ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 5 (3)
Cilt: 5  Sayı: 3 - Aralık 2016
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Subaraknoid Kanamada Magnezyum Sülfat Tedavisinin Vazospazm Üzerine Etkisinin Araştırılması
Effects of Magnesium Sulfate Therapy On Vasospasm in Subarachnoid Hemorrhage
Çağatay Özdöl
Sayfalar 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Subaraknoid kanamada vazospazm etkilerini azaltmada Magnezyum Sülfat tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 ve Aralık 2013 arasında.............. Hastanesi’ne kabul edilen subaraknoid kanaması olan 36 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: 18 yaşın altındakiler, kanamanın ardından 4 gün içerisinde ilaç alamayanlar (Magnezyum Sülfat grubunda), serum kreatin konsantrasyonları 1,25 mg/dl’den daha yüksek olanlar, gebeler, erken dönemde ölenler çalışmaya dahil edilmedi. Magnezyum Sülfat verilen 14 hasta ve Magnezyum Sülfat verilmeyen 14 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 10’ u kadın, 18’ i erkekti. Yaş ortalaması 52±14 olarak bulundu. Sonuçlar, subaraknoid kanamanın 3 ay sonrasında dosyasındaki Modifiye Rankin Skalası verilerine göre değerlendirildi. Magnezyum Sülfat verilen hastalarda iyileşme üzerine anlamlı etki saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Subaraknoid kanama sonrasında kanamayı takiben 4 gün içerisinde başlanan ve 2 hafta süreyle Magnezyum Sülfat verilmesinin, verilmemesine oranla vazospazm etkilerini azalttığı yönündedir.
INTRODUCTION: To investigate the effect of magnesium sulfate on vasospasm in patients with subarachnoid hemorrhage
METHODS: In.......... Hospital, consecutive 36 patients admitted with subarachnoid hemorrhage between January 2012 and December 2013 consisted the study population and patient records were analysed in retrospective manner.
RESULTS: Patients under 18 years old, serum creatinine levels above 1.25mg/dl, those pregnant and those die early in the course of the study were excluded from the study. Fourteen patients that were given magnesium sulfate and fourteen patients who were not given were included in the study. There were 10 women, 18 men. The average age was 52±14 years. The outcomes based on Modified Rankin Scores were evaluated 3 months after SAH. Significant improvement was detected in the patients who were administrated of magnesium sulfate.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Adminsitration of magnesium sulfate in patients with subarachnoid hemorrhage within 4 days and lasting 2 weeks, may reduce the effects of vasospasm.

2.
Akut Kolesistit-Kolelitiazis Ayırıcı Tanısında Nötrofil/Lenfosit Oranının Klinik Önemi
Clinical Importance Of Neutrophil/Lymphocyte Ratio In Differential Diagnosis Of Acute Cholecystitis And Cholelithiasis
İlyas Ertok, Onur Karakayalı, Dilber Ucoz Kocasaban
Sayfalar 6 - 11
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut kolesistit (AC), acil servise karın ağrısı başvurularının önemli nedenlerinden biridir. Nötrofil sayısındaki artış ve lökosit sayısındaki azalma inflamasyonun fizyolojik bir sonucudur nötrofil lenfosit oranı (NLO) diğer inflamatura markırlar gibi bu süreçte kullanılabilir..Bu çalışmamızda AC tanızında NLO’nın tanısal değeri araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya sağ üst kadran ağrısı ile başvuran 318 yetişkin hasta dahil edildi. Bu hastalar 1 Temmuz- 31 Aralık 2013 tarihleri arasında medikal kayıtları olan sağ üst kadran ultrasonografisi yapılan hastalardı. Hastalar AC, kolelitiazis ve patology olmayan grup olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Ultrasonografik bulguları ve hastanın tam kan sayımı parametreleri kaydedildi. Grupların NLO skorları hastanın kan parametrelerinden hesaplandı
BULGULAR: Çalışmamızda 382 hasta dosyası incelenmiş olup dışlama kriterlerine uyan 64 hasta çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya 318 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 221 tanesi (%69,5) kadın, 97 tanesi (%30,5) erkektir. Hastaların 58 tanesinde (% 18,2) akut kolesistit, 70 tanesinde (% 22) kolelitiazis saptanmıştır. 190 hastada (% 59,8) ise her hangi bir patoloji saptanmamıştır.
Hastaların yaş ortalaması 47,12±17,30’tir. Akut kolesistit saptanan hastaların yaş ortalaması 55,87±18,48, kolelitiazis saptananan hastaların yaş ortalaması 46,41±16,27, herhangi bir patoloji saptanmayan yaş ortalaması 44,71±16,52’dir
Gruplar arasında karşılaştırma yapıldığında NLO’ı akut kolesistit saptanan hastalarda 8,78±6,30, kolelitiazis saptananan hastalarda 2,93±1,69, herhangi bir patoloji saptanmayan hastalarda 3,72±4,02’dir. (p=<0.001)
TARTIŞMA ve SONUÇ: NLO kolesistit tanısı alan hastalarda diğer 2 gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Akut kolesistit tanısında diğer inflamasyon belirteçleri ile birlikte kullanılabilecek değerli bir veri olduğu düşünülmüştür
INTRODUCTION: Acute cholecystitis (AC) is one of the major causes of abdominal pain in emergency department admissions. Since the number of neutrophils increase and the lymphocytes decrease as a result of a physiological response of circulating leukocytes to inflammation, the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) can be used as an inflammatory marker with other inflammatory markers. In this study we investigated the diagnostic value of the NLR in the diagnosis of AC
METHODS: Included in this study were 318 adults with complaints of right upper quadrant pain. These patients were evaluated with ultrasonography and other data from their medical records between 1 July 2013 and 31 December 2013. The patients were divided into three groups: AC, cholelithiasis, and no pathology. The ultrasonographic findings and complete blood count parameters of the patients were recorded. After the patients were divided into groups, the NLR scores were calculated from patients’ blood parameters.
RESULTS: A total of 382 patient files were examined and 318 patients were included in the study. Fifty-eight patients (18.2%) had AC, 70 patients (22%) had cholelithiasis, and in 190 patients (59.8%) no pathology was detected. The average NLR scores were 8.78 ± 6.3 in the AC group, 2.93 ± 1.69 in the cholelithiasis group, and 3.72 ± 4.02 in the “no pathology” group (p < 0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The NLR was significantly higher in AC patients when compared to the other two groups. NLR is a valuable piece of data that can be used with other inflammation markers in the diagnosis of AC

3.
Gestasyonel Diabetes Mellitusta Ortalama Trombosit Hacmi Düzeylerindeki Değişim
Alteration of Mean Platelet Volume Levels in Gestational Diabetes Mellitus
Esra Ademoğlu, Hikmet Tekçe, Süheyla Görar, Şule Kurt, Yalçın Aral
Sayfalar 12 - 17
GİRİŞ ve AMAÇ: OTH (ortalama trombosit hacmi) trombositlerin ortalama büyüklüklerini gösteren bir laboratuvar parametresidir. Literatürde, kronik inflamasyonla seyreden hastalıklarda OTH’nin azaldığı ve inflamasyon göstergelerinden biri olduğu bildirilmektedir. Gestasyonel diabetes mellitus (GDM) gibi proinflamatuvar ve proaterojenik riskin yüksek olduğu klinik bir durumda OTH düzeylerini incelemek bu çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Ayrıca, OTH’nin çeşitli hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle de korelasyonu incelenmiş ve OTH’nin GDM gelişimi açısından bir risk faktörü olup olmadığı araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Gebeliğinin 24. ve 28. haftaları arasında yeni tanı konulan 43 GDM’li kadın ile 35 sağlıklı gebe kontrol grubunun verileri analiz edildi
BULGULAR: GDM’li grupta trombosit sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek seviyelerde saptanırken (p=0.013), OTH değerleri anlamlı düzeyde daha düşük olarak tespit edildi (p=0.010). Bivariate analizlerde OTH ile trombosit sayısı arasında negatif ilişki bulundu (p=0.001, r=-0.88). GDM gelişimi açısından, açlık kan şekeri (p=0.008) ve vücut kitle indeksi (VKİ) yüksekliğinin (p=0.04) yanı sıra OTH düşüklüğü (p=0.027) bağımsız prediktörler olarak tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda OTH, GDM grubunda sağlıklı gebe grubuna göre düşük bulundu ve gestasyonel diyabet gelişimi açısından OTH düşüklüğü bağımsız bir risk faktörü olarak tespit edildi.
INTRODUCTION: MPV (mean platelet volume) is a laboratory parameter which shows the average size of platelets. In the literature, MPV has been reported to decrease in some diseases associated with inflammation and considered one indicator of inflammation. The main objective of this study is to investigate the MPV in gestational diabetes mellitus (GDM) as a clinical condition characterized with increased proinflammatory and proatherogenic risk. In addition, the correlation of MPV with various hematologic and biochemical parameters have also been assessed, and whether MPV is a risk factor for the development of GDM has been examined.
METHODS: Datas of 43 women newly diagnosed with gestational diabetes mellitus (GDM) at 24-28 weeks of gestation and 35 healthy pregant women were analyzed.

RESULTS: Platelet counts were found to be significantly higher in gestational diabetes group compared to controls (p=0.013) while MPV was significantly found to be lower(0.010). A negative correlation was found between MPV and platelet count in bivariate analysis (p=0.001, r=-0.88). Low MPV (p= 0.027) as well as fasting blood glucose (p=0.008) and BMI (p=0.04), were found to be independent predictors fort he development of GDM.


DISCUSSION AND CONCLUSION: MPV was found to be lower in GDM group compared to healty pregnant individuals and was determined to be an independent risk factor for development of gestational diabetes mellitus.

4.
Serum RDW düzeyinin pulmoner tromboemboli tanılı hastalarda klinik özellikler ve mortalite üzerine etkisi
The role the RDW level on characteristics of hospitalization and mortality rates in patients with pulmonary thromboembolism
Serap Argun Barış, Tuğba Önyılmaz, Esra Kuşlu Uçar, Tuba Çiftçi, İlknur Başyiğit, Haşim Boyacı, Füsun Yıldız
Sayfalar 18 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Kırmızı kan hücresi dağılımı (RDW), kırmızı kan hücrelerinin heterojenitesini gösteren bir parametredir. Önceki çalışmalarda artmış RDW düzeyinin kardiyovasküler hastalıklarda ve KOAH' ta mortalite ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı RDW seviyesinin pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarına klinik bulgular ve mortalite üzerine etkisinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde PTE tanısı ile takip edilen hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, yatış süreleri, hemogram, troponin ve BNP düzeyleri, arter kan gazı bulguları, radyolojik bulguları, trombolitik tedavi ve YBÜ ihtiyacı ve exitus durumları kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya 71'i kadın (%49,3), 73'ü erkek (%50,7) olmak üzere, yaş ortalaması 58,8 ± 16,3 yıl olan toplam 144 hasta alındı. Ortalama yatış süresi 9,7 ± 5,9 gün idi. RDW değerinin 51 hastada (%35,4) artmış olduğu izlendi. RDW düzeyi normal ve artmış olan gruplar arasında, cinsiyet, troponin, BNP skoru, PA akciğer grafisi, toraks BT bulguları, trombolitik ve YBÜ ihtiyacı açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Ancak RDW düzeyi normal ve artmış olan gruplar arasında yatış süresi ve mortalite oranı açısından anlamlı farklılık izlendi (p=0,002 ve p=0,008). EKO’da sağ kalp dilatasyon bulgusu olanlarda olmayanlara göre YBÜ ihtiyacının anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p=0,012).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, artmış RDW seviyelerinin PTE hastalarında uzamış yatış süresi ve mortalite ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
INTRODUCTION: Red blood cell distribution width (RDW) is a measure of red blood cell size heterogeneity. Recent studies showed that it was related to mortality in cardiovascular disease and COPD. The aim of this study was to evaluate the role the RDW level on characteristics of hospitalization and mortality rates in patients with pulmonary thromboemboli (PTE).
METHODS: The records of PTE patients were evaluated retrospectively. The demographic characteristics, duration of the hospitalization, need of thrombolytic therapy or intensive care unit (ICU), radiological and laboratory findings were recorded.
RESULTS: There were 71 women (49,3%), 73 men (50,7%), totally 144 patients. The mean age was 58,8 ± 16,3 years. The mean duration of hospitalization was 9,7 ± 5,9 days. RDW level was high in nearly one third of the patients (35,4%). There was no statistically significant difference with respect to the gender, troponin and BNP levels, chest x ray, thorax CT findings and the ratio of thrombolytic therapy or ICU stay between the groups with high and normal RDW level. However, it was found that duration of hospitalization and mortality rates were significantly higher in patients with increased RDW level (p=0,002 and p=0,008). The presence of right ventricle dilatation findings was also related with increased need of ICU (p=0,012).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study suggested that increased level of RDW might be related to increased duration of hospitalization and mortality in PTE patients.

5.
Sağlık Çalışanlarının Doğumda Partograf Kullanım Becerisinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Health Care Workers Skills of Partograph Use
Bedri Sakcak, Hakan Nazik, Perihan Göçer, Sevtap Seyfettinoğlu, Cevdet Adıgüzel, Raziye Narin
Sayfalar 25 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada partograf eğitimi öncesi ve sonrası kliniğimizdeki doktorların partograf hakkındaki bilgi düzeyinin ölçülmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma Ekim 2015 tarihinde Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yapıldı. Eğitimden önce ve hemen sonra klinikte çalışan doktorların partograf hakkındaki bilgi düzeyini ölçmek amacıyla örnek bir doğum vakasının bilgileri verildi. Tüm doktorların önüne 2 adet sağlık bakanlığı tarafından önerilen birbirine zımbalanmış partograf konuldu. Seminerden önce katılımcılara sunumdan önce ve sonra aynı vakaya ait bilgilerle partograf çizdirileceği anlatıldı. Ön test tamamlandıktan sonra sunuma geçildi. Sunum bittikten hemen sonra örnek vakaya ait slayt yeniden yansıtıldı. Katılımcılara bu kez ikinci partografa yeniden bu bilgileri girmeleri istendi. Ardından tüm ön ve son testler toplandı.
BULGULAR: Çalışmaya 12 katılımcı alındı. Partografda doğum eyleminin ilerlemesinin değerlendirildiği, fetusun sağlık durumun değerlendirildiği ve annenin sağlık durumunun değerlendirildiği 3 bölüm vardı. Çalışmamızda verilen eğitimden sonra birinci bölümde servikal açılmayı partogram üzerinde yanlış çizen 6 katılımcı son testte doğru çizdi. Uterus kontaksiyonlarını ve sıklığını belirten alanı eğitimden sonra 10 katılımcı doğru şekle yakın bir grafik çizdi. İkinci bölümde fetal kalp atımını eğitim öncesi yanlış çizen 3 katılımcının 2’si eğitim sonrası doğru çizdi. Amnion zarı ve sıvısının durumunu belirten kısmı eğitim öncesi hiçbir katılımcı doğru çizemezken eğitim sonrası 6 katılımcı doğru olarak çizdi. Üçüncü bölümde annenin sağlık durumunu değerlendirmek için kan basıncı ve nabız kayıtlarını ön testte 1 katılımcı haricinde kimse çizmemişti. Çizen katılımcı yanlış çizmişti. Son testte 10 katılımcı kan basıncı ve nabız kayıtlarını yaklaşık olarak doğru çizmişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda verilen partograf eğitimi sonucunda katılımcıların partograf çizme ve değerlendirme sonuçlarında olumlu düzelme izlenmiştir.
INTRODUCTION: In this study, we aim to evaluate the level of knowledge about partographs our clinic doctors before and after training.
METHODS: The study was conducted in Department of Obstetric and Gynecology Adana Numune Education and Research Hospital in October 2015. Before and immediately after the training sample in order to measure the level of knowledge about the clinical doctors who work partographs were informed of the birthcases. Before the seminar the participants before and after the presentation of that information in the same case were presented with partographs drawn. After the completion of the presentation was passed preliminary tests. Immediately after the presentation was over, re-projected slide of the case study. Participants drew this information once again second partographs. All pre and post tests were then collected.
RESULTS: The study enrolled 12 participants. Partograph was mainly composed of 3 parts; assessing the progress of labor, health assessing of the fetus and the mother. After the training in the first part of the cervical opening six participants who drew wrong, drew correct one on the end test. After traning close to 10 participants drew the correct shape of a graph the zone specifying the uterus contraktions and frequency. In the second section, two of three participants the wrong fetal heartbeat draw, drew right after training. Indicating the status of pre-primary education of amniotic membranes and fluid none of the participants could not draw correctly. After training six participants drew the correct one. In the third part of the mother's health is evaluated, Only one participant had made a drawing. But that participant had drawn wrong. After the training, 10 participants had drawn approximately true blood pressure and pulse test records.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, the results of the partograph training in participatory evaluation partographs positive improvement was observed.

6.
Posterior Kalça Çıkığının Eşlik Ettiği Asetabulum Kırıklarında Klinik ve Radyolojik Sonuçlar
Clinical and Radiological Outcomes of Posterior Hip Dislocation with Acetabular Fractures
Özgür Selek
Sayfalar 30 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda asetabulum kırıklarına eşlik eden posterior kalça çıkığının insidansı ve bunun asetabulum kırıkları cerrahi tedavisindeki etkileri değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Cerrahi olarak tedavi edilen 172 asetabulum kırığı vakası retrospektif olarak değerlendirildi. Bunların 53’ünde posterior kalça çıkığı vardı. Takipleri yetersiz olan 15 hasta çalışma dışı bırakıldıktan sonra kalan 38 hasta son takip bulguları eşliğinde radyolojik ve klinik olarak değerlendirildi. Asetabular kırık tipine göre gruplanarak sonuçlar karşılaştırıldı.
BULGULAR: 38 hastanın 19’unda (%50) basit tip 19’unda ise kompleks tip asetabulum kırığı mevcuttu. Postoperatif klinik ve radyolojik sonuçlar basit tip kırıklarda istatistiksel anlamlı olarak daha iyiydi. Dokuz hastada (%23.7) preoperatif siyatik sinir lezyonu vardı. Total kalça artroplastisi sekiz hasta için gerekli oldu, bunların üçü ilk yıl içinde avasküler nekroz kaynaklı yapıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda asetabulum kırıklarında posterior kalça çıkığı insidansı %30.8 olarak bulundu. Asetabulum kırıklarına posterior kalça çıkıklarının eşlik etmesi klinik ve radyolojik sonuçları kötü olarak etkileyebilmektedir.
INTRODUCTION: Our study analyzes the incidence of posterior hip dislocation in the acetabular fractures. The effect of hip dislocation on the surgical treatment of acetabular fracture was also evaluated.
METHODS: 172 surgically treated acetabular fracture cases were evaluated retrospectively. Of these, 53 patients had posterior hip dislocation with acetabular fractures. Fifteen patients were excluded from the study due to loss of follow-up. Clinical and radiological grading of remaining 38 patients were assessed at the final follow-up. Comparative studies were performed between groups, which were done according to acetabular fracture type, clinical and radiological results.
RESULTS: 19 (50%) out of 38 acetabular fracture dislocations were simple and 19 (50%) were complex type acetabular fracture. The postoperative clinical and radiological results have been significantly better in simple type fracture group, than the complex acetabular fracture group. Nine patient (23.7%) had preoperative sciatic nerve palsy. Total hip arthroplasty were required in eight patients, three of them had avascular necrosis of femoral head and operated within first year.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study posterior dislocations were seen in 30.8% of acetabular fractures. Posterior hip dislocation accompanies in one third of the acetabular fractures and this may influence the clinical and radiological outcome.

7.
Prostat biyopsisi yapılan hastalarda beden kitle indeksinin ağrı skorları üzerine olan etkisi
The effect of body mass index on pain scores in patients who underwent prostate biopsy
Deniz Bolat, Mehmet Erhan Aydın, Tansu Değirmenci, Yusuf Kadir Topçu, Özgü Aydoğdu, İbrahim Halil Bozkurt, Tarık Yonguç
Sayfalar 34 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada TRUS-PBx’deki ağrı skorları ile hastaların beden kitle indeksleri (BKİ) arasındaki ilişki araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2014-Nisan 2015 arasında anormal parmakla rektal muayene bulgusu ve/veya yüksek prostat spesifik antijen (PSA) düzeyi (≥2,5 ng/ml) nedeniyle TRUS-PBx yapılan toplam 198 hasta çalışmaya dâhil edildi. Biyopsi öncesinde tüm hastalara 10 ml %2 prilokainle transperineal periprostatik sinir blokajı uygulandı. Ağrı skorları 10’luk lineer vizüel analog skala (VAS) kullanılarak, ultrason probu rektuma yerleştirildikten hemen sonra (VAS-1) ve biyopsi esnasında iğne girişi sırasında (VAS-2) ağrı düzeyi değerlendirildi. BKİ’ye göre hastalar 2 gruba ayrıldılar: Grup-1 (n=156) BKİ<30 kg/m2 olan hastaları, grup-2 (n=42) BKİ≥30 kg/m2 olan hastaları içermekteydi.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 64±7.3 yıl ve ortalama PSA değeri 12.5±18.3 ng/dl idi. Prostat kanseri tespit oranı %22.7 idi. Grup-1’deki hastaların VAS-1 skoru grup-2’dekilerden yüksek olmakla birlikte (1.8±2.1 vs 1.3±1.6), aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.123). Diğer yandan, ortalama VAS-2 skorları grup-1’de 2.7±2.6, grup-2’de 1.9±1.7 idi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.026).
TARTIŞMA ve SONUÇ: BKİ düşük olan hastalar TRUS-PBx işleminde prostat örneklemesi sırasında daha fazla ağrı hissetmektedirler. Bu hastaların konforunu artırmak için alternatif anestezi teknikleri göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: In this study we assessed the relationship between pain scores during transrectal ultrasound-guided prostate biopsy (TRUS-PBx) and body mass index (BMI) of the patients.
METHODS: Between October 2014-April 2015, 198 patients who underwent prostate biopsy with abnormal digital rectal examination findings and/or high PSA levels (≥2,5 ng/ml) were included in this study. Before the biopsy procedure, all patients underwent transperineal periprostatic block with 10 mL of 2% prilocaine. A 10-point linear visual analogue scale (VAS) was used to assess the pain arising from probe insertion (VAS-1) and prostate sampling (VAS-2). According to BMI, patients were divided into 2 groups: Group-1 (n=156) included BMI<30 kg/m2 and Group-2 (n=42) included BMI ≥30 kg/ m2.
RESULTS: The mean age of the patients was 64±7.3 years, and the mean PSA value was 12.5±18.3 ng/dl. Prostate cancer detection rate was 22.7%. VAS-1 score was higher in group-1 than group-2 (1.8±2.1 vs 1.3±1.6), however, the difference was not statistically significant (p=0.123). The mean VAS-2 scores were 2.7±2.6 in group-1 and 1.9±1.7 in group-2 and the difference was statistically significant (p=0.026).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with a low BMI feel more pain at the time of prostate sampling during TRUS-PBx. In these patients alternative anesthesia techniques can be considered in order to increase the patients’ comfort.

8.
Pilonidal sinüs cerrahisi sonrası sekonder yara iyileşmesinde gümüş içerikli yara bakım örtüsü ile geleneksel tedavinin etkinliğinin karşılaştırılması
Compare the effectıveness of usıng Hydrofiber dressing with silver and conventional treatment on wound healing in pilonidal sinus patients operated by lay-open technique
Zeki Özsoy, Ömer Faik Ersoy
Sayfalar 39 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Burada eksizyon ve marsupiyalizasyon sonrası sekonder iyileşmeye bırakılan hastalarda geleneksel yara bakım yöntemleri ile gümüş içerikli yara bakım ürünlerinin etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: *********** Genel Cerrahi Kliniğinde PS tanısıyla opere edilen toplam 60 hasta çalışmaya alındı. Pilonidal sinüs tedavisinde tüm hastalara eksizyon ve marsupiyalizasyon uygulanarak yara sekonder iyileşmeye bırakıldı.. Grup 1'de (n=30) yara günlük povidon iyot ve serum fizyolojik ile grup 2'de (n=30) yara haftada 3 kez steril gümüş içerikli yara bakım ürünü ile pansuman edildi. Gruplarda demografik veriler, pansuman sayısı, iyileşme süreleri ve maliyet karşılaştırıldı.
BULGULAR: İyileşme süreleri grup 1'de 61.15±2.4 gün, grup 2'de 41.05±1.9 gündü (p˂0.05). Ortalama pansuman sayısı grup 1'de 32.5±12.3 iken grup 2'de 20.2±2.1 idi (p˂0.05). Grup 1'de maliyet 291.67±13.45 TL iken, grup 12de 260.35±56.12 TL olarak bulundu. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.32). Ortalama takip süresi 15 aydı. Sadece grup 1'de bir hastada nüks gelişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Pilonidal sinüs ameliyatında eksizyon ve marsupiyalizasyon sonrası sekonder iyileşmeye bırakılan olgularda gümüş içerikli yara bakım örtüsü kullanımı yara bakım maliyetini artırmaz. Bununla beraber yara iyileşme süresini kısaltır. Özellikle defektin geniş olduğu olgularda klasik yara ba¬kımına bir alternatif olabilir.
INTRODUCTION: This study was aimed to compare the effectıveness of Hydrofiber dressing with silver and conventional methods on wound healing in pilonidal sinus patients operated lay-open technique
METHODS: Sixty patients, who admitted with pilonidal sinus disease to ***************, Department of General Surgery, underwent surgical therapy by lay open technique. The patients were randomized into two groups. the wound was cleaned daily with saline and povidone iodine and closed with gauze in group 1, and wound dressing with Hydrofiber dressing with silver were used 3 times a week in group 2. The demographics, number of wound dressings, complete wound healing time and wound care cost were compared.
RESULTS: There was no statistically signifi cant difference between the groups regarding to demographıcs. While wound-healing time was 61.15±21.4 days in control group, it was 41.05±10.9 days in group 2 (p<0.05). Mean number of wound dressing was 32.5±1.3 in group 1 and was 20.2±2.1 in group 2 (p<0.05). Mean wound care cost was 291.67±13.45 Turkish Liras (TL) in group 1 and was 260.35±56.12 TL in group 2 (p=0.32). Average follow-up time was 15 months. Only one patient had recurrence in the first group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Hydrofiber dressing with silver use in lay open technique of pilonidal sinus patients did not affect the cost of wound care. On the other hand, as an advantage, the wound healing time was statistically significantly shorter in this group. We believe it can be an alternative to conventional wound care especially in cases with large defects..

OLGU SUNUMU
9.
Radyolojik Bulgularla Tanı Konulan Bilateral Miçetoma: Olgu Sunumu
Radiologically Diagnosed Bilateral Mycetoma: Case Report
Nurşad Çifci Aslan, Orhan Fındık, Tülay Özer, Sevda Soydan, Ahmet Tuğrul Eruyar
Sayfalar 45 - 48
Miçetoma veya 'Madura Ayağı', gerçek mantarlar (ömiçetoma) veya Aktinomiçes (aktinomiçetoma) türü bakteriler tarafından oluşan kronik granülamatöz, genellikle unilateral görülen, yumuşak doku enfeksiyonudur. Bu zor gelişen mikroorganizmaları, biyopsi veya mikrobiyolojik kültürde göstermek zor olabilir, bu yüzden tanı ve tedavi gecikmeleri nedeniyle artmış morbidite gelişebilir. Tedaviye oldukça dirençlidir. sağ ayakta başlayıp yıllar içerisinde ilerleyerek diğer ekstremiteye de yayılan, bilateral ayak miçetoması olan 27 yaşında bir bayan hastanın klinik, mikrobiyolojik, histopatolojik, radyolojik bulgularını sunduk. Bu olguda tanı radyolojik görüntüleme metodlarıyla kesinleştirildi. Miçetomanın kesin tanısı ve ömiçetomanın ayırıcı tanısının radyolojik görüntüleme yöntemleriyle konulabiliceği sonucuna vardık.
Mycetoma or 'Madura foot' is a chronic granulomatous soft-tissue infection, mostly unilateral and caused by true fungi (eumycetoma) or actinomycetic bacteria (actinomycetoma). It may be difficult to demonstrate these fastidious organisms either on biopsy or microbiological culture, thus increased morbidity can occur due to delays in diagnosis and therapeutic intervention. We presented the clinical, microbiological, histopathological and radyological findings of a 27 years old female patient with mycetoma which was started on left foot, increased over the years and affected the other extremity. For this case, the diagnosis was confirmed with radyolagical imaging methods. We concluded that exact diagnosis of mycetoma and differential diagnosis of eumycetoma can be made by radyolagical imaging methods.

10.
Datura Stramonium Zehirlenmesi: Olgu Sunumu
Datura Stramonium Poisoning: A Case Report
Semra Yavuz, Sedef Gülçin Ural, Elif Çeltik, Dilek Yazıcıoğlu
Sayfalar 49 - 52
Datura stramonium (boru çiçeği) (DS) bitkisel ilaç olarak astım ve ağrıların tedavisinde kullanılan bir bitkidir. Kimyasal yapısında, güçlü halusinojen ve deliryant (deliriant: hezeyan yaratıcı) etkilerden sorumlu olan atropin, hiyosiyamin ve skopolamin bulunmaktadır. Tedavi amacıyla bilinçsiz kullanımı veya halusinojen etkilerinden yararlanmak için kötüye kullanılması, ölümcül antikolinerjik zehirlenmeleriyle hospitalizasyona neden olabilmektedir. Bu yazının amacı, DS alınımından sonra gelişen ajitasyon ve deliryum ile hastaneye başvuran bir DS zehirlenmesi olgusunun ve antikolinerjik zehirlenmeye yönelik yaklaşımın sunulmasıdır.
Datura stramonium (DS) is a plant used as herbal medicine for astma and analgesia. The chemical structure contains atropin, hyoscyamin and scopolamine which are responsible for the powerfull halusinogen or deliriant effects. The careless use or abuse for its halusinogenic effects may lead to hospitalisation and fatal anticholinergic intoxication. We aimed to report a case with DS poisoning which presented with agitation and delirium after DS ingestion and the approach to anticholinergic intoxication.

11.
Sezaryen sonrası görülen insizyonel endometriozis olgusu
A case of incisional endometriosis seen after Caesarean
Ethem Bilgiç, Eyüp Murat Yılmaz, Hedef Özgün
Sayfalar 53 - 55
Endometriozis, fonksiyonel endometrial gland ve stromal dokunun uterin kavitenin dışında bulunmasıdır. Laparatomi, histerektomi, amniyosentez gibi girişimler sonrası skar dokusunda gelişebilmektedir. Bu sunumunda insizyonel endometriozis tanısı alan olgumuzu paylaşıyoruz.
Endometriosis is the presence of functional endometrial gland and stromal tissue outside the uterine cavity. It can be occur in the scar tissue after operations such as laparatomy, histerectomy, amniocentesis. We share in this presentation a patient diagnosis as incisional endometriosis.

12.
Nadir Bir Akut Karın Nedeni: Çekal Volvulus
A Rare Cause Of Acute Abdomen: Cecal Volvulus
Bayram Çolak, Serdar Yormaz, Ilhan Ece, Mehmet Ertuğrul Kafalı, Fahrettin Acar, Sefer Durucan, Mustafa Şahin
Sayfalar 56 - 59
Çekal volvulus, nadir görülen ve birçok hastalık ile karışabilen acil bir durumdur. Tanıda ve tedavide gecikildiği takdirde mortal seyredebilen bir hastalıktır. Genel durumu iyi olmayan, iskemi gelişmiş hastalarda rezeksiyon tek tedavi yöntemidir. Barsak obstrüksiyonu nedeniyle değerlendirilen hastalarda mutlaka akılda bulundurulması gerekmektedir. Kusma şikayeti ile acil servise başvuran yaşlı hastanın fizik muayenesinde karın ağrısı ve distansiyon tespit ettik. Görüntüleme tetkiklerinde çekal volvulusu düşünülen hastaya sağ hemikolektomi yaptık ve ileostomi açtık. Çalışmada, nadir görülen bir intestinal obstrüksiyon nedeni olan çekal volvulus olgusunu sunmayı amaçladık.
Cecal volvulus is a rare emergencies condition that can be confused with many diseases. If delay in the diagnosis and treatment, it can be a mortal disease. The bowel resection is the only treatment of the patients with bad general situation and ischemia. Cecal volvulus should be kept in mind for the patients with intestinal obstruction. In the physical examination, we diagnosed abdominal pain and bloating of a old female patient who applied to the hospital with a vomiting. We performed right hemicolectomy and ileostomy on the patient who brought to mind cecal volvulus in the imaging studies. We aimed to present a rare cause of intestinal obstruction.

13.
Nadir bir olgu: Ektazik ve yüksek yerleşimli brakiosefalik arterin neden olduğu sol brakiosefalik ven kompresyonu ve eşlik eden venöz kollateraller
Unusual case of left brachiocephalic vein compression by ectatic and high situated brachiocephalic artery with venous collaterals
Rana Beyoğlu, Nilgün Işıksalan Özbülbül, Rıza Sarper Ökten, Mustafa Özdemir, Fahrettin Küçükay, Muharrem Tola
Sayfalar 60 - 62
Sol brakiosefalik venin basılanması nadirdir. Olgumuzda izlenen yüksek yerleşimli ve ektazik brakiosefalik arterin neden olduğu sol brakiosefalik ven basılanması bu özelliklere sahip ender görülen bir vakadır. Bu olgu ile biz çok kesitli bilgisayarlı tomografide mediastinal kitlesi ve venöz kateterizasyon öyküsü olmayan hastada gelişen SBV basısının ve venöz kollaterallerin tanısını sunmayı amaçladık. Mediastende SBV ile inferior vena kava arasında çok sayıda venöz kollateral bulunmaktaydı. Ektazik ve yüksek yerleşimli brakiosefalik arterin neden olduğu SBV basısı ve venöz kollateraller yayınlanmamıştır.
Left brachiocephalic vein compression is unusual. This is a rare first case that left brachiocephalic vein compression due to ectatic and high situated brachiocephalic artery. Herein, we aimed to describe the case who had a compression of the LBV and systemic venous collateralls on MDCT without medistinal mass, and history of venous catheterisation. There were numeorus venous collaterals in the mediastinum which connecting LBV to inferior vena cava. LBV compression by ectatic and high situated brachiocephalic artery with venous collaterals has not been reported.

LookUs & Online Makale