınc artışı pasif mide içeriğinin pasif hareketi sonucu aspirasyonun akciğer dokusundaki histopatolojik değişiklikler üzerinde artı etkisinin olup olmadığını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma fareleri rastgele aşağıdaki beş gruba ayrıldı: kontrol ameliyat grubu ve karın içi basıncın 60 dakika süreyle 15, 20, 25 ve 30 mmHg'ye yükseltildiği gruplar sırasıyla 1, 2, 3 ve 4. Tüm gruplardaki ratların yarısına işlemden 30 saniye önce besleme tüpü yardımıyla 2 cc metilen mavisi verildi. Histopatolojik değişiklikler için akciğer örnekleri alındı.
BULGULAR: Akciğer histopatolojik bulgularının toplam skoru İAB derecesi ile uyumluydu. Uygulanan her bir karın içi basınç için akciğerlerdeki histopatolojik bulguların toplam puanları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, beslenen hayvanlarda beslenmeyen hayvanlara göre puanlar daha yüksekti. Basınç düzeyine göre özellikle eşik değeri olarak kabul edilen 15mmHg ve üzerinde nekroz artıyordu. Histopatolojik bulgularının puanlarının karşılaştırılmasın da eşik değerin altındaki karın içi basınçlarda kontrol grubu ile arasında anlamlı fark yoktu. Ancak histopatolojik bulguların 18 mmHg ve üzeri skorlarının karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mevcut bulgular karın içi basıncın 15 mmHg'nin üzerinde geri dönüşümsüz olarak akciğer hücrelerine zarar verebileceğini düşündürmektedir. Histopatolojik bulguların skorları beslenen hayvanlarda anlamlı olarak daha yüksekti. Abdominal kompartman sendromunda pasif regügitasyona bağlı pulmoner aspirasyonun bu hastalıkta görülen histopatolojik bulgular üzerinde önemli etkisi vardır.

INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate lung tissue histopathologic changes and to find whether aspiration has an over effect on the lung tissue histopathologic changes with the increase of abdominal pressure.
METHODS: The study rats were randomly assigned into the following five groups: a sham-operated group and groups 1, 2, 3, and 4, in which the intra-abdominal pressure was increased to 15, 20, 25, and 30 mmHg for 60 min, respectively. Half of the rats of all groups were fed 2 cc methylene blue with the help of a feeding tube 30 sec before the process Lungs were harvested for histopathologic changes.
RESULTS: Total scores of lung histopathologic findings were concordant with the degree of IAB. When the total scores of histopathologic findings in lungs were compared for each applied IAB with the control group, the scores were higher in fed animals than in unfed animals. Necrosis was increased in accordance with the pressure level, especially 15 mmHg or over this value which was accepted as a cut-off value. The comparison of the scores of histopathologic findings in two groups in which the applied IAB was lower than the cut-off value was not significantly different from the control group. However, the comparison of the scores of histopathologic findings equal to or above 18 mmHg was significantly higher than the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The available findings suggest that intraabdominal pressure greater than 15 mmHg could irreversibly damage pulmonary cells. The scores of histopathologic findings were significantly higher in fed animals and pulmonary aspiration related to passive regurgitation in ACS has a substantial influence on histopathologic findings seen in this disorder.

17.Comparison of TEP and Lichtenstein technique in long-term follow-up: A randomized controlled trial
Murat Coşkun, Hamdi Taner Turgut, Mehmet OZYILDIZ, Elif Atar, Adem Yuksel
doi: 10.5505/ktd.2023.65289  Pages 254 - 260
GİRİŞ ve AMAÇ: Açık gerilimsiz mesh onarımı (Lichtenstein) ve laparoskopik total ekstraperitoneal (TEP) onarım, inguinal herni cerrahisinde en çok tercih edilen tekniklerdir. Bu çalışma, bu iki tekniğin erken dönem ve uzun dönem sonuçlarını karşılaştırmayı amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yüz iki hasta(102) randomize olarak iki gruba ayrıldı (TEP, n=51; Lichtenstein, n=51). Gruplar, komplikasyon (erken, geç), postoperatif ağrı durumu, işe dönüş süresi ve nüks açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: TEP grubunda, erken postoperatif ağrı skorunun (VAS) (2 vs. 5.27; p<0.001) daha düşük, postoperatif analjezi kullanımı gereksiniminin daha az (%31.4 vs %70.6; p<0.001) ve işe dönüş süresinin daha kısa (4.2 vs 20.4; p<0.001) olduğu bulundu. Ameliyat sonrası erken ve geç dönem komplikasyon oranı, her iki grupta benzerdi. Ortalama takip süresi 72,8±17,9 aydı ve nüks açısından gruplar arasında fark yoktu (TEP'e karşı Lichtenstein; %2'ye karşı %2, p: 0.999).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki teknik, düşük uzun dönem nüks ve komplikasyon oranları ile inguinal herni onarımında etkilidir. İki yaklaşım arasında TEP prosedürünü öne çıkaran en önemli avantajlar, ameliyat sonrası daha az ağrı olması ve işe dönüş süresinin kısa olmasıdır.
INTRODUCTION: Open tension-free mesh repair (Lichtenstein) and laparoscopic totally extraperitoneal (TEP) repair are the most preferred techniques for inguinal hernia surgery. This study aimed to compare these two techniques' early and long-term results.
METHODS: One hundred two patients were randomly divided into two groups (TEP, n=51; Lichtenstein, n=51). The groups were compared regarding complications (early, late), postoperative pain status, time to return to work and recurrence.
RESULTS: The TEP group had a lower early postoperative visual analogue scale score (2 vs 5.27; p<0.001), less requirement for postoperative analgesia use (31.4% vs 70.6%; p<0.001), and earlier time to return to work (4.2 vs 20.4; p<0.001). Both groups had similar results regarding early and late postoperative complications. The mean follow-up period was 72,8±17.9 months. There was no difference between the groups regarding recurrence (TEP vs Lichtenstein; 2% vs 2%, p: 0.999).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both techniques are effective in inguinal hernia repair with low long-term recurrence and complication rates. Among the two approaches, the most significant advantages highlighting the TEP procedure are less postoperative pain and a shorter time to return to work.

18.How Did the COVID-19 Pandemic Pass by Healthcare Professionals in a Training and Research Hospital?
Gülten ünlü, Hatice Aka Akar, Hanife Bilaloğlu, Emin Ölmez
doi: 10.5505/ktd.2023.90836  Pages 261 - 264
GİRİŞ ve AMAÇ: Covid 19 virusu enfekte olan sağlık çalışanlarında hastalık, ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonu) tablosundan, hafif, orta, ağır pnömoni tablosuna kadar değişkenlik gösterebilmektedir. Bazı sağlık çalışanları bu süreci ayaktan tedavisiz takipli, sadece izole olarak atlatabilirken; bazıları yatarak, hatta yoğun bakım gereksinimi ile YBÜ ‘ de yatırılarak antiviral tedavi, destek tedavisi ve solunum cihazı desteği tedavisi ile takip edilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Takip edilen hastalarda laboratuvar ve/veya klinik olarak Covid-19 tanısı alan sağlık çalışanlarının ÜSYE (Üst solunum yolu enfeksiyonu), hafif, orta, ağır pnömoni klinikleri, ayaktan ya da yatarak ya da YBÜ(yoğun bakım ünitesi) yatışı durumları değerlendirilmişdir. Covid-19 PCR (polymerase Chain Reaction) pozitifliği olan ya da görüntüleme özellikleri Covid-19 uyumlu sağlık çalışanı hastalar çalışmaya dahil edilecektir. Covid-19 pandemisi, SARS-Cov2 Covid-19 virusunun sağlık çalışanlarındaki hastalık seyri değerlendirmesi planlanmaktadır.
BULGULAR: Toplam 2369 sağlık çalışanlarının 673 tanesinde Covid-19 pozitifliği saptanmıştır. Covid19 PCR pozitif bulunanlar ve toraks bilgisayarlı tomografisi bulguları uyumlu olanlardan oluşmaktadır. Pozitif olan hastalarda en sık görülen semptom ve bulgular ateş, bulantı, kusma, solunum sıkıntısı, başağrısı, eklem ağrısıdır. Bunlardan 186’sı erkek, 487’si kadındı. Kadın cinsiyet olması hastalığa yakalanan sağlık çalışanları arasında anlamlı olarak yüksekti (p<0,01). Yaş ve sağlık çalışanları gruplarının dağılımında hastalığa yakalanma oranlarında anlamlı bir faklılık yoktu. Sağlık çalışanlarından hastalığa yakalananlardan; doktorların %93,2 ‘si aşı yaptıranlar arasında, % 6,8’ i aşı yaptırmayanlar arasındaydı. Hemşirelerden %87,3’ ü aşı yaptıranlar arasında, %12,7’ si aşı yaptırmayanlar arasındaydı. Sağlık personellerinden %83,4’ ü aşı yaptıranlar, %16,6’ sı aşı yaptırmayanlar arasındaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Maske, eldiven, gözlük, önlük gibi kişisel koruyucu ekipmanların kullanımı ile hastalarla damlacık ve temas izolasyonu oluşturabilmek, sağlık çalışanlarında covid-19 enfeksiyonunun bulaşını engellemede yardımcıdır.
INTRODUCTION: COVID-19 has a high risk of transmission for healthcare professionals working multidisciplinary in many departments of emergency medicine, infectious diseases, pulmonology, other internal and surgical departments. In healthcare workers infected with the Covid 19 virus, the disease can vary from URTI to mild, moderate, and severe pneumonia.
METHODS: In the follow-up patients, the cases of URTI, mild, moderate, severe pneumonia clinics, outpatient or inpatient or ICU hospitalization of healthcare workers diagnosed with Covid-19 laboratory and/or clinically were evaluated. Healthcare workers who have Covid-19 PCR (Polymerase Chane Reaction) positivity or whose imaging features are compatible with Covid-19 will be included in the study. It is planned to evaluate the course of the disease in healthcare workers of the Covid 19 pandemic, Covid-19 virus.
RESULTS: In the follow-up patients, the cases of mild, moderate, severe pneumonia clinics, outpatient or inpatient or ICU hospitalization of healthcare workers diagnosed with covid19 laboratory and/or clinically were evaluated. Healthcare workers who have Covid-19 PCR positivity or whose imaging features are compatible with Covid-19 will be included in the study. It is planned to evaluate the course of the disease in healthcare workers of the Covid-19 pandemic. It is planned to examine the Covid-19 PCR test, Covid-19 vaccine status, outpatient and hospitalization status of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The use of personal protective equipment such as masks, gloves, goggles, and gowns to create droplet and contact isolation with patients helps prevent the transmission of Covid-19 infection in healthcare workers

19.The effect of ESWL application on surgical results before percutaneous nephrolithotomy operation
Murat Üstüner, Onur Karslı
doi: 10.5505/ktd.2023.60133  Pages 265 - 268
GİRİŞ ve AMAÇ: Üriner sistem taş hastalığı sık görülen ve sık tekrarlayan ürolojik hastalıklardan biridir. Bu çalışmamızda, önceki ESWL'nin PNL sırasındaki kanama üzerindeki etkisini araştırdık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2015-2023 yılları arasında PNL yapılan 403 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar daha önce ESWL yapılan grup ve yapılmayan grup olarak 2’ye ayrıldı. Hastaların operasyon süreleri, skopi süreleri, taş yükleri, hemoglobin düşüş düzeyleri, kan transfüzyon oranları, hastanede kalış süreleri, intraopeatif ve postoperatif komplikasyon durumları istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: PCNL öncesi ESWL yapılmış 112 hasta Grup 1, ESWL yapılmamış 277 hasta Grup 2 olarak adlandırıldı. Operatif verilerden taş boyutu, operasyon süresi, taşsızlık oranları, ıslatma kesilme süresi, hastanede kalış süresi açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi. Grup 1’de ortalama hemoglobin düşüşü 1.44 ± 1.09 g/dl iken Grup 2’de 1.53 ± 1.09 g/dl olarak bulundu ve iki grup arasında kanama açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi (p=0.085). Grup 1'de kan transfüzyonu oranı %6 iken Grup 2’de kan transfüzyonu oranı % 7 olarak bulundu (p=0.138).
TARTIŞMA ve SONUÇ: PNL operasyonu daha önce ESWL yapılan hastalarda deneyimli merkezlerde etkin ve güvenilir şekilde uygulanabilir.
INTRODUCTION: Urinary system stone disease is one of the most common and frequently recurring urological diseases. In this study, we investigated the effect of previous ESWL on bleeding during PNL.
METHODS: The data of 403 patients who underwent PNL in our clinic between 2015 and 2023 were retrospectively analyzed. The patients were divided into 2 groups as the group that had ESWL before and the group that did not. The operative times, scopy times, stone loads, hemoglobin decrease levels, blood transfusion rates, hospital stay, intraoperative and postoperative complications were compared statistically.
RESULTS: 112 patients who underwent ESWL before PCNL were named Group 1, and 277 patients who did not undergo ESWL were named Group 2. There was no statistically significant difference between the operative data in terms of stone size, operation time, stone-free rates, wetting cessation time and hospital stay. While the mean decrease in hemoglobin was 1.44 ± 1.09 g/dl in Group 1, it was 1.53 ± 1.09 g/dl in Group 2, and there was no statistically significant difference between the two groups in terms of bleeding (p=0.085). While the blood transfusion rate was 6% in Group 1, the blood transfusion rate was 7% in Group 2 (p=0.138).
DISCUSSION AND CONCLUSION: PNL operation can be performed effectively and reliably in experienced centers in patients who have undergone ESWL before.

20.Tumor-infiltrating lymphocytes may predict prognosis in breast cancer patients receiving neoadjuvant chemotherapy
Seda Duman Öztürk, Çiğdem Öztürk, Oguzhan Okcu, Gokce Askan, Bayram Şen, Recep Bedir
doi: 10.5505/ktd.2023.91298  Pages 269 - 275
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme karsinomlarında tedavi öncesi alınan iğne biyopsi örneklerindeki histopatolojik özellikler hastaların kemoterapi yanıtlarını öngörebilir ve böylece meme kanseri hastalarının prognozu hakkında bilgi sağlayabilir. Tümör infiltre eden lenfositler (TIL), birçok tümörde prognostik bir faktör olarak rapor edilmiştir. Bu çalışmada neoadjuvan tedavi alan hastalara ait tedavi öncesi iğne biyopsi örneklerindeki TIL ile klinikopatolojik parametreler ve hastaların sağkalım durumu arasındaki ilişkiyi araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2010-2021 yılları arasında kor biyopsi yapılan ve neoadjuvan kemoterapi sonrası opere edilen 74 meme karsinomlu hasta çalışmamıza dahil edildi. Olguların kor biyopsi materyallerinde TIL ile rezeksiyon materyallerinde tedaviye patolojik yanıt ve olguların klinikopatolojik özellikleri arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: TIL ile tedavi yanıtı arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. ER ekspresyonunun yüksek olduğu durumlarda TIL düşüktü (p: 0.012). Düşük TIL'li olguların çoğu Luminal A+B gruplarındaydı (p: 0.013). Düşük TIL, kısa hastalıksız sağkalım (DFS) ile ilişkilendirildi ve TIL, çok değişkenli analizde DFS için prognostik bir faktördü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meme kanseri immünojenik bir tümördür ve neoadjuvan kemoterapi öncesi iğne biyopsi örneklerindeki TIL miktarı hastalığın prognozu üzerinde prediktif değere sahiptir.
INTRODUCTION: Investigation of the histopathological features in core biopsies can predict the chemotherapy responses and thus provide information about the prognosis of breast cancer patients. Tumor-infiltrating lymphocytes (TILs) have been reported as a prognostic factor in many tumors. We investigated the relationship between TILs and clinicopathological parameters and patients’ survival status.
METHODS: 74 breast cancer patients who underwent core biopsy between 2010 and 2021 and were operated on after neoadjuvant chemotherapy were included in our study. The relationship between TIL in core biopsy materials of the cases and pathological response to treatment in resection materials and clinicopathological features of the cases were evaluated.
RESULTS: No significant relationship was found between TIL and treatment response. TIL was low in cases with high ER expression (p: 0.012). Most of the cases with low TIL were in the Luminal A+B groups (p: 0.013). Low TIL was associated with short disease-free survival (DFS), and TIL was a prognostic factor for DFS in multivariate analysis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Breast cancer is an immunogenic tumor, and TIL before neoadjuvant therapy has predictive value on disease prognosis.

21.The Role of C-Reactive Protein/Albumin Ratio (CAR), Neutrophil-Lymphocyte Ratio (NLR), and Prognostic Nutritional Index (PNI) in Predicting Treatment Response in Triple Negative Breast Cancer Receiving Neoadjuvant Chemotherapy
Elif Şahin
doi: 10.5505/ktd.2023.32855  Pages 276 - 281
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada neoadjuvan kemoterapi alan üçlü negatif meme kanseri hastalarında nötrofil-lenfosit oranı (NLR), C-reaktif protein/albümin oranı (CAR) ve prognostik nutrisyonel indeksin (PNİ) tedavi yanıtı üzerindeki prediktif öneminin araştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Standart kemoterapi protokolü ile tedavi edilen, üçlü negatif meme kanseri hastalarının verileri retrospektif olarak incelendi. Cutt-off belirlemede ROC-eğrisi analizleri kullanıldı. Prediktif belirteçler için ikili lojistik regresyon analizinden faydalanıldı. İki yönlü testlerde, p değeri 0.05’in altı istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 55 hasta dahil edildi. CAR için ideal olduğu düşünülen kestirim değeri 9.86 saptandı. Bu kestirim değeri için sensivite %66.7, spesifite %71.4, AUC=0.696 (%95 güven aralığında 0.556-0.836) idi ( p=0.013 ). NLR ve PNİ için ROC analizi istatistiksel olarak anlamlı değildi. CAR 9.86 üzerinde olan hastalar, altında olan hastalara göre yaklaşık olarak 3.1 kat daha fazla patolojik tam yanıta sahipti (OR: 3.167 %95 CI: 1.039-9.654, p=0.043). NLR ve PNİ tam yanıt için marker özelliği sağlamıyordu (sırasıyla, OR: 1.096, %95 CI: 0.941-1.276, p=0.23 ve OR: 0.981, %95 CI: 0.91-1.057, p=0.610). Yaş (OR: 1.023 %95 CI: 0.969-1.079, p=0.411), beden kitle indeksi (1,074 %95 CI: 0.938-1.229, p=0.304) ve klinik T-evresi (OR: 1.014 %95 CI: 0.43-2.394, p=0.975) tam yanıtı predikte etmiyordu. Bulgular çok değişkenli analiz ile değerlendirildiğinde sadece ki-67’nin prediktif önemini koruduğu görüldü (OR: 1.046, %95 CI: 1.015-1.079, p=0.004). CAR ise ki-67 karşısında anlamlı prediktif değildi (p=0.263).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, üçlü negatif meme kanseri hastalarında CAR’ın neoadjuvan kemoterapi yanıtı için prediktif bir belirteç olabileceği, ancak ki-67 ile birlikte değerlendirildiğinde daha zayıf bir belirteç olduğu sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the predictive importance of neutrophil-lymphocyte ratio (NLR), C-reactive protein/albumin ratio (CAR), and prognostic nutritional index (PNI) on treatment response in triple-negative breast cancer (TNBC) patients receiving neoadjuvant chemotherapy (NACT).
METHODS: Data of TNBC patients treated with standard NACT protocol were analyzed retrospectively. ROC-curve analyzes were used for cutt-off determination. Binary logistic regression analysis was used for predictive markers.
RESULTS: 55 patients were included in the study. The cut-off value, which was thought to be ideal for CAR, was 9.86 [sensitivity: 66.7%, specificity: 71.4%, AUC=0.696 (95% CI 0.556-0.836, p=0.013). ROC analysis for NLR and PNI was not statistically significant. Patients with a CAR above 9.86 had an approximately 3.1-fold greater pathological complete response (PCR) than patients with a CAR below 9.86 (OR: 3.167 95% CI: 1.039-9.654, p=0.043). NLR and PNI were not predictive markers for PCR. (OR: 1.096, 95% CI: 0.941-1.276, p=0.23, and OR: 0.981, 95% CI: 0.91-1.057, p=0.610, respectively). Age (OR: 1.023 95% CI: 0.969-1.079, p=0.411), body mass index (1.074 95% CI: 0.938-1.229, p=0.304) and clinical T-stage (OR: 1.014 95% CI: 0.43- 2.394, p=0.975) did not predict PCR. When the results were evaluated with multivariate analysis, it was observed that only ki-67 retained its predictive significance (OR: 1.046, 95% CI: 1.015-1.079, p=0.004). CAR was not significantly predictive against ki-67 (p=0.263).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was concluded that CAR may be a predictive marker for neoadjuvant chemotherapy response in triple negative breast cancer patients, but it is a weaker marker when evaluated together with ki-67.

22.Ultrasound Guided Deep Supraspinatus Muscle Plane Block for Chronic Shoulder Pain: A Single-Center Retrospective Observational Study
Halil Cihan Köse, Ömer Taylan Akkaya
doi: 10.5505/ktd.2023.70105  Pages 282 - 287
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik omuz ağrısı, günlük yaşam aktivitelerini ve psikolojik durumu etkileyebilen yaygın bir durumdur. Ultrason (US) kılavuzluğunda derin supraspinatus kas plan bloğu (DSKPB), akut ve kronik omuz ağrısı için kullanılan ve yeni tanımlanmış bir plan bloğudur. Bu çalışmanın amacı rotator manşet patolojisine bağlı kronik omuz ağrısında US eşliğinde DSKPB'nin etkinliğini araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma retrospektif gözlemsel bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Rotator manşet patolojisine bağlı kronik omuz ağrısı olan toplam 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara US eşliğinde DSMPB verildi. Birincil sonuç olarak ağrı yoğunluğu, tedavi öncesinde, müdahaleden hemen sonra, 4. ve 12. haftalarda bir vizüel analog skala (VAS) skoru kullanılarak değerlendirildi. Kısa form-36, omuz ağrısı ve sakatlık indeksi, ağrı kesici ilaç tüketimi, hasta memnuniyeti ve komplikasyonlar da kaydedildi.
BULGULAR: Ortalama VAS skorlarında tedaviden hemen sonra, 4. ve 12. haftalarda başlangıca kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş vardı (p < 0.001). Hastalar, tedaviden 12 hafta sonrasına kadar fonksiyonel yetersizlik, hasta memnuniyeti ve yaşam kalitesinde anlamlı iyileşme yaşadılar (p < 0.001). Takip süresi boyunca hastaların ağrı kesici tüketiminde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi (p < 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Rotator manşon patolojisine bağlı kronik omuz ağrısı olan hastalarda US eşliğinde DSKPB alternatif bir tedavi yöntemi olabilir. Ağrı skorlarında, fonksiyonel yetersizliklerde ve yaşam kalitesinde iyileşme sağlar ve ağrı kesici ilaç tüketimini azaltır.
INTRODUCTION: Chronic shoulder pain is a common condition that may affect daily living activities and psychological status. Ultrasound (US)-guided deep supraspinatus muscle plane block (DSMPB) is a recently defined plane block and used for acute and chronic shoulder pain. The aim of this study was to investigate the effectiveness of US-guided DSMPB for chronic shoulder pain due to rotator cuff pathology.
METHODS: This study was designed as a retrospective observational study. A total of 40 patients with chronic shoulder pain due to rotator cuff pathology were included. The patients received US-guided DSMPB. The pain intensity as a primary outcome was assessed using a visual analogue scale (VAS) score at pretreatment, immediately after the intervention, at weeks 4 and 12. The short form-36, shoulder pain and disability index, pain medication consumption, patient satisfaction and complications were also recorded.

RESULTS: There was a statistically significant decrease in average VAS scores immediately after treatment, at week 4 and 12 compared to the baseline (p < 0.001). Patients experienced significant improvement in functional disability, patient satisfaction and quality of life up to 12 weeks after the treatment (p < 0.001). Throughout the duration of the follow-up period, there was a statistically significant decrease observed in pain medication consumption among the patients (p < 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The US-guided DSMPB could be an alternative treatment modality in patients with chronic shoulder pain due to rotator cuff pathology. It provides improvement in pain scores, functional disability and quality of life and decreases pain medication consumption.


23.Comparative Evaluation of the Stability of Self-Tapping and Self-Drilling Orthodontic Micro Implants During Orthodontic Treatment
Sina YILDIRIM, Mehmet Birol Özel
doi: 10.5505/ktd.2023.25902  Pages 288 - 297
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, birinci premolar diş çekimli vakalarda kanin dişlerin distalizasyonu sürecinde, ankraj amaçlı yerleştirilen self-tapping (ST) ve self-drilling (SD) ortodontik mikro implantların tedavi boyunca stabilitelerini Periotest cihazı (Medizintechnik Gulden, Modautal, Almanya) ile değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma grubumuz, tedavileri alt veya üst çenede veya her iki çenede de daimi birinci premolar diş çekimli olarak yürütülmüş ortalama yaşları 16.47±2.3 yıl (kızlarda 16.72±2.34 yıl, erkeklerde 16.12±2.29 yıl) olan toplam 34 hastadan oluşmuştur. 1.5×8 mm mikro implantlar birinci molar ve ikinci premolar diş kökleri arasına split mouth tasarımına uygun olarak yerleştirilmiştir. 43’ü ST, 43’ü SD olmak üzere toplam 86 adet mikro implant (BioMaterials Korea Inc) yerleştirilmiş, 14 adet mikro implant ise başarısız kabul edilerek çalışma dışı bırakılmıştır. Stabilite ölçümleri 0.,1., 2., 3. ve 4. aylarda Periotest Classic ile yapılmıştır. ST ve SD mikro implantların tüm aylarda birbirleriyle karşılaştırılmaları bağımsız t-testleriyle ve aylık takip ölçümlerinin birbirleriyle karşılaştırılması tekrarlanan ölçümler için tek yönlü ANOVA testleriyle karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: ST mikro implantların mesial ve oklüzal periotest ortalama değerleri aylara göre sırasıyla 1.36±2.39/2.19±1.54, 11.94±8.62/11.06±7.84, 14.50±7.17/12.93±6.04, 15.43±6.07/13.83±5.51, 16.07±5.81/13.41±5.61 olarak bulunmuş iken, SD mikro implantların mesial ve oklüzal periotest ortalama değerleri aylara göre sırasıyla -0.11±2.55/-0.22±2.97, 14.81±7.94/12.71±8.15, 15.00±6.23/12.77±6.51, 13.37±5.32/11.27±5.62, 12.41±5.07/10.33±4.85 şeklindedir. ST ve SD mikro implant stabilite ölçümleri birbirlerinden 0. ve 4. aylarda istatistiksel olarak önemli fark göstermiştir. Hem ST hem de SD mikro implant 0. ay stabiliteleri 1., 2., 3. ve 4. aylardan istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SD mikro implantlar ST mikro implantlardan daha yüksek primer stabilite göstermekte ve hem ST hem de SD mikro implantlar primer stabilitelerini, takip eden aylarda koruyamamaktadırlar.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to compare the stability of self-tapping and self drilling orthodontic micro implants throughout canine distalisation in permanent first premolar extraction cases.
METHODS: 34 patients (19 girls, 15 boys) with mean age 16.47±2.3 years who were to be treated with extraction of permanent first premolars in the maxilla, mandible or both were recruited. 1.5×8 mm micro implants were placed between the roots of the second premolar and the first molar teeth within a split-mouth approach. 43 self-tapping and 43 self-drilling micro implants with a total of 86 micro implants (BioMaterials Korea Inc.) were inserted and 72 micro implants were included in the study owing to the the failure of 14 implants. The stability measurements of the micro implants were made at the 0th,1st,2nd,3rd and 4th months. Mean periotest values were compared by independent samples t-test. Comparisons among monthly measurements were made by repeated measurements of ANOVA.
RESULTS: The mean mesial and occlusal periotest values of self-tapping micro implants were 1.36±2.39/2.19±1.54, 11.94±8.62/11.06±7.84, 14.50±7.17/12.93±6.04, 15.43±6.07/13.83±5.51, 16.07±5.81/13.41±5.61 respectively and the mean mesial and occlusal periotest values of self-drilling micro implants were -0.11±2.55/-0.22±2.97, 14.81±7.94/12.71±8.15, 15.00±6.23/12.77±6.51, 13.37±5.32/11.27±5.62, 12.41±5.07/10.33±4.85 respectively. Statistically significant difference was found between the stability of self-tapping and self-drilling micro implants at the initial and 4th month measurements.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The stability of both ST and SD micro implants were higher at the 0th month. Self-drilling micro implants exhibited higher primary stability than self-tapping micro implants but both of them failed to retain their primary stability values in the consequent months.

CASE REPORT
24.Thyroid Ewing sarcoma and rectal administration of levothyroxine
Sadettin Öztürk, Zeynel Abidin Sayiner, Esma Gülsun ARSLAN CELLAT, Elif Melis Baloğlu Akyol, Suzan Tabur, Mustafa Araz, Ersin Akarsu
doi: 10.5505/ktd.2023.40370  Pages 298 - 301
Tiroid nöroendokrin tümörlerinin ayırıcı tanısı çok farklı hastalık gruplarını içerir. Özellikle kalsitonin negatif olgularda diğer nöroendokrin tümörler ayırıcı tanıya dahil edilmelidir. Ewing sarkomu tiroid dokusundaki nadir tümörlerden biridir ve özellikle kalsitonin negatif olgularda tiroidin nöroendokrin tümörlerinin ayırıcı tanıları arasında yer alması açısından önemlidir. Biz burada nadir görülen bir Tiroid Ewing sarkomu olgusunu ve tiroid hormon replasmanına yönelik başarılı rektal levotiroksin uygulamasını sunmayı amaçladık.
The differential diagnosis of thyroid neuroendocrine tumors includes very different disease groups. Especially in calcitonin negative cases, other neuroendocrine tumors should be included in the differential diagnosis. Ewing sarcoma is one of the rare tumors in the thyroid tissue, and it is important in terms of being among the differential diagnoses of neuroendocrine tumors of the thyroid, especially in calcitonin negative cases. Here, we aimed to present a rare case of Thyroid Ewing's sarcoma and succesful rectal levothyroxine administration for thyroid hormone replacement.

25.Coexistence of Transverse Testicular Ectopia and Coarctation of Aorta: A New Entity or Just a Co-incidence?
Necla Gürbüz Sarıkaş
doi: 10.5505/ktd.2023.92593  Pages 302 - 305
Amaç: Transvers testiküler ektopi (TTE), her iki testisin aynı skrotal kompartmana taşınmasından kaynaklanan nadir bir patolojidir. Nadir de olsa TTE ile bazı kardiyak anomaliler bildirilmiş ancak daha önce TTE ile birlikte aort koarktasyonu (CoA) bildirilmemiştir.
Olgu Sunumu: Burada sol inguinal bölgede şişlik, solda inmemiş testis ve sağ impalpabl testis nedeniyle başvuran 6 aylık TTE hastası sunulmaktadır. Olgunun prenatal tanı ve klinik bulgularla kardiyak genişlemesi olduğu tespit edlip, hemen tedavi edilen ciddi CoA mevcuttu. Ultrasonda, sol inguinal bölgede iki testis varlığı gösterildi. Olguya laparoskopik Trans-septal orşiopeksi prosedürü uygulandı. Hastamızda sağ testis ektopik yerleşime sahipken inmemiş testis, fıtık ve ektopik testis sol taraftaydı.
Sonuç: Nadir olmasına rağmen, TTE kriptorşidizmin ayırıcı tanısında düşünülmeli ve diğer konjenital anormallikler ile birlikteliği akla gelmelidir.
Background: Transverse testicular ectopia (TTE) is a rare pathology resulting from the migration of both testicles into the same scrotal compartment. Although rare some cardiac anomalies had been reported with TTE but coexistence of TTE and coarctation of aorta (CoA) has not been reported before.
Case Report: Here we describe a 6-month old patient with TTE who presented with swelling in the left inguinal region, left undescended testicle, and impalpable testicle on the right side. The prenatal diagnosis of cardiac enlargement and clinical findings let us diagnose severe CoA that had to be managed immediately. The ultrasound examination showed the presence of two testicles in the left inguinal area and a laparoscopic procedure, trans-septal orchiopexy, was applied. In our patient, the right testicle had an ectopic location, while undescended testis, hernia and ectopic testis were on the left side.
Conclusion: Although rare, TTE should be considered in differential diagnosis of cryptorchidism and it might be present with other congenital abnormalities.

LookUs & Online Makale