ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 10 (2)
Cilt: 10  Sayı: 2 - 2021
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - II

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar III - V

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar VI - VIII

ARAŞTIRMA MAKALESI
4.
Metabolik Sendromu Olan ve Olmayan Postmenopozal Dönemdeki Kadınlarda D Vitamini Seviyelerinin veTiroid Fonksiyon Testlerinin Karşılaştırılması
Comparison of Vitamin D Levels and Thyroid Function Tests in Postmenopausal Women With and Without Metabolic Syndrome
Meryem Kuru Pekcan, Gültekin Pekcan, Gülnur Özakşit
doi: 10.5505/ktd.2021.00086  Sayfalar 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı metabolik sendrom (Met S) komponentlerinin postmenapozal hastalarda sıklığı, tiroid stimule edici hormon (TSH) ve D vitamini ilişkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif tek merkezli olarak tasarlanan bu çalışmaya hastanemiz menapoz polikliniğine başvuran 191 hasta dahil edildi. Hastalarla ilgili veriler hastane kayıtlarından ve hasta dosyalarından elde edildi. Hastaların demografik, antropometrik ve laboratuvar verileri kaydedildi. Metabolik sendrom (Met S) tanısında revize Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli III(NCEP-ATP III) tanı kriterleri kullanıldı. TSH ve D vitamin düzeyi kaydedildi. Veriler istatiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamıza 191 postmenapozal hasta dahil edildi. Met S olan grupla, Met S olmayan grubun yaş ortalamasısırasıyla; 55,28±4,31 ve 56,8±3,64 idi. Çalışmamızda Met S sıklığı %51,8 olarak bulundu. Met S olanlarda bel çevresi, kalça çevresi, vücut kitle indexi, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, açlık plazma glukozu, insulin, HbA1c, HOMA-IR ve trigliserid değerinin Met S olmayanlardan anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Bel çevresi, vücut kitle indeksi, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, açlık plazma glikozu, insülin, HbA1c, HOMA-IR ve trigliserid değerleri Met S’li hastalarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p <0.05 ). TSH düzeyleri açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmazken, D vitamin düzeyi Met S olan grupta anlamlı olarak düşük izlendi (p <0.05 ).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Met S sıklığı postmenapozal dönemde artmaktadır. Met S gelişiminde rol oynayan vitamin eksikliği, hormonal bozukluklar erken dönemde tespit edilerek bu riskler azaltılabilir.
INTRODUCTION: The aim of the study was to evaluate the relationship between metabolic syndrome (Met S) components, thyroid stimulating hormone (TSH) and vitamin D levels in postmenopausal patients.
METHODS: This retrospective single-centered study included 191 patients who were admitted to the menopause clinic of our hospital. Data were obtained from the hospital records and patients’ files. Demographic, antropometric and laboratory measures were recorded. Revised National Cholesterol Education Program-Adult Treatment Panel III (NCEP-ATP III) were used for diagnosis of Met S. TSH and vitamin D levels were recorded.
RESULTS: A total of 191 postmenopausal women were included in the study. The menopausal age of patients in the metabolic syndrome group was 55,28±4,31 and that in the non-metabolic syndrome group was 56,8±3,64 years. The prevalence of metabolic syndrome was observed in 51.8% patients in this study. Waist circumference, body mass index, systolic blood pressure, diastolic blood pressure, fasting plasma glucose, insulin, HbA1c, HOMA-IR and triglyceride values were found significantly higher in patients with Met S (p <0.05 ). While no significant difference was found between the two groups in terms of TSH levels, the vitamin D level was significantly lower in the group with Met S (p <0.05)
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of Met S increases in the postmenopausal period. These risks can be reduced by detecting vitamin deficiency and hormonal disorders that play a role in the development of Met S.

5.
5-HTT Geninin 5-HTTLPR (S) ve VNTR (10) Alel Kombinasyonlarının Adenotonsiller Hipertrofiye Karşı Koruyucu Etkisi
Protective Effect of 5-HTTLPR (S) and VNTR (10) Allele Combinations of 5-HTT Gene Against Adenotonsillary Hypertrophy
Sami Engin Muz, Sibel Özdaş, Talih Özdaş, Mahmut Huntürk Atilla, Sibel Baştimur, Işılay Öz, İpek Canatar
doi: 10.5505/ktd.2021.04557  Sayfalar 6 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: 5HTT geni tarafından kodlanan serotonin taşıyıcı protein, serotoninin presinaptik geri alımından sorumludur. Bu çalışmada pediatrik olgularda 5-HTT genindeki promotör (5-HTTLPR) ve ikinci intron (VNTR) bölgedeki polimorfizmler ile adenotonsiller hipertrofi (ATH) arasındaki ilişkiyi araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 197 çocuğun 5-HTT gen promotor 5-HTTLPR ve intronic VNTR’si Snap Shot ile genotiplendirilerek, polimorfizmlerin birbiri ve fenotip arasındaki etkileşimler Çok Faktörlü Boyut Azaltma (Multifactor Dimensionality Reduction; MDR) programı ile analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya ATH tanısı almış 119 hasta (48 kız, 71 erkek yaş aralığı: 3-10 yıl; ortalama yaş: 5.38 yıl) ve 78 sağlıklı çocuk (27 kız, 51 erkek, yaş aralığı: 4-13 yıl; ortalama yaş: 6.76 yıl) dahil edildi. 5-HTTLPR (S) ve VNTR (10) allelinin tüm kalıtım modellerinde genotipik frekanslar açısından, ATH’li ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (tümü için P> 0.05). Bununla birlikte, 5-HTTLPR (S) allel ve VNTR_5-HTTLPR (10 / S) haplotip ve (10/10 + S / S) diplotipinin sıklığı ATH olgularına göre kontrol grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla, P= 0.048, P = 0.041, P = 0.13).
TARTIŞMA ve SONUÇ: 5-HTT geninin S / S genotipi, 10 / S haplotipi ve 10/10 + S / S diplotipinin ATH’ye karşı koruyucu etkisi olabilir.
INTRODUCTION: Serotonin transporter protein which is coded by 5HTT gene is responsible for presynaptic reuptake of serotonin. In this study, we investigated the relationship between polymorphisms in the promoter region (5-HTTLPR) and in the second intron (VNTR) in the 5-HTTgene and adenotonsillar hypertrophy (ATH) in pediatric cases.
METHODS: Genotyped of the 5-HTT gene promotor 5-HTTLPR and intronic VNTR of in 197 children were analyzed using Snap Shot, Multifactor Dimensionality Reduction (MDR) software and carried out to assess the interactions among two polymorphisms and phenotype.
RESULTS: A total of 119 children with ATH (48 girls, 71 boys age range: 3-10 years; mean age: 5.38 years) and 78 healthy children (27 girls, 51 boys, age range: 4-13 years; mean age: 6.76 years) were included in this study. The frequencies of the genotype in all of inheritance models of the 5-HTTLPR and the VNTR (10) allele showed no significant differences between ATH patient and healthy controls (for all P> 0.05). However, frequency of the 5-HTTLPR (S) allele and VNTR_5-HTTLPR (10/S) haplotype and (10/10+S/S) diplotype were significantly higher in the control group compared to ATH cases (P= 0.048, P= 0.041, P= 0.13).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we observed that S/S genotype, 10/S haplotype and 10/10 + S/S diplotype of 5-HTT gene could have protective effect against ATH.

6.
İdrar Kültürlerinden Üretilen Mikroorganizmalar ve Antibiyotik Duyarlılıkları
Microorganisms Isolated from Urine Cultures and Their Antibiotic Sensitivity
Kemal Mağden
doi: 10.5505/ktd.2021.09581  Sayfalar 16 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: Toplumda sıklıkla rastlanan üriner sistem enfeksiyonlarının oranlarındaki değişim ve başta Escherichia coliolmak üzere tüm ÜSE etkenlerinde on yıllık süreçte izolasyon ve antibiyotik direnç oranlarındaki artışın retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Ocak 2009 ileAralık 2018 tarihleriarasında yapılan idrar kültürlerive hastaların demografik özellikleri, idrar kültürünün gönderildiği yer (yoğun bakım ve yoğun bakım dışı), antibiyotik direnç oranları incelendi. İstatistiksel analizler SPSS 20.0 programı kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: İdrar kültüründe üreme olan 6916 adet sonuç retrospektif olarak değerlendirildi.Hastaların 4903’ü (%70,9) (yaş ortalaması: 67,19±15,77) kadın, 2013’ü (%29,1) (yaş ortalaması: 51,70±22,55) erkek idi. Yoğun bakımdan gönderilen 3028 (%43,8) adet idrar kültüründe daha çok Staphylococcus (%28,9), Klebsiella (%12), Pseudomonas(%12,8), Acinetobacter (%11,7), Escherichia coli (%9,4) ve candida türleri (%8,5)izole edilirken yoğun bakımdışıservisve polikliniklerden gönderilen 3888 (%56,2) adet idrar kültüründe sıklıklaE. coli(%57,2) izole edilmiştir. 18-30 yaş grubunda yaygın olarak E. coli(%53,8) izole edilirken 71-80 yaş grubunda Stafilokok türleri(%21,6),E. coli(%17,7),Pseudomonas(%12,3),Klebsiella (%11,9), candida türleri(%9,8),Acinetobacter (%8,2) veEnterokok türleri(%4) gözlemlendi. 90 yaşüzerindekihasta grubunda ise ensık olarak Staphylococcus (%19,7) ve Acinetobacter türleri (%13) izole edildi. 10 yıllık süre boyunca giderek artan bir antibiyotik direnci vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İdrar kültürlerinden sıkça izole edilen E. coli özellikle ampisiline, TMX/sulfometoksazole ve siprofloksasine karşı yüksek oranda dirençlidir. Buna karşın fosfomisin ve nitrofurantoine karşı ise daha duyarlıdır. Sonuçta bu iki antibiyotiğin tüm idrar yolu enfeksiyonlarında kullanılabileceği anlaşılabilir.
INTRODUCTION: Itwas aimed to evaluate the change in the ratesofurinary tract infections(ITU), which were isolation and increased in ratesof antibiotic resistance allUTI agents atthe population especiallyEscherichia coli, for about ten years, retrospectively.
METHODS: In this study were examined urine cultures that their antibiotic resistance rates and demographic characteristicsofthepatients,thattheysentfromdepartments(intensivecareandnon-intensivecare),fromJanuary 2009 to December 2018. Statistical analyzes were made using the SPSS 20.0 program.
RESULTS: Total of 6916 urine cultures were evaluated retrospectively, of which 4903 (70.9%) were taken in women (mean age: 67.19±15.77) and 2013(29.1%) in men (mean age: 51.70±22.55). Whereas mostly Staphylococcus(28.9%), Klebsiella(12%), Pseudomonas(12.8%), Acinetobacter(11.7%), Escherichia coli(9.4%) and candida(8.5%) were isolated in 3028(43.8%) urine culturesthatsent fromintensive care, E. coli(57.2%) was frequently isolated in 3888(56.2%) urine culturesthatsentfromnon-intensive care units and polyclinics.WhileE. coli(53.8%) was isolated the most common in the 18-30 age group, Staphylococcus species(21.6%), E. coli(17.7%), Pseudomonas(12.3%), Klebsiella(11.9%), candida species(9.8%), Acinetobacter(8.2%) and Enterococci species(4%) were observed in the 71-80 age group. Most common Staphylococcus(19.7%) and Acinetobacter(13%) were isolated in the group over the age of 90. There was increasingly antibiotic resistance during the ten years.
DISCUSSION AND CONCLUSION: E. coli is highly resistant to ampicillin, TMX / sulfomethoxazole and ciprofloxacin which is frequently isolated from urine cultures, However, it is more sensitive to fosfomycin and nitrofurantoin. As a result, it can be understood that these two antibiotics can be used in all UTIs.

7.
Hidrojel Kontakt Lensin Kornea Biyomekaniği ve Göz İçi Basıncı Üzerine Etkileri
Effects of Hydrogel Contact Lens on Corneal Biomechanics and Intraocular Pressure
Sinan Bekmez, Erdem Eris, Faruk Balica, Tolga Kocatürk
doi: 10.5505/ktd.2021.10179  Sayfalar 22 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Oküler Cevap Analizörü (OCA) ve non-kontakt tonometre (NCT) kullanılarak, kontakt lens (KL) uygulamasından önce ve sonraki korneal biyomekanik parametreleri ve göz içi basıncı (GİB) ölçümlerini karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif çalışmaya 58 sağlıklı birey dahil edildi. Her bireyin sadece bir gözü rastgele seçildi. Hidrojel KL uygulamasından önce ve bir saat sonra OCA ile ölçülen kornea histerezisi (KH), kornea direnç faktörü (KDF), Goldmann-korelasyonlu GİB (GİBg), korneal kompanse GİB (GİBkk) ve NCT ile ölçülen GİB karşılaştırıldı (arka tepe gücü −3.00 Diopter) (1-Day Acuvue Moist-Etafilcon A, Johnson & Johnson). Veriler, t-testi kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 58 katılımcının 58 gözü dahil edildi. 19 katılımcı kadın, 39 erkek idi. Katılımcıların yaş ortalaması 26.53 ± 5.09’du. İki farklı cihazın ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (KL olmadan ve KL ile ölçümlerde sırasıyla p = 0,230 ve p = 0,790). KL ile yapılan tüm ölçümler, KL olmayanlardan daha düşüktü, ancak yalnızca NCT ile ölçülen GİB, OCA ile ölçülen GİBkk ve GİBg değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (sırasıyla p değerleri <0.001, 0.023 ve 0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: KL ile OCA ölçümleri tüm OCA parametrelerinde daha düşük değerlere neden oldu ve bu farklılıklar GİBkk ve GİBg değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı seviyelere ulaştı. KL kullanılmasından KH ve KDF değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilenmedi. OCA’ya benzer şekilde, NCT ile düşük GİB ölçümleri bulundu.
INTRODUCTION: To compare the corneal biomechanical parameters and intraocular pressure (IOP) measurements with Ocular Response Analyzer (ORA) and non-contact tonometry (NCT) before and after contact lens (CL) application.
METHODS: Fifty-eight healthy individuals were included in this prospective study. Only one eye of each individual was chosen randomly in. Corneal hysteresis (CH), corneal resistance factor (CRF), Goldmann-correlated IOP (IOPg), corneal-compensated IOP (IOPcc) measured by ORA, and IOP measured by NCT were compared before and an hour after the hydrogel CL (with back vertex power of −3.00 Diopter) (1-Day Acuvue Moist-Etafilcon A, Johnson&Johnson) application. The data were analysed using a paired sample t-test.
RESULTS: Fifty-eight eyes of 58 participants were included in the study. 19 participants were female and 39 were male. The mean age of the participants was 26.53 ± 5.09. There was no statistically significant difference between the measurements of two different devices (measurements without and with CL p = 0.230 and p =0.790, respectively). All measurements with CL were lower than those without CL, but only NCT, IOPcc and IOPg values were statistically significantly lower (p values <0.001, 0.023, and 0.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: ORA measurements with CL caused lower values in all ORA parameters, and these differences reached statistically significant levels in IOPcc and IOPg values. CH and CRF values were not statistically significantly affected by CL wear. Similar to ORA, low IOP measurements were found with NCT.

8.
Temporomandibular Bozukluk ve Postüral Analiz Arasındaki İlişkinin İncelenmesi
Investigation of the Relationship between Temporomandibular Disorder and Postural Analysis
Gizem Ergezen, Mustafa Sahin, Candan Zeliha Algun
doi: 10.5505/ktd.2021.22043  Sayfalar 27 - 32
GİRİŞ ve AMAÇ: Kas ve ligamentöz yapılar temporomandibular eklemi (TME) servikal bölgeye bağlayarak fonksiyonel bir birimoluşturur. İki bölgeden birinde, TME veya servikal omurgada meydana gelen değişiklikler, kas segmentindeki değişiklikler nedeniyle diğer bölgeyi etkileyebilir. Amacımız, temporomandibular bozukluğu olan bireylerin global postural dizilimde sağlıklı bireylerden bir farklılık gösterip göstermediğini objektif değerlendirme methodu ile değerlendirip karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Grup 1 (N = 30) mixed tip temporomandibular bozukluktan (TMD), Grup 2 (N = 30) sağlıklı temporomandibular eklemden oluşmakta olup, 18-35 yaşları arasında toplam 60 kişi çalışmaya alındı. Postürü değerlendirmek için PostureScreen Mobile® (PSM) ve New York Postür Skalası (NYPS), sağlıklı eklem ve temporomandibular disfonksiyon tanısı için ise Temporomandibular Bozukluklarda Araştırma Teşhis Kriterleri (RDC / TMD) kullanıldı.
BULGULAR: Sagital düzlemde diz translasyonu Grup 1’de daha yüksekti (p <0,05). Diğer bölgelerde anlamlı postüral farklılıklar bulunmadı (p≥0,05). NYPS toplam skorları Grup 1’de anlamlı olarak düşüktü (p <0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu postural bozuklukların TMD’den kaynaklanabileceğini veya TMD’nin bu duruşa yol açabileceğini düşünmek yararlı olabilir. Bu hastalarda postüral dizilim konusunda dikkatli olmak, uygun tedavi programı ve olası bozuklukların önlenmesi için TMD hastalarına multidisipliner yaklaşım açısından önemli olabilir.
INTRODUCTION: Muscular and ligamentous structures connect the temporomandibular joint (TMJ) to the cervical region to form a functional unit. Changes in one of the two regions, either TMJ or cervical spine, may affect the other region due to changes in the muscle segment. Our aim is to evaluate and compare whether individuals with temporomandibular disorders differ from healthy individuals in the global postural alignment by objective evaluation method.
METHODS: Group 1 (N=30) consist of mixed type temporomandibular disorder (TMD), Group 2 (N=30) consist of healthy temporomandibular joint, totally 60 individuals between the ages of 18-35 were included in this study. Posture Screen Mobile® (PSM) and New York Posture Scale (NYPS) were used for assessment of posture and Research Diagnostic Criteria for Temporomandibular Disorders (RDC/TMD) for diagnosis of TMD and healthy joints.
RESULTS: Knee translations from sagittal plane, were higher in Group 1 (p<0.05). No appreciable postural differences were found in other regions (p≥0.05). NYPS total scores were significantly lower in Group 1 (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It may be beneficial to consider that some postural disorders can be caused by TMD or that TMD can lead to this posture. Being careful about postural alignment in these patients may be important in terms of multidisciplinary approach to TMD patients for proper treatment program and prevention of possible disorders.

9.
Subaksial Servikal Omurga Yaralanmalarında Cerrahi Yaklaşımımız ve Tedavi Sonuçlarımızın Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospectıve Evaluatıon of Our Surgıcal Approach and Treatment Results in Subaxıal Cervıcal Spıne Injury
Durmuş Oğuz Karakoyun, Oğuzhan Uzlu, Ali Yılmaz, Hasan Serdar Işık
doi: 10.5505/ktd.2021.43403  Sayfalar 33 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı Subaksiyel servikal travma (SST) nedeniyle tek bir omurga cerrahı tarafından ameliyat edilen olgulara uygulanan tedavi yönetimini Subaxiyel ServikalTravma Klasifikasyonu (SLIC) ve AOSpine klasifikasyon kriterlerine göre değerlendirmek ve olguların klinik ve radyolojik sonuçlarını geriye dönük olarak incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2019-2020 yılları arasında kliniğimizde SST nedeniyle opere edilen 9 hastanın klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların yaş dağılımı 18 ile 74 arasındaydı (ortalama = 46,2). Olguların takip süresi 5-27 (ortalama = 17.3) ay idi. Travma düzeyleri incelendiğinde 7 (%77.8) olguda C5-C6 düzeyinde, 2 olguda (%22.2) C6-C7 düzeyinde lezyonlar olduğu görüldü. Olguların SLIC puanları 5-9 (ortalama =6.4) aralığındaydı. Olguların ameliyat öncesiAmerikan Omurga Derneği Sınıflama (ASIA)skorları incelendiğinde 2 olguda A, 4 olguda C, 3 olguda D olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SSTyüksek morbidite ve mortalite riski olan patolojilerdir.Anterior, posterior veya kombine yaklaşımlarla dekompresyon yapılarak spinal stabilite ve nörolojik iyileşme sağlanabilir. SST’de faset eklemler kırık açısından dikkatle değerlendirilmeli ve stabilizasyonun yetersiz olduğunu düşündüren radyolojik bulguların varlığında 360° füzyon yapılmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of the study is to evaluate the treatment management applied to the cases operated by a single spinal surgeon for Subaxial cervical trauma (SCT) according to the Subaxial cervical spine injury classification (SLIC) and AOSpine criteria, and to analyze the clinical and radiological results of the cases retrospectively.
METHODS: The clinical and radiological results of 9 patients who were operated for SCT in our clinic between 2019-2020 were evaluated.
RESULTS: The age distribution of the cases was between 18 and 74 (mean = 46.2). The follow-up period of the cases was 5-27 (mean = 17.3) months. When the trauma levels were examined, it was seen that there were lesions at the C5-C6 level in 7 (77.8 %) cases and at the C6-C7 level in 2 (22.2 %) cases. The SLIC scores of the cases were in the range of 5-9 (mean =6.4). When the preoperative American Spinal Injury Association (ASIA) scores of the cases were examined, it was seen that it was A in 2 cases, C in 4 cases, and D in 3 cases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: SCT are pathologies with high morbidity and mortality risk. By performing decompression with anterior, posterior or combined approaches, spinal stability and neurological recovery can be achieved. Facet joints should be carefully evaluated in terms of fractures in SCT and 360° fusion should be performed in the presence of radiological findings suggesting that the stabilization is insufficient.

10.
Malign Plevral Effüzyonlarda Sıvı Miktarı, Histopatoloji, Radyoloji ve Plöredez Durumu Sağkalımı Etkiliyor mu?
Do the Amount of Fluid, Histopathology, Radiology and Pleurodesis Status Affect the Survival in Malignant Pleural Effusions?
Filiz Güldaval, Ceyda Anar, Gülru Polat, Aysu Ayrancı, Mine Gayaf, Günseli Balcı, Özgür Batum, Gülistan Karadeniz, Fatma Üçsular, Bilge Salık, Emel Tellioğlu, Berna Komurcuoglu, Dursun Tatar, Seher Susam, Yasemin Özdoğan, Nimet Aksel, Melih Büyükşirin
doi: 10.5505/ktd.2021.44341  Sayfalar 39 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın birincil amacı, malign plevral efüzyona (MPE) yol açan en yaygın plevral maligniteleri belirlemektir. İkincil amaç, sıvı miktarı ile radyolojik bulgular, etiyolojiler, tedavi yöntemleri ve sağkalım arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza retrospektif olarak doku tanısı almış MPE vakalarını dahil ettik.
BULGULAR: MPE’nin en yaygın nedenleri akciğer kanseri (% 73), meme kanseri (% 8.3) ve mezotelyoma (% 7) idi. Kimyasal plöredez önerilen hastalarda plöredez yaklaşık% 31.1 oranında başarılı olmuştur. Plevral sıvı miktarı ile hücre tipi, sağkalım, pulmoner, ekstrapulmoner malignite ve mezotelyoma arasında ilişki bulunmadı, hastalar plöredez başarılı ise daha uzun sağkalıma sahipti (p = 0.005). Pulmoner, ekstrapulmoner ve mezotelyoma nedeniyle MPE’li hastaların medyan sağkalımı sırasıyla 77 ± 12.8, 150 ± 48.4 ve 365 ± 0 gündü. Mezotelyomalı hastaların sağkalımı diğerlerine göre anlamlı olarak daha uzundu (P: 0.000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: MPE’nin ana nedeni akciğer kanseriydi, ardından meme kanseri, primer bilinmeyen maligniteler ve mezotelyoma geldi. Kimyasal plöredez, MPE için geçerli bir palyatif önlemdi. Başarılı plöredezin sağkalıma önemli bir katkısı vardı.
INTRODUCTION: The primary objective of this study was to identify the most common pleural malignancies leading to malign pleural effusion (MPE). The secondary objective was to evaluate the relationship between the amount of fluid and radiological findings, etiologies, treatment methods and survival.
METHODS: We retrospectively included cases of MPE with a tissue diagnosis.
RESULTS: The most common causes of MPE were lung cancer (73%), breast cancer (8.3%) and mesothelioma (7%). In patients who were offered chemical pleurodesis, pleurodesis was successful in nearly 31.1%. No relation wasfound between the amount of pleural fluid and cell type,survival, pulmonary, extrapulmonary malignancy and mesothelioma, Patients live longer if pleurodesis was successful (p = 0.005). Median survival of patients with MPE due to pulmonary, extrapulmonary and mesothelioma, respectively were 77 ± 12.8, 150 ± 48.4 and 365 ± 0 days. The survival of the patients with mesothelioma was significantly longer than others (P: 0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The main cause of MPE was lung cancer, followed by breast cancer, unknown primary and mesothelioma. Chemical pleurodesis was a viable palliative measure for MPE. Successful pleurodesis had a significant contribution to the survival.

11.
COVID-19 Hastalarında Tedavi Deneyimi: Kocaeli,Türkiye'den İlk Sonuçlar
Treatment Experience in Patients with COVID-19: Preliminary Results from Kocaeli Turkey
Sıla Akhan, Birsen Mutlu, Emel Azak, İlknur Başyiğit, Haşim Boyacı, Serap Argun Barış, Müge Toygar Deniz, Sevtap Doğan, Aynur Karadenizli, Murat Sayan, Nuh Zafer Canturk, Nihat Zafer Utkan
doi: 10.5505/ktd.2021.76402  Sayfalar 45 - 50
GİRİŞ ve AMAÇ: Türkiye'de ilk pandemi vakası 11 Mart 2020'de bildirildi. Bu zamana kadar tüm ülkeler kendi teşhis ve tedavi protokollerini belirledi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kocaeli Üniversitesi Hastanesine pandeminin ilk ayında yatan COVID-19 hastalarının retrospektif analizi yapıldı. Vakalar klinik, laboratuvar (RT-PCR) ve görüntüleme (CT) kriterlerine göre COVID-19 olarak tanımlandı.Türkiye Tıbbi Pandemi Konseyi, Türkiye'de COVID-19'un erken tedavisi için hidroksiklorokin (HCQ), azitromisin (AZM) ve oseltamivir (OSM) kullanımını önermiştir. Bu raporda, bu erken tedavi stratejisinin sonuçlarını paylaşmayı hedefliyoruz.
BULGULAR: Pozitif RT-PCR testi veya tipik BT bulguları ile teşhis edilen 80 hasta arasında; 14'ü (% 17.5) yalnızca HCQ aldı, 25'i (% 31.2) HCQ ve AZM aldı ve 41'i (% 51.2) HCQ, AZM ve OSM aldı. HCQ tedavisi alan grupta,% 3,7'si 5 günden az ve% 13,8'i 5 gün ve daha uzun süre hastanede kalmıştır; HCQ ve AZM tedavisi alan grupta,% 20'si 5 günden az ve% 11,3'ü 5 gün ve daha uzun süre hastanede kalmıştır. HCQ, AZM ve OSM ile tedavi edilen grupta,% 42,5'i 5 günden az ve% 8,8'i 5 gün ve daha uzun süre hastanede kalmıştır. Fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p = 0.0001). Üç ilacın birlikte uygulanması, COVID-19 hastalığına karşı sinerjik bir etkiye sahip olabilir. İlk aydaki verilerle elde ettiğimiz sonuçlar, erken dönemde AZM ve OSM ile birlikte kullanıldığında bozulmayı önlediği ve hastanede kalış süresini kısalttığı oldu. Henüz literatürde çok fazla veri olmadığı için olumlu deneyimlerimizi paylaşmak istedik.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Deneyimlerimize dayanarak, erken tedavinin erken iyileşme, entübasyon gereksiniminin azalması ve çok düşük ölüm oranıyla sonuçlandığını makul buluyoruz. Bu ilk kohortta, COVID-19 ile erken teşhis ve tedavi, iyi sonuçla ilişkili görünmektedir.
INTRODUCTION: The first case of pandemic was reported on March 11th of 2020 in Turkey.
METHODS: We attempted a retrospective analysis of COVID-19 patients who were admitted at first month of pandemic in Kocaeli University Hospital. Cases were defined as COVID-19 by clinical, laboratory (RT-PCR) and imaging (CT) criteria. From March 15th to April 20th, 80 cases were hospitalized. Hydroxychloroquine (HCQ), azithromycin (AZM) and oseltamivir (OSM) are recommended for treatment. We aim to share the results of this early treatment strategy.


RESULTS: Among the 80 patients; 14 (17.5%) received HCQ alone, 25 (31.2%) received HCQ and AZM, and 41 (51.2%) received HCQ, AZM and OSM. In the group receiving HCQ treatment, 3.7% were hospitalized for less than 5 days and 13.8% for 5 days and longer; In the group receiving HCQ and AZM treatment, 20% were hospitalized for less than 5 days and 11.3% for 5 days and longer. In the group treated with HCQ, AZM and OSM, 42.5% were hospitalized for less than 5 days and 8.8% for 5 days and longer. (p= 0.0001). The co-administration of the three drugs may be synergistic. When used in combination with AZM and OSM in the early period, it shortened the duration of hospitalization. Since there is not much data about it in the literature yet, we wanted to share our positive experience.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Early treatment resulted in early recovery, decreased requirement for intubation, and a very low mortality rate. In this cohort, early diagnosis and treatment with COVID-19 appear to be associated with good outcome.

12.
EGFR Tirozin Kinaz İnhibitörlerine Dirençli KHDAK Hastalarında T790M Mutasyonunun Klinik Etkileri
Clinical Effects of T790M Mutation in EGFR Tyrosine Kinase Inhibitor Resistant NSCLC Patients
Filiz Güldaval, Ceyda Anar, Melih Büyükşirin, Merve Ayık Türk, Günseli Balcı, Mine Gayaf, Murat Akyol, İbrahim Onur Alıcı, Gülru Polat, Gülistan Karadeniz, Aysu Ayrancı, Fatma Demirci Üçsular, Kadri Murat Erdoğan, Yaşar Kutbay, Şener Arıkan, Özgür Batum, Berna Kömürcuoğlu, Sinem Ermin
doi: 10.5505/ktd.2021.82856  Sayfalar 51 - 56
GİRİŞ ve AMAÇ: T790M - pozitif ve T790M - negatif popülasyonlar arasındaki hasta özellikleri karşılaştırıldı ve ilk tirozin kinaz inhibitörü (TKI) başarısızlığından sonra progresyon sonrası sağkalım (PPS) analiz edilerek yeniden biyopsi yapılan hastalarda prognoz araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastaların karakteristik özellikleri, EGFR-TKI yanıtı, rebiyopsi veya likit biyopsi sırasındaki EGFR durumu, rebiyopsi öncesi uygulanan tedavi (kemoterapi/ EGFR-TKI), ilk EGFR-TKI’a direnç geliştikten sonraki tedavi ve biyopsi zamanı (ilk EGFR-TKI başarısızlığı sonrası) araştırılmıştır.
BULGULAR: T790M mutasyonu pozitif ve negatif olan iki grup arasında yaş, cinsiyet ve metastaz yeri arasında fark saptanmadı. Yalnızca T790M mutasyonu pozitif olan hastalarda TKİ kullanımı sonrası progresyonun negatif olanlara göre daha fazla olduğu görüldü (p: 0.001). TKİ kullanan hastalarda progresyonsuz median sağkalım T790M mutasyonu olan grupta 19,33 ay iken negative olan grupta 22.25 ay olarak saptandı. Genel sağkalım T790M pozitif ve negative olan grupta sırasıyla 75 ay ve 27,5 ay olarak bulundu ve bu istatistiksel olarak anlamlı idi (p: 0.009).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel sağkalım T790M pozitif grupta,T790M negatif gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde uzun olarak saptandı. Ayrıca EGFR-TKI kullanımı sonrası progresyon olan ve doku biyopsisi yaptırmak istemeyen hastalara likit biyopsisinin birkaç kez yapılabilir.
INTRODUCTION: To compare patient characteristics between the T790M-positive and T790M-negative 29.06.2021 populations, and to analyze the post-progression survival (PPS) after initial tyrosine kinase inhibitor (TKI) failure in order to investigate the prognosis in patients undergoing rebiopsy.
METHODS: We investigated the patient characteristics, including the initial EGFR-TKI response and T790M status at the time of rebiopsy or liquid biopsy, subsequent treatment after resistance to the initial EGFR-TKI (the presence of EGFR-TKI re-challenge), treatment just before biopsy and/or rebiopsy (EGFR-TKIs or chemotherapy), the timing of the rebiopsy (just after the initial EGFR-TKI failure or others).
RESULTS: No difference was found between the two groups with T790M mutation positive and negative in terms of age, gender, and metastasis location. Only patients with positive T790M mutation had higher progression after TKI use compared to negative ones (p: 0.000). The progression-free median survival in patients using TKI was 19.33 months in the group with T790M mutation and 22.25 months in the negative group. Overall survival was found to be 75 months and 27.5 months in the T790M positive and negative group, respectively, and this was statistically significant. (p: 0.009).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Overall survival was significantly longer in the T790M positive group than in the T790M negative group. In addition, liquid biopsy can be performed several times for patients with progression after EGFR-TKI use and who do not want to undergo tissue biopsy.

13.
Vücut Kitle İndeksinin Artroskopik Rotator Kılıf Cerrahisi Sonrası Fonksiyonel Sonuçlara Etkisi
The Effect of Body Mass İndex to Functional Results After Arthroscopic Rotator Cuff Repair
Sinan Oguzkaya, Turan Bilge Kizkapan
doi: 10.5505/ktd.2021.83357  Sayfalar 57 - 62
GİRİŞ ve AMAÇ: Rotator kılıf yırtığı omuz ağrısı ve kısıtlılığının sık görülen bir sebebidir. Yaş, ek hastalıklar, preoperatif kas atrofisi ve yağlı dejenerasyon gibi bir çok faktör rotator kılıf tamiri sonuçlarını etkileyebilmektedir. Çalışmanın amacı obezitenin artroskopik rotator kılıf tamiri yapılan hastalarda fonksiyonel sonuçlara ve komplikasyon sıklığına etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 217-2019 yılları arasında artroskopik rotator kılıf tamiri yapılan 154 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar obez olmayan (Grup 1 [n=118], 76.6%, 56 kadın, 62 erkek) ve obez olan olarak iki gruba ayrıldı (Grup 2 [n=36], 23.4%, 25 kadın, 11 erkek). Sonuçları ölçmek için Constant Murley Skoru (CS), American Shoulder and Elbow Surgeon’s (ASES) skoru, Visual analogue scale (VAS) skoru ve Short-Form 36 (SF-36) skoru kullanıldı. Cerrahi süresi, hastane yatış süresi ve komplikasyon sıklıkları her iki grup arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Preoperatif ve postoperatif CS, ASES, SF-36 skorları obez grupta daha düşüktü ayrıca VAS skoru obez grupta anlamlı olarak daha yüksekti(P=0.000). Rerüptür oranı obez grupta daha yüksekti (27% vs. 4.2%, P=0.000). Cerrahi süre ve hastane yatışı obez grupta daha yüksekti (P=0.000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Obez gruptaki hastaların preoperatif ve postoperatif fonskiyonal sonuçları ve hayat kalitesi skorları obez olmayan hastalara göre anlamlı olarak düşük olarak görülmüştür. Ayrıca reruptur oranları obez grupta daha yüksektir.
INTRODUCTION: Rotator cuff tear is a common cause of shoulder pain and dysfunction. Many factors, including age, comorbidities, pre-operative muscle atrophy, and fatty degeneration, may affect functional outcomes after rotator cuff repair (RCR). The purpose of the study was to evaluate the effect of obesity on functional outcomes and complication rates after arthroscopic RCR.
METHODS: A total of 154 patients who underwent arthroscopic RCR between 2017 and 2019 were included in the study. Patients divided into two groups as non-obese (Group 1 [n=118], 76.6%, 56 females, 62 males) and obese (Group 2 [n=36], 23.4%, 25 females, 11 males). Constant-Murley Score (CS), American Shoulder and Elbow Surgeon’s score (ASES), Visual analogue scale (VAS) score, and Short-Form 36 (SF-36) quality of life scale were used in the measurement of outcomes. Length of surgery, hospital stay, and complications were compared between the two groups (P=0.000).
RESULTS: Both pre-operative and postoperative CS, ASES, and SF-36 scores were significantly lower in the obese group (P=0.000). Also, the VAS score was higher in Group 2. The re-tear rate was significantly higher in obese group (27% vs. 4.2%, P=0.000). The duration of the surgery and hospital stay were significantly higher in the obese.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Obese group have worse pre-operative and postoperative functional outcome scores and life quality measures when compared to non-obese patients. Also, re-tear rates are higher in obese patients.

14.
Sağlık Çalışanı Olan ve Sağlık Çalışanı Olmayanların Kansere Yaklaşımının Değerlendirilmesi: Anket Çalışması
Evaluation of Perspectives of Healthcare Professionals and Others Towards Cancer: Survey Study
Mehmet Nur Kaya, Burcu Caner, Ali Kırık, Nilüfer Avcı
doi: 10.5505/ktd.2021.96714  Sayfalar 63 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Kanser hastaları, hastalığa bağlı olarak çeşitli fiziksel ve psikolojik problemler yaşamaktadır. Sağlıklı bireylerde kansere karşı genel tutumların negatif hale gelmesiyle, kanserin iyileştirilebilirliğine yönelik tutumların da negatif olduğu tespit edilmiştir. Biz sağlıklı bireylerin kansere bakış açısındaki farklılıkların değerlendirilmesini, sağlık çalışanları ve sağlık çalışanı olmayan bireylerin bu açıdan karşılaştırılmasını amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Anket, sağlık çalışanı olan ve sağlık çalışanı olmayan kişilerden oluşan iki ayrı grup arasında yüz yüze dolduruldu. Her iki grubun kansere yaklaşımları, ilk olarak katılımcıların demografik ve mesleki özelliklerinin sorgulandığı 11 sorudan oluşan bu anket aracılığıyla değerlendirildi.
BULGULAR: Ankette beş soruya verilen cevaplar açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p <0.01). Bu sorular, yakınında kanser teşhisi olan birinin olup olmadığı, kanser tarama programlarına katılım düzeyi, kanser teşhisinin hastayla paylaşılması, ötenazi hakkı ve kanser tanısını yakınlarıyla paylaşma kararı ile ilgiliydi. Diğer sorulara verilen cevaplar açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ankette yer alan sorulara verilen cevaplar açısından iki grup arasında anlamlı bir fark vardı. Sağlık çalışanlarının kanser hastalarıyla daha fazla teması olduğu ve özellikle bu hastaların teşhis ve tedavi sürecini, herhangi bir sağlık çalışanı olmayan gruba kıyasla daha yakından takip edebilmelerinin bu sonucu elde etmede etkili olduğunu düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Cancer patients may experience various physical and psychological problems depending on the disease. It has been determined that as the general attitudes taken towards cancer have become negative in healthy individuals, attitudes taken towards the curability of cancer have also become negative. We aimed to evaluate the differences in the perspective of healthy individuals on cancer, and to compare healthcare professionals and non-healthcare professionals from this point of view.
METHODS: The questionnaire was filled out face-to-face by two separate groups of people, one of which comprised healthcare professionals and the other comprised people that are not healthcare professionals. Both groups’approachesto cancer were evaluated by means ofthis questionnaire consisting of 11 questions, through which the demographic and professional characteristics of the participants were questioned first.
RESULTS: A statistically significant difference (p <0.01) was found between the two groups in terms of the answers given to the following five questions. No statistically significant difference was found between the two groups in terms of answers given to other questions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was a significant difference between the two groups in terms of the answers given to certain questions included in the questionnaire. We think that the fact that healthcare professionals have more contact with cancer patients and especially that they can follow the diagnosis and treatment process of such patients more closely, compared to the group, which does not include any healthcare professionals, was effective in obtaining this result.

15.
Trigeminal Nevralji Tedavisinde Mikrovasküler Dekompresyon Cerrahisinin Sonuçları
Results of Microvascular Decompression Surgery in the Treatment of Trigeminal Neuralgia
Mehmet Seçer, Aykut Gökbel
doi: 10.5505/ktd.2021.99710  Sayfalar 69 - 73
GİRİŞ ve AMAÇ: Trigeminal nevralji (TN), trigeminal sinirin bir veya daha fazla dalının uyaranlar tarafından tetiklenmesi sonucu gelişir. Çoğu TN vakası genellikle trigeminal sinir kökünün pons’tan çıkışından birkaç milimetre sonra kompresyonundan kaynaklanır. Bu çalışmada, TN tanısıyla kliniğe başvuran ve hiçbir tedaviye yanıt vermeyen hastaların tedavisinde mikrovasküler dekompresyon cerrahisi yaklaşımı ve sonuçları ile ilgili deneyimlerimizi sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2020-2021 yılları arasında kliniğe başvuran toplam 7 TN’li hastaya mikrovasküler dekompresyon (MVD) cerrahisi uygulandı ve hastaların bilgileri geriye dönük olarak cerrahi raporları, epikrizleri ve manyetik rezonans görüntüleri (MRG) kullanılarak değerlendirildi.
BULGULAR: TN’li 7 hastanın hepsine başlangıçta karbamazepin ve/veya okskarbazepin, radyofrekans termokoagülasyon tedavisi ve gamma knife radyocerrahi uygulandığı görüldü. Ardından tüm hastalara MVD cerrahisi uygulandı. Postoperatif dönemde komplikasyon gelişmedi ve tüm hastalarda TN şikayetleri erken dönemde tamamen düzeldi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tedaviye yanıt vermeyen hastalarda ince kesit ‘constructive interference of steady state (CISS)’ sekanslı kraniyal MRG intrakraniyal patolojilerin neden olduğu trigeminal sinir kompresyonunu saptamak için yararlıdır ve MVD cerrahisi tedavide önemlidir.
INTRODUCTION: Trigeminal neuralgia (TN) develops as a result of the trigger of one or more branches of the trigeminal nerve by stimuli. Most cases of TN are usually caused by compression of the trigeminal nerve root, within a few millimeters from its exit from the pons. In this study, we aimed to present our experience regarding the microvascular decompression surgical approach and itsresults in the treatment of patients who applied to the clinic with a diagnosis of TN and who did not respond to any of the treatments.
METHODS: Microvascular decompression (MVD)surgery was performed on a total of 7 patients with TN who applied to the clinic between 2020 and 2021, and the information of the patients was retrospectively evaluated using surgery reports, epicrisis, and magnetic resonance images (MRI).
RESULTS: It was observed that all 7 patients with TN were initially administrated carbamazepine and/or oxcarbazepine, implemented radiofrequency thermocoagulation treatment and gamma knife radiosurgery. Subsequently, all the patients underwent MVD surgery. No complications developed in the postoperative period and complaints of TN in all patients completely resolved in the early period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In patients who are unresponsive to treatments, thin-section ‘constructive interference of steady state (CISS)’ sequence cranial MRI are useful to detect trigeminal nerve compression caused by intracranial pathologies, and MVD surgery is important in the treatment.

OLGU SUNUMU
16.
Desendan Nekrotizan Mediastinit: Nadir Bir Olgu
Descending Necrotizing Mediastinitis: A Rare Case
Erdem Altıparmak, Halil Erdem Özel, Ferit Bayakır, Serdar Başer, Saban Eyisarac, Erkan Esen, Ayşe Adin Selçuk
doi: 10.5505/ktd.2021.73792  Sayfalar 74 - 77
Desendan nekrotizan mediastinit (DNM) nadir, fakat yüksek oranda ölümcül seyreden bir durumdur. Sıklıkla orofarengeal veya odontojenik şiddetli enfeksiyonlara bağlı gelişen bir komplikasyondur. Erken tanı, uygun antibiyoterapi ve cerrahi girişimle iyileşme olasıdır. Servikal enfeksiyonun komşuluk yolu ile yayılması mediastinite yol açar. Enfeksiyon plevral ve perikardiyal boşluklara ve hatta batın içine, boyundaki derin fasyaların oluşturduğu boşluklar boyunca yayılır. Ampiyem, plevral ve perikart efüzyonu, peritonit, intratorasik hemoraji ve kardiyak tamponada neden olan ve mortalitesi yüksek bir enfeksiyondur (%47). Bu yazıda, oldukça nadir görülmesi, yüksek mortaliteye sahip olması ve başarılı tedavisi nedeniyle DNM’li olgu sunuldu.
Descending necrotizing mediastinitis (DNM) is a rare but highly mortal condition. It is a complication that develops commonly due to severe oropharyngeal or odontogenic infections. Early diagnosis, appropriate antibiotherapy and recovery with surgical intervention is possible. The spread of cervical infection via adjacent anatomical structures leads to mediastinitis. The infection spreads into the pleural and pericardial cavities and even into the abdomen, through the deep fascial spaces. DNM is an infection having high mortality rates (47%) by causing empyema, pleural and pericardial effusion, peritonitis, intrathorasic hemorrhage and cardiac tamponade. In this article, a case of DNM was presented due to its extremely rare incidence, high mortality rate and successful management.

ARAŞTIRMA MAKALESI
17.
Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Denetimli Serbestlik Birimine Başvuran Olguların Madde Kullanım Özellikleri Açısından Değerlendirilmesi
Evaluation of Cases Applying to a Training and Reserch Hospital Probation Unit in Terms of Substance use Characteristics
Selim Polat, Buket Koparal, Burak Okumuş, Cicek Hocaoglu
doi: 10.5505/ktd.2021.37267  Sayfalar 78 - 82
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada hastanemizde kontrolleri yürütülen denetimli serbestlik kapsamındaki olgular sosyodemografik özellikleri, madde başlangıç yaşı, kullanılan madde türü gibi değişkenler açısından değerlendirilmeye çalışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 01.01.2018 - 02.12.2018 tarihleri arasında denetimliserbestlik kapsamında psikiyatri polikliniğine yönlendirilen 554 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Bu olgular yaş, cinsiyet, eğitim durumları gibi sosyodemografik özellikleri ile klinik tanıları açısından değerlendirilerek, idrar tahlillerine bakılarak ve verilen hasta beyanları ile kullanılan madde türü bakımından sınıflandırılmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızda denetimli serbestlik birimine başvuran olguların 10’u kadın (%1,8), 544’ü (%98.2) erkek olurken, grubun yaş ortalaması 30.88 ±10,304 (15-69) yıl olarak saptanmıştır. Eğitim düzeyi 94 (%17) ilkokul, 432(%78) orta öğretim, 28(%5,1) yüksek okul olarak tespit edilmiştir. Kullanılan madde bakımından en çok esrar, 487(%87,9) olguda, en az Benzodiazepin, 2(%0,4) olguda tespit edilmiştir. En çok olgu 15-29 yaş aralığında 286 (%51,5) görülürken, 18 yaş altı 9 olgunın bulunması erken başlangıç yaşına dikkat çekmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Denetimli serbestlik birimi kapsamında takip edilen olgularda sosyodemografik özelliklerin kullanılan madde ve kullanım süreleri ile ilişkili olduğu çıkarımı yapılmış, kullanılan madde türünün yaş ve eğitim düzeyleri ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Yaş ortalamasının geçmiş yıllarda yapılan çalışmalara oranla daha düşük olduğu görülmüştür. Çalışmamız madde kullanımı ile ilgili oranların daha somut veriler ile gün yüzüne çıkarılması açısından literatüre katkı niteliği taşımakta ve önleyici çalışmaların önemini açıkça ortaya koymaktadır.
INTRODUCTION: In this study, we tried to evaluate the sociodemographic characteristics of the cases under probation, who were controlled in our hospital, in terms of variables such as the age of onset of the substance of variables such asthe age of onset of the substance and the type of substance used.
METHODS: In this study; 554 cases were referred to psychiatry policlinic between 01/01/2018 and 02/12/2018. These cases were evaluated in terms of their sociodemographic characteristics such as age, gender, educational status, and their clinical diagnosis. They were analyzed retrospectively in terms of patient statements.
RESULTS: In our study, 10 (1,8%) were and 544 (98.2%) were male and the mean age was 30,88 ± 10,304 (15-69) years. The level of education was 94 (17%) for primary school, 432 (78%) for secondary and 28 (5,1%) as high schools. Thc, 487 (87,9%), and at least Bzo, 2 (0.4%) cases were determined in terms of the substance used. The highest number of cases was 286 (51,5%) and 15-29 years old.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was deduced that the socio-demographic characteristics of the cases followed up within the probation unit were related to substance used and the duration of use, and it was found that the type ofsubstance used wasrelated to age and education levels. It has been observed that the average age islower than the studies conducted in the previous years. We think that our study will contribute to the literature in terms of revealing the rates of substance use with more concrete data.

18.
Kronik Santral Seröz Koryoretinopatinin Aktivasyon ve Remisyon Dönemlerine ait Kan Paramatrelerindeki Değişimler
Alterations in Blood Parameters According to Activation and Remission Status of Chronic Central Serous Chorioretinopathy
Buğra Karasu
doi: 10.5505/ktd.2021.83446  Sayfalar 83 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı kronik santral seröz koryoretinopatide(SSKR) aktivayon ve remisyon dönemlerinde kan parametrelerindeki değişimi incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, aktivasyon döneminde olan kronik SSKR’li 36 hasta (Grup 1) ve remisyon dönemindeki kronik SSKR’li 41 hasta (Grup 2)’ nın kan parametreleri kayıt altına alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan venöz kan örnekleri alındı ve tam kan sayımı yapıldı. Her bir grupta kan parametrelerinin sonuçları analiz edildi.
BULGULAR: Ortalama serum beyaz kan hücresi (WBC) değerleri Grup 1’de 7.87 ± 2.21 (10 ^ 3 / uL) ve Grup 2’de 7.35 ± 1.26 (10 ^ 3 / uL) istatiksel olarak anlamlı değildi (p= 0.390). Kırmızı kan hücrelerinin(RBC) ortalama serum düzeyi Grup 1’de 5.07 ± 0.42 (10 ^ 6 / uL) ve Grup 2’de 4.98 ± 0.63 (10 ^ 6 / uL) idi (p= 0.321). Trombosit(PLT) ortalama serum düzeyi Grup 1’de 237.58±53.08 (10 ^ 3 / uL) ve Grup 2’de 218.72±54.16 (10 ^ 3 / uL) idi(p=0.149). Trombosit krit (PCT) düzeyleri Grup 1’de Grup 2’ye göre anlamlı olarak artmıştı (p= 0.003). Ortalama platelet hacmi (MPV) değerleri grup 1’de (9.44±1.17 fL) grup 2’ye göre (7.28±0.76 fL) istatiksel olarak anlamlı oranda artmıştı (p= 0.016).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aktivasyon süresi boyunca MPV ve PCT’nin yüksek serum seviyeleri, kronik SSKR’de tromboza eğilimi arttırabilmekte ve koroidal iskemi ile birlikte mikroinfakt oluşumunu tetikleyebilmektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the changes in blood parameters during the activation and remission periods of chronic central serous chorioretinopathy (cCSCR).
METHODS: In this retrospective study, results of the blood parameters of 36 patients (Group 1) with cCSCR during activation period and 41 patients (Group 2) with cCSCR during remission period were recorded.
RESULTS: The mean serum white blood cell (WBC) values in Group 1 were 7.87 ± 2.21 (10 ^ 3 / LL) and in Group 2, 7.35 ± 1.26 (10 ^ 3 / LL) were not statistically significant (p = 0.390). The mean serum levels of red blood cells (RBC) were 5.07 ± 0.42 (10 ^ 6 / LL) in Group 1 and 4.98 ± 0.63 (10 ^ 6 / LL) in Group 2 (p = 0.321), respectively. The mean serum levels of platelet (PLT) were 237.58 ± 53.08 (10 ^ 3 / LL) in Group 1 and 218.72 ± 54.16 (10 ^ 3 / LL) in Group 2 (p = 0.149), respectively. Platelet crite (PCT) levels were significantly increased in Group 1 compared to Group 2 (p = 0.003). Mean platelet volume (MPV) values were significantly increased in group 1 (9.44 ± 1.17 fL) compared to group 2 (7.28 ± 0.76 fL) (p = 0.016).
DISCUSSION AND CONCLUSION: High MPV and PCT serum levels during the activation period can provoke the tendency of thrombosis in cCSCR and moreover may induce choroidal ischemia and microinfarct formation.

19.
Preeklampsini Şiddetini ve Perinatal Sonuçlara Etkisini Öngörmede Tiroid Fonksiyon Testlerinin Yeri
The Role of Thyroid Function Tests in Prediction of the Effect of the Severity of Pre-eclampsia on Perinatal Outcomes
Oğuz Güler, Hasan Cemal Ark, Diana Sevil
doi: 10.5505/ktd.2021.05925  Sayfalar 91 - 95
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebelerdeki tiroid fonksiyon bozuklukları ile preeklampsi arasındaki ilişkiyi araştırıp; bu ilişkinin preeklampsinin şiddetlenmesini öngörmedeki yerini tespit edip, perinatal sonuçlara etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 28-41.gebelik haftaları arasında olan, 60 adet preeklampsi tanısı almış ardışık tekiz gebeliği olan kadınlar dahil edildi. Herhangi bir medikal ve obstetrik problemi olmayan normotansif 44 sağlıklı tekiz gebe, kontrol grubu olarak seçildi. Tüm preeklamptik gebeler, ağır preeklampsi ve diğer preeklampsi olarak iki alt gruba ayrıldı. Gruplar arsındaki temel demografik veriler, yenidoğan ağırlığı, cinsiyeti ve 1.dk APGAR skorları ile serum biyokimya, hemogram ve tiroid stimüle edici hormon (TSH), total T3 (TT3), total T4 (TT4) düzeyleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: Bu prospektif çalışmaya preeklampsi tanısı almış 60 gebe ve 44 normotansif sağlıklı gebe dahil edildi. Ağır preeklampsi, diğer preeklampsi ve sağlıklı gebe grupları tiroid fonksiyon testleri açısından karşılaştırıldığında; serum TSH değerleri, ağır preeklampsi grubunda, diğer preeklampsi ve sağlıklı gebelere oranla anlamlı derecede yüksek iken (sırasıyla 6.04 ± 9.63 μlU/ml, 2.76 ± 1.86 μlU/ml ve 2.72 ± 1.70 μlU/ml, p<0.001) TT3 ve TT4 değerleri, hem diğer preeklampsili hem de ağır preeklampsili gebelerde sağlıklı gebelere kıyasla düşük ölçüldü. Tüm preeklamptik gebelerde sağlıklı gebelere kıyasla yenidoğan ağırlığı ve 1. dakika APGAR skorları daha düşüktü. Sezaryen doğum oranı preeklamptik gebelerde sağlıklı gebelere oranla daha yüksekti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm preeklamptik gebelerde serum TSH seviyelerinin artmakta, TT3 ve TT4 seviyelerinin ise azalmakta olduğu tesbit edilmiştir. Alt grup analizleri değerlendirildiğinde, ağır preeklampsili gebelerde, diğer preeklampsili gebelere kıyasla TSH düzeylerindeki anlamlı artış, TSH düzeylerinin preeklampsinin şiddetini belirlemede faydalı olabileceği yönünde ipucu vermektedir.
INTRODUCTION: To investigate the relationship between impaired thyroid function tests in pregnancy and pre-eclampsia, to determine the role of this relationship in the prediction of the severity of pre-eclampsia, and to evaluate the effect on perinatal outcomes.
METHODS: The study included 60 consecutive patients in the 28th-41st gestational week of a single pregnancy, diagnosed with pre-eclampsia, and a control group of 44 healthy, normotensive patients at the same stage of a single pregnancy with no medical problems. The pre-eclamptic patients were separated into two groups as severe pre-eclampsia and other pre-eclampsia. The groups were compared in respect of demographic data.
RESULTS: This prospective, controlled study included 60 pregnant patients diagnosed with pre-eclampsia and 44 healthy pregnant patients. When the severe pre-eclampsia, other pre-eclampsia and the healthy control groups were compared in respect of thyroid function tests, TSH was determined to be statistically significantly higher in severe pre-eclampsia group than in other pre-eclampsia group and the control group (6.04 ± 9.63 μlU/ml, 2.76 ± 1.86 μlU/ml ve 2.72 ± 1.70 μlU/ml, respectively, p<0.001). TT3 and TT4 were lower in both the severe pre-eclampsia and other pre-eclampsia groups compared to the healthy control group
DISCUSSION AND CONCLUSION: TSH levels were increased and the TT3 and TT4 levels were decreased in all the pre-eclamptic pregnancies. In the sub-group analyses, there was a statistically significant increase in the TSH levels of the severe pre-eclampsia group compared to those of the other pre-eclampsia group. It can therefore be considered that TSH levels may be useful in determining the severity of pre-eclampsia.

20.
İntravenöz Trombolitik Tedavi Verilen Akut İskemik İnmeli Hastaların Değerlendirilmesi; Bir İnme Merkezinin Deneyimleri
Evaluation of Acute Ischemic Stroke Patients Treated with Intravenous Thrombolysis; Experiences of a Stroke Center
Serhan Yıldırım, Pınar Bekdik Şirinocak
doi: 10.5505/ktd.2021.21549  Sayfalar 96 - 101
GİRİŞ ve AMAÇ: İntravenöz trombolitik (iv-tPA) tedavi, akut iskemik inmeli hastaların tedavisinde önerilen bir yöntemdir. Bu çalışmadaki amacımız iv-tPA’nın hastalarımızdaki etkinliğini ve yan etkilerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Merkezimizde 2018-2020 yılları arasında 0,9mg/kg dozunda iv-tPA alan hastların verileri retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Merkezimizde 2018-2020 yılları arasında 49 hastanın iv-tPA ile tedavi edildiği saptandı. Iv-tPA ile tedavi edilen hastaların 24. saat NIHSS skorlarının tedavi öncesi NIHSS skorlarına göre belirgin düşük olduğu izlendi(tedavi öncesi 8,3±4,1; 24. saat 4,9±5,1, p=0,000). Hastaların 38’inde (%77,6) iyi klinik prognozun olduğu izendi. Üç (%6,1) hastada intraserebral kanama olduğu izlendi. İntraserebral kanama olan hastalarda sistolik kan basıncının(kanama olanlar: 163±59 mmHg, kanama olmayanlar: 141±25 mmHg p=0,014), serum glukoz düzeyinin(kanama olanlar: 173±117 mg/dl, kanama olmayanlar: 124±45mg/dl, p=0,007) ve kapı-iğne sürelerinin(kanama olanlar: 125±9 dk, kanama olmayanlar: 137±54 dk p=0,029) daha yüksek olduğu izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız iv-tPA’nın akut iskemik inmeli hastaların klinik bulgularını düzelttiğini gösterdi. Ayrıca yüksek serum glukoz düzeyi ve sistolik kan basıncının da intraserebral kanama riskini artırdığı izlendi.
INTRODUCTION: Intravenous thrombolytic (iv-tPA) treatment is a recommended treatment in acute ischemic stroke (AIS). We aimed to evaluate the effectiveness and side effects of this treatment on our patients.
METHODS: We retrospectively evaluated the datas of patients with AIS treated with 0,9 mg/kg iv-tPA between 2018-2020.
RESULTS: Forty-nine patients were treated with iv-tPA between 2018 and 2020. NIHSS scores at 24th hour were found significantly decreased compared with at onset(8,3±4,1 at onset, 4,9±5,1 at 24th hour, p=0,000). Thirty-eight (%77,6) patients had good clinical outcome. Intracerebral hemorrhage (ICH) was spotted in 3 (6,1%) patients. Systolic blood pressure (ICH group: 163±59 mmHg, non-ICH group: 141±25 mmHg p=0,014), serum glucose level(ICH group: 173±117 mg/dl, non-ICH group: 124±45mg/dl, p=0,007) and mean door-needle time (ICH group: 125±9 min., non-ICH group: 137±54 min. p=0,029) were found significantly increased in patients with ICH. Total 4 (8,2%) patients died after iv-tPA treatment.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study showed that iv-tPA improves the clinical findings of AIS. Additinally high serume glucose level and systolic blood pressure may increase the risk of ICH.

OLGU SUNUMU
21.
Ekstrakorporeal Şok Dalga Litotripsi Tedavisi Sonrası Radikülopatiyi Taklit Eden Nöropati: Olgu Sunumu
Neuropathy Mimicking Radiculopathy After Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy Treatment: A Case Report
Mahmut Taha Ölçücü, Kayhan Yılmaz, Çağatay Özsoy, Yasemin Bicer Gomceli, Mutlu Ateş
doi: 10.5505/ktd.2021.83436  Sayfalar 102 - 105
Böbrek taşı için ekstrakorporeal şok dalga litotripsi (ESWL) tedavisi uygulanan radikülopatiyi taklit eden nöropatili 57 yaşında bir kadın hasta sunduk. İkinci seans ESWL sonrası hasta, belin sol tarafında ve sol ayağın tabanında şiddetli ağrı, sol ayak tabanında karıncalanma ve yanma olduğunu belirtti. ESWL'den önce hiç şikayeti yoktu. Nörolojik muayeneden sonra, hastaya ESWL'nin omurilik sinir kökleri üzerindeki olası etkileri nedeniyle nöropati teşhisi konuldu. Pregabalin 75 mg p.o günde iki kez başlandı. Altıncı ayın sonunda hastanın sempmtomlarının şiddeti kademeli olarak azaldı. Bu olgu, hedeflenen ESWL bölgesine komşu bölgelerdeki nöronal yapıların şok dalgalarından etkilenebileceğini göstermektedir.
We presented a 57-year-old female patient with neuropathy mimicking radiculopathy who underwent extracorporeal shock wave lithotripsy (ESWL) treatment for renal stone. After the second session of ESWL, the patient reported severe pain on the left side of the waist and sole of the left foot, tingling and burning of the sole of the left foot. She had no complaints before ESWL. After neurological examination, the patient was diagnosed as neuropathy due to the possible effects of ESWL on the spinal cord roots. Pregabalin 75 mg twice a day was started and her symptoms were gradually recovered during the six months. This case demonstrates that neuronal structures in the regions adjacent to the targeted ESWL region can be affected by shock waves.

ARAŞTIRMA MAKALESI
22.
Hipertansif Ve Hipertansif Olmayan Sıçanlarda 2100 MHz Radyo Frekans Radyasyonun Testis Dokusunda Oksidan Stres Üzerine Etkisi
Effect of 2100 MHz Radio Frequency Radiation on Oxidative Stress on Testicular Tissue of Hypertensive and Non-Hypertensive Rats
Dilek Kuzay, Çiğdem Özer, Bahriye Sırav Aral, Fatih Şentürk
doi: 10.5505/ktd.2021.48751  Sayfalar 106 - 110
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde ilerleyen teknoloji ile birlikte daha fazla radyasyona maruz kalmaktayız. Radyasyon maruziyetinin biyolojik sistemlerdeki etkilerini inceleyen çok sayıda çalışma olmasına rağmen hipertansiflerdeki etkilerini inceleyen çalışma bulunmamaktadır.
Bu çalışmada hipertansif ve hipertansif olmayan sıçanların testis dokusunda 2100 MHz RFR nin oksidatif strese etkilerini incelemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 24 adet, erkek Wistar Albino sıçan 4 gruba ayrıldı; 1) Kontrol (K), 2) Kontrol+Hipertansiyon (K+H), 3) Radyasyon (R), 4) Radyasyon+Hipertansiyon (R+H). Sıçanlarda hipertansiyonu indüklemek için 1 ay süre ile 1 ml çeşme suyunda çözünen 60 mg/kg L-NAME oral gavaj ile verildi. Sıçanlar 2100 MHz RFR’ye günde 60 dakika/5 gün/8 hafta boyunca maruz bırakıldı. Uygulamaların bitiminde sıçanlar anestezi altında dekapite edilerek testis dokusunda göstergesi malondialdehit (MDA), Nitrit+nitrat (NOx) ve glutatyon (GSH) düzeyleri çalışıldı. Sonuçlar One-way ANOVA followed by post hoc Tukey tests ile karşılaştırıldı. p<0.05 olanlar anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: R ve H+R gruplarının testis dokusunda hem C grubu hemde H grubu ile karşılaştırıldığında MDA ve NOx düzeylerinde artış, GSH düzeylerinde ise azalma olduğu belirlendi (p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hipertansif olan ve hipertansif olmayan sıçanların testis dokusunda radyasyon maruziyeti oksidatif streste aynı oranda artışa neden oldu. Hem hipertansiflerde hemde hipertansif olmayanlarda radyasyon maruziyetine bağlı artan oksidatif stres erkek üreme sistemini olumsuz yönde etkileyebilir.
INTRODUCTION: Nowadays exposure to radiation has been increasing with the advancement of technology. Although considerable research has focused on the effects of radiation exposure on biological systems, its effect on hypertensives has previously never been addressed. In this study, the effect of 2100 MHz radio frequency radiation (RFR) on oxidative stress on testicular tissue of hypertensive and non-hypertensive rats is aimed to be investigated.
METHODS: Twenty-four male Wistar Albino rats were allocated into four groups: 1) Control (C), 2) Control +Hypertension (C+H), 3) Radiation (R), 4) Hypertension+ Radiation (H+R). In order to induce hypertension in rats, 60 mg/kg L-NAME dissolved in 1 ml tap water was orally administered to rats for one month. Rats were exposed to 2100 MHz RFR for 60 min /day, 5 days/ week for 8 weeks. Following the experiments, the rats were decapitated under anesthesia and malondialdehyde (MDA), Nitrite+nitrate (NOx) and glutathione (GSH) levels were examined on testicular tissue. Results were compared with One-way ANOVA followed by post hoc Tukey tests. Values of p<0.05 were accepted as significant.
RESULTS: When testicular tissues of R and H+R groups were compared with those of C and H groups, MDA and NOx levels were seen to increase while GSH levels decreased (p<0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Radiation exposure led to an equal amount of increase of oxidative stress on testicular tissues of hypertensive and non-hypertensive rats. Oxidative stress caused by radiation exposure may negatively affect male reproductive system in both hypertensives and non-hypertensives.

23.
Yumuşak Doku Kitlelerinde Kontrastlı Dinamik T2 Perfüzyon ve T2 Relaksometrinin Tanısal Performansı
Diagnostic Performances of Dynamic Contrast Enhanced Magnetic Resonance Perfusion Imaging and T2 Relaxometry in Soft Tissue Masses
Hande Uslu, Mesude Tosun, Gür Akansel, Yonca Anık, Ercüment Çiftçi
doi: 10.5505/ktd.2021.46667  Sayfalar 111 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Dinamik Kontrastlı Manyetik Rezonans Perfüzyon görüntüleme (DK-MRPG) ve T2 relaksometri parametrelerinin yumuşak dokudaki benign ve malign kitlelerin ayırımında tanısal doğruluğunu değerlendirmek.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 36 hastada saptanan 36 yumuşak doku kitlesi dahil edilmiştir (17 malign, 19 benign). MR görüntüleri 3T MRG cihazı (Philips MR Systems Achieva Release 2.6.3.7, Eindhoven, Netherlands) ile çalışılmıştır. MRG sırasında her hastaya T2 Perfüzyon ile T2 relaksometri uygulanmış ve yumuşak doku kitlelerinde Index, Negative Integral (NI), Mean Transit Time (MTT), Time to Peak (TTP), Time of Arrival (T0) ve T2 relaksometri zamanı (ortalama değeri) ölçülmüştür. Bu parametreler benign-malign lezyonlar arasında karşılaştırılmıştır.
BULGULAR: Benign ve malign kitleler arasında lezyonların maksimum boyutu ile NI değerlerinin farklılıkları istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p = 0.01 ve p = 0.001). Peritümöral ödem varlığı ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı (p = 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Benign-malign yumuşak doku kitlelerinin ayrımında T2 perfüzyon NI değeri, konvansiyonel MRG ve klinik bulgularla birlikte değerlendirildiğinde değerli bilgiler sağlayabilir. Benign-malign kitleler arasındaki örtüşme nedeniyle T2 relaksasyon zamanı bu konuda yardımcı olmamıştır.
INTRODUCTION: Our study aims to evaluate the diagnostic performances of Dynamic Contrast-Enhanced Magnetic Resonance Perfusion Imaging (DCE-MRPI) and T2 relaxation (T2 Mapping) parameters in the differentiation of benign and malignant soft tissue masses.
METHODS: The study included 36 patients with 36 soft tissue masses (17 malignant and 19 benign). Imaging was performed using a 3 Tesla MRI, T2 perfusion and T2 relaxation studies were performed and Index, Negative Integral (NI), Mean Transit Time (MTT), Time to Peak (TTP), Time of Arrival (T0), and mean value of T2 relaxation time were calculated. Then, these parameters were compared between benign and malignant lesions.

RESULTS: The differences of the maximum dimension of the lesions and NI values between benign and malignant masses were found statistically significant (p = 0.01 and p = 0.001 respectively). There was a statistically significant relationship between the presence of peritumoral edema and malignancy (p =0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: For the differentiation of benign from malignant soft tissue masses NI value may provide added information, when combined with conventional MRI and clinical findings. T2 relaxation times were not helpful in this regard due to significant overlap between benign and malignant masses.

24.
Asemptomatik Lökositospermi Ovulasyon İndüksiyon Başarısını Etkiler mi?
Does Asymptomatic Leukocytospermia Affect Ovulation Induction's Outcome?
Sezin Ertürk Aksakal, Elif Gülşah Diktaş, Tugba Altun Ensari, Aslı Öcal, Berna Dilbaz
doi: 10.5505/ktd.2021.60437  Sayfalar 119 - 124
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı açıklanamayan infertilite nedeniyle ovulasyon indüksiyon tedavisi uygulanan hastaların ilk başvuru sırasında yapılan spermiogram değerlendirilmesinde asemptomatik lökositospermi saptanan ve saptanmayan hastalar arasında gebelik oranları açısından fark olup olmadığını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Açıklanamayan infertilite tanısı ile, CC-IUI ya da KOH-IUI uygulanan 22-40 yaş aralığındaki hastalar çalışmaya dahil edildi. Kadın hastaların yaşı, infertilite süresi, uygulanan tedavi protokolu [(CC-IUI) vs (KOH-IUI)], tedavide kaçıncı siklus olduğu, IUI sonrası 12. gün β-hCG seviyesi, klinik gebelik ve canlı doğum oranları lökositospermi saptanan ve saptanmayan hastalar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Lökositospermi (-) ve lökositospermi (+) olan gruplar arasında yaş, infertilite süresi, siklus sayısı, tedavi protokolü,β-hCG pozitifliği,klinik gebelik açısından istatistiksel olarak anlamlı (p ˃ 0.05) farklılık göstermedi. Lökositospermi (+) olan grupta canlı doğum oranı lökositospermi (-) olan gruptan istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (sırasıyla %5.7 vs %23.7, p ˂ 0.05). CC-IUI tedavisi alan hastalarda lökositospermi (+) ve (-) gruplar arasında β-hCG pozitifliği, klinik gebelik oranı anlamlı farklılık göstermezken (p˃0.05), lökositospermi (-) grupta canlı doğum oranı lökositospermi (+) olan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p =0.037). KOH-IUI tedavisi alan hastalarda lökositospermi (-) olan grupta β-hCG pozitifliği, klinik gebelik oranı, canlı doğum oranı lökositospermi (+) olan gruptan istatistiki olarak anlamlı yüksek olarak saptandı (sırasıyla, p =0.016, p=0.004, p=0.002)
TARTIŞMA ve SONUÇ: Açıklanamayan infertilite nedeniyle ovulasyon induksiyonu yapılan hastalarda asemptomatik lökositospermi klinik gebelik ve canlı doğum oranlarını etkilemektedir.
INTRODUCTION: The aim of the study was to investigate whether the asymptomatic leukocytospermia, detected in the spermiogram evaluation performed during the first admission of patients who underwent ovulation induction therapy due to unexplained infertility, affects pregnancy rates.
METHODS: Patients with an unexplained diagnosis of infertility, who were administered CC-IUI, or KOH-IUI, with the ages in a range of 22-40 years were included in the study. Age of the patients, duration of infertility, treatment protocol [(CC-IUI) vs (KOH-IUI)], the cycle of treatment, β-hCG level on the 12th day after IUI, clinical pregnancy and live birth rates were compared between patients with and without leukocytospermia.
RESULTS: There was no difference between the groups in terms of age, duration of infertility, number of cycles, treatment protocol, β-hCG positivity, and clinical pregnancy. The live birth rate in the group with leukocytospermia (+) was lower than the group with leukocytospermia (-) (5.7% vs. 23.7%, respectively, p ˂ 0.05). While β-hCG positivity and clinical pregnancy were not different between groups in patients receiving CC-IUI treatment (p˃0.05), the live birth rate in the leukocytospermia (-) group was higher than the group with leukocytospermia (+) (p = 0.037). In patients who received KOH-IUI treatment, β-hCG positivity, clinical pregnancy rate, and live birth rate were found to be higher in the group with leukocytospermia (-) than the group with leukocytospermia (+) (respectively, p = 0.016, p = 0.004, p = 0.002).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Asymptomatic leukocytospermia affects clinical pregnancy and live birth rates in patients who underwent ovulation induction due to unexplained infertility.

25.
Akut Kolesistit Tanılı Yaşlı ve Yüksek Cerrahi Riskli Hastalarda Alternatif Bir Tedavi Seçeneği: Perkütan Kolesistostomi
Percutaneous Cholecystostomy as an Alternative Treatment Choice for Acute Cholecystitis in Elderly and High-Risk Surgical Patients
Ali Çiftçi, Samet Genez, Murat Burç Yazıcıoğlu, Ahmet Yalnız
doi: 10.5505/ktd.2021.32848  Sayfalar 125 - 130
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut kolesistit yaygın bir cerrahi acildir. Cerrahi tedavi kesin çözüm olmasına rağmen, ciddi komorbiditesi olan veya yüksek cerrahi riski olan yaşlı hastalarda, perkütan kolesistostomi işlemi enfekte safra kesesinin dekompresyonu için etkili ve güvenlidir. Bu çalışmada, yaşlı veya yüksek riskli cerrahi hastalarda perkütan kolesistostomi (PK) sonuçlarımızı değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Şubat 2017 ile Aralık 2019 tarihleri arasında ciddi komorbidite ve yüksek cerrahi risk nedeniyle perkütan kolesistostomi uygulanan, 65 yaş üstü 41 Akut Kolesistit tanılı hasta dahil edildi.
BULGULAR: Kırkbir hastanın 22'si (% 53,66) erkek, 19'u (% 46,34) kadındı. Ortanca yaş 76.44 ± 8.46 (65-93 aralığında) idi. En sık eşlik eden hastalıklar kardiyovasküler hastalıklar (%73.17) ve diabetes mellitus (%51.22) idi ve hastaların % 43.90'ında multisistem hastalığı vardı. PK işlemi için ya transhepatik yada transperitoneal yol kullanıldı. PK işlemine bağlı herhangi bir komplikasyon veya mortalite gözlenmedi. Ortalama kateter kalma süresi 5 (0-12 arası) haftaydı. Sekiz hastaya işlemden 4-6 hafta sonra cerrahi uygulandı. Yedi hasta takip ve tedavi edildikleri yoğun bakım ünitesinde diğer nedenlerden ex oldu. Ortalama hastanede kalış süresi 7.20 ± 6.31 (1-30) gündü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Perkütan Kolesistostomi'nin medikal tedaviye yanıt vermeyen ve yüksek cerrahi riski olan yaşlı hastalarda Akut Kolesistitin tedavisinde güvenle kullanılabilecek ucuz, uygulaması kolay alternatif bir tedavi yöntemi olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Acute cholecystitis (AC) is a common surgical emergency. Although surgery is a definite solution, (PC) is effective and safe for the decompression of an infected gallbladder in elderly patients with severe comorbidity or high surgical risk. This study aimed to evaluate the results of percutaneous cholecystostomy PC in elderly or high-risk surgical patients.
METHODS: A total of 41 patients with AC aged over 65 years with American Society of Anesthesiologists scores of III or IV and high surgical risk that had undergone a PC due to comorbidity between February 2017 and December 2019 were included in this study.
RESULTS: Of the 41 patients, 22 (53.66%) were male, and 19 (46.34%) were female. The median age was 76.44 ± 8.46 (range 65–93). The most common comorbidities were cardiovascular diseases (73.17%) and diabetes mellitus (51.22%), and 43.90% of the patients had a multisystem disease. Either the transhepatic or transperitoneal route was used for the PC. No complications or mortality related to the PC procedure were observed. The average time of tube indwelling was 5 (range 0–12) weeks. Surgery was performed on eight patients 4–6 weeks after the procedure. Seven patients (17.1%) died in the intensive care unit after PC. The mean hospitalization time was 7.20 ± 6.31 (range 1–30) days.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study found that PC is an inexpensive, easy-to-apply alternative treatment method that can be safely used in the treatment of elderly patients with AC who do not respond to medical therapy and have high surgical risk.

26.
Transkateter Aort Kapak Replasmanı Kısa ve Orta Dönem Sonuçları: Tek Merkez Deneyimi
Short And Mid Term Results Of Transcatheter Aortic Valve Implantation: A Single-Center Experience
Ali Yasar Kılınç, Refik Emre Altekin, Fulya Avci Demir, Mehdi Onac, Gündüzalp Saydam, İbrahim Demir
doi: 10.5505/ktd.2021.24445  Sayfalar 131 - 139
GİRİŞ ve AMAÇ: Ciddi aort darlığı olan semptomatik hastalar cerrahi olarak tedavi edilmelidirler. İleri yaş ve komorbiditeler sebebi ile hastaların %30’u tedavi edilememektedir. Bu amaçla transkateter aort kapak replasmanı (TAVR) geliştirilmiştir. Çalışmamızın amacı TAVR yapılan hastaların gerçek yaşam sonuçlarını yayınlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: TAVR işlemi yapılan 136 hasta retrospektif incelenmiştir. Primer sonlanım noktası perioperatif mortalite (POM), sekonder sonlanımlar postoperatif 6 ay içerisinde gelişen major adverse serebrovasküler ve kardiyovasküler olaylar (MASKO) ve postoperatif kalıcı kalp pili (KKP) ihtiyacı olarak belirlenmiştir.
BULGULAR: POM gelişen hastalarda KKP, entübasyon ve kan transfüzyonu daha fazla, postoperatif hemoglobin daha düşük, postoperatif BUN, lökosit ve 48. saat kreatinin daha yüksek bulunmuştur. KKP ihtiyacı kadınlarda ve işlem sonrasında sol dal bloğu gelişen hastalarda daha fazla olmuştur. MASKO gelişen hastalarda kronik obstrüktif akciğer hastalığı, entübasyon ve transfüzyon ihtiyacı daha fazla, preoperatif CRP ile postoperatif CRP ve lökosit daha yüksek bulunmuştur.
POM’ nin bağımsız risk faktörleri işlem sonrasında transfüzyon ve KKP ihtiyacı gelişmesi, MASKO risk faktörleri entübasyon ve transfüzyon ihtiyacı olması, KKP için risk faktörü kadın cinsiyet olmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Transkateter aort kapak replasmanı yüksek cerrahi risk nedeni ile operasyon yapılamayan hastalarda düşük mortalite oranı ile uygun bir tedavi seçeneğidir.
INTRODUCTION: Patients with severe aortic stenosis and symptomatic should be treated surgically. Because of advanced age and comorbidities, 30% of patients cannot be treated. For this purpose transcatheter aortic valve replacement (TAVR) procedure has been developed. The purpose of our study is to analyze real life results of patients who underwent TAVR.
METHODS: 136 patients were analyzed retrospectively. Primary endpoint was perioperative mortality (POM), secondary endpoints were major adverse cardiovascular and cerebrovascular events (MACCE), developed during the 6-month post-procedure period and permanent pacemaker (PPM) requirement in postoperative period.
RESULTS: In patients, developed POM; PPM, transfusion and intubation requirements were higher, postoperative hemoglobin was lower, postoperative BUN, leukocyte and 48th hour creatinine were higher. PPM requirement was higher in women and patients with left bundle branch block on ECG after procedure. In patients who developed MACCE, presence of chronic obstructive pulmonary disease, intubation and transfusion requirement, preoperative CRP and postoperative CRP and leukocyte were higher.
In multivariate regression analyzes, independent risk factors of POM were transfusion and PPM requirement, MACCE risk factors were intubation and transfusion requirement, and PPM risk factor was female gender.
DISCUSSION AND CONCLUSION: TAVR is an appropriate treatment option with low mortality risk in patients who cannot be operated due to high surgical risk.

27.
Çocuklarda Uyku Bruksizmi Üzerinde Anksiyete Düzeyi ve Psikososyal Faktörlerin Etkileri: Bir Vaka-Kontrol Çalışması
The Effects of Anxiety Levels and Physicosocial Factors on Sleep Bruxism Among Children: A Case Control Study
İffet Yazıcıoğlu Sanrı, Perihan Çam Ray
doi: 10.5505/ktd.2021.48991  Sayfalar 140 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: Uyku bruksizmi çocukluk döneminde sık gözlenmekle birlikte çok farklı faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaktadır ve yaş ilerledikçe sıklığı azalmaktadır. Bu çalışmanın amacı uyku bruksizmini etkileyen parafonksiyonel alışkanlıklar, uyku alışkanlıkları, ailesel ve çevresel faktörlerin ve çocukların anksiyete düzeylerinin uyku bruksizmi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, 6-11 yaş aralığında bruksizmi olan 38 ve bruksizmi olmayan 38 olmak üzere toplam 76 çocuk alınmıştır. Annelere Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) verilmiş ve annelerden, çocukların parafonksiyonel alışkanlıklarını ve ailesel hikayeyi içeren bruksizm için ayrıntılı hasta hikayesi alınmıştır
BULGULAR: Öğrenme, davranış veya aşırı sinirlilik problemi olan çocuklarda (p=0,001) ve son dönemde strese neden olabilecek bir olay yaşayan çocuklarda (p=0,001) bruksizm daha sık gözlendi. Bruksizmi olan ve olmayan çocuklar arasında, anksiyete tarama ölçeği olarak kullanılan ÇATÖ alt ölçeklerinden; somatik panik (p=0,413), yaygın anksiyete bozukluğu (p=0,616), ayrılık anksiyetesi (p=0,637), sosyal anksiyete (p=0,614), okul korkusu (p=0,582) ve ÇATÖ toplam puanlarında (p=0.617) istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuğun anne tarafından beyan edilen anksiyete durumu ile bruksizm arasında bir ilişki bulunamamıştır, ancak strese neden olan bir olaya maruz kalma ve çocuklarda ortaya çıkan öğrenme problemleri, davranış problemleri ve aşırı sinirlilik durumlarının bruksizmin ortaya çıkmasında etkili olduğu gösterilmiştir.
INTRODUCTION: Sleep bruxism is frequently observed in childhood and it occurs with the combination of many different factors and its frequency decreases with the age. The aim of this study is to evaluate the effects of parafunctional habits, sleep habits, familial and environmental factors and children's anxiety levels on sleep bruxism.

METHODS: A total of 76 children aged 6-11 years, 38 with bruxism and 38 without bruxism were included in the study. Screen for Child Anxiety and Related Disorders (SCARED) form was given to the mothers, and detailed patient history for bruxism, including the parafunctional habits of the children and family history, was taken from the mothers
RESULTS: Bruxism was observed more frequently in children with learning, behavioral or anger problems (p = 0.001) and in children who experienced a recent stressful event (p = 0.001). Among the SCARED subscales used as an anxiety screening scale among children with and without bruxism; Somatic panic (p = 0.413), general anxiety (p = 0.616), separation anxiety (p = 0.637), social anxiety (p = 0.614), school fear (p = 0.582), and SCARED total scores (p = 0.617). There was no significant difference.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A relationship between the anxiety level of the child declared by the mother and bruxism was not found, but it was shown that exposure to an event causing stress and learning, behavioral or anger problems in children were effective in the emergence of bruxism.

28.
Psikiyatri Polikliniğine Başvuranlarda İnternet ve Akıllı Telefon Kullanımı ile Dijital Sağlık Uygulamalarına Yaklaşım
Attitude of Psychiatry Clinic Patients Towards Digital Health Applications with Internet and Smartphone Usage
Buket Cinemre, Mustafa Nogay Coskun, Müge Topcuoğlu, Ali Erdoğan
doi: 10.5505/ktd.2021.70973  Sayfalar 147 - 155
GİRİŞ ve AMAÇ: Teknoloji ve sağlık uygulamalarını bir araya getirerek oluşturulan dijital sağlık denilen yeni bir alan oluşmuştur. Bu alanda mobil sağlık(m-sağlık) yöntemlerinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran kişilerde internet ve cep(akıllı) telefonu kullanım sıklığı ile bu kişilerin kendi sağlık yönetimlerinde ve gelecekte yapılacak bilimsel araştırmalarda dijital ortamların kullanılmasına dair yaklaşımı hakkında bilgi edinmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine Mayıs-Temmuz 2020 tarihleri arasında başvuran 300 kişi alınmıştır.Çalışmaya katılmak istemeyen ve 18 yaşından küçük kişiler çalışmaya alınmamıştır.Çalışmaya katılanlardan araştırmacıların hazırladığı kağıt-kalem formunda anket doldurmaları istenmiştir.Anket, sosyodemografik bilgilerle birlikte araştırmanın hedeflerine uygun hazırlanmış 18 soru içermektedir.
BULGULAR: Çalışmamızda katılımcıların internete girme oranı %93.33, cep telefonu sahip olma oranı %93 ve akıllı telefona sahip olma oranı %91.4 olarak bulunmuştur.Katılımcıların sağlıkla ilgili aplikasyon indirme oranı %35.69, telefonundan hastalığı ve/veya sağlığıyla ilgili konularda bilgi almak isteyen katılımcıların oranı ise %79.7 olarak saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Psikiyatri polikliniğine başvuran kişilerde akıllı telefon ve internet kullanma oranları yüksektir.Özellikle genç ve/veya eğitimli katılımcılar başta olmak üzere dijital teknolojiler, sağlık alanında geniş bir yelpazede kullanılabilir.
INTRODUCTION: A new field called digital health has been created by combining technology and health practices. In Digital Health, mobile health(m-health) methods have an important place. The aim of this study is to obtain information about the frequency of internet and mobile phone usage among people who apply to university hospital psychiatry outpatient clinic and their approach to the use of digital media in their own health management and in future scientific research.
METHODS: 300 people who have applied to the Akdeniz University Psychiatry outpatient clinic between May and July 2020 were included in the study. Individuals younger than 18 years old and persons who did not want to participate in the study were excluded. Participants in the study were asked to fill out a questionnaire in a pen-and-paper form prepared by the researchers. The questionnaire includes 18 questions prepared in accordance with the aims of the research together with the sociodemographic information.
RESULTS: In this study, the rate of internet usage was found to be 93.33%. Moreover, 93% of the participants have found to be owning a mobile phone. Whereas, 91.4% of the participants have found to be owning a smartphone. Only 35.69% of the participants have downloaded a phone application related to health. Also, 79.7% of the participants use phones to acquire information on their illness and/or health.
DISCUSSION AND CONCLUSION: People who apply to psychiatry clinics have high rates of smartphone and internet usage. Digital technologies can be used in a wide range of healthcare departments, especially for young and/or educated participants.

29.
Gebe Bilgilendirme Sınıfının Doğum Şekline Etkisi
The Effect of Antenatal Education Class on The Type of Delivery
Pakize Özge Karkın, Gözde Sezer, Selma Şen, Müberra Duran
doi: 10.5505/ktd.2021.10692  Sayfalar 156 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: Gebe bilgilendirme sınıfı eğitimi alan ve almayan gebelerin doğum şeklini ve gebe bilgilendirme sınıfının doğum şekline etkisini belirlemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmamızda, Ocak 2018 ve Haziran 2020 yılları arasında Demirci İlçesi Gebe Bilgilendirme Sınıfı eğitimi almış olan 145 gebe ile gebe bilgilendirme sınıfı eğitimi almamış 235 gebenin bilgileri retrospektif olarak tarandı.
BULGULAR: Gebe Bilgilendirme Sınıfında eğitim almış olan 145 gebenin yaş ortalamasının 28,99±5,39, eğitim almamış 235 gebenin yaş ortalamasının 27,81±4,36 olduğu saptandı.
Araştırmamızda, gebelerin doğum şekli incelendiğinde, eğitim almış olan grupta bulunan gebelerin %60’ının, eğitim almamış olan grupta bulunan gebelerin %41,7’sinin normal doğum yaptığı saptandı. Her iki grup arasında ki-kare analizi sonucu istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulundu (p<0,05).
Araştırmadaki gebelerden nullipar olanlar incelendiğinde, eğitim almış olan grupta bulunan gebelerin %39,5’inin sezaryen olduğu, eğitim almamış olan grupta bulunan gebelerin %58,9’unun sezaryen olduğu saptandı. Her iki grup arasında yapılan t testi sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulundu (p<0,05).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamızda; gebe bilgilendirme sınıfı eğitimini tamamlamış gebelerin yüksek oranlarda normal doğum yaptıkları ve eğitimin sezaryen oranlarını düşürdüğünü söylemek mümkündür.
INTRODUCTION: To detect the type of delivery of pregnant women rather attending or not attending antenatal class education and to determine the effect of antenatal class education on type of birth.
METHODS: In our research, 145 participants of antenatal education class and 235 non-participants were searched retrospectively between January 2018 and June 2020.
RESULTS: The mean age of 145 antenatal education participants and 235 non-participants were found 28,99±5,39 and 27,81±4,36 respectively.
In the research, while antenatally educated group delivered 60%vaginally, non-educated group gave birth 41,7% vaginally. There was a statistical difference between two groups by chi-square analysis(p<0.05).
When nulliparous research population was studied, C-Section ratio was found 39,5% in educated group and 58,9% in non-educated group. There was a statistical difference between two groups by t-test (p<0.05).

DISCUSSION AND CONCLUSION: According to our search results, pregnant women attending antenatal education class had high rates of normal vaginal births also it is true to say that C-Section ratios can be lowered by antenatal education.

30.
Hastaneye Yatırılan COVID-19 Hastalarında Akciğer Bilgisayarlı Tomografi Parankimal Bulguları ile C Reaktif Protein Arasındaki İlişki
The Relationship Between Parenchymal Findings of Chest Computed Tomography and C Reactive Protein in COVID-19 Patients at Hospital Admission
Derya Deniz Altıntaş, Ayhan Şenol
doi: 10.5505/ktd.2021.43410  Sayfalar 160 - 166
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, hastaneye yatışta Toraks Bilgisayarlı Tomografide (BT) COVID-19 pnömonisine ait parankimal bulguların C reaktif protein (CRP) ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Nisan-30 Mayıs 2020 tarihleri arasında akciğer tomografisinde akciğer bulguları saptanan ve hastaneye başvuran ardışık 192 COVID-19 hastası çalışmaya dahil edildi. COVID-19 pulmoner bulguları başvuru Toraks BT ile değerlendirildi
BULGULAR: 192 hastanın ortanca yaşı 44 (31-59) yıl olup, bunların %46,8'i (90) kadındı. Medyan CRP değeri 15.2mg/L (2.0-55) olarak bulundu. Hastaların Toraks BT bulguları şöyleydi: %69.2 (133) buzlu cam opaklığı, %33.8 (65) konsolidasyon, %6.2 (12) ters halo, %11.9 (23) çılgın kaldırım, %20.8 ( 40) ayrık nodül, %5.7 (11) pulmoner vasküler genişleme, %3.6 (7) bronşektazi ve %17.1 (33) fibrozis ile. Nodül prezentasyonu olan hastalarda ortalama CRP 42,8±59,1 nodül prezentasyonu olmayan hastalarda ise 34,7±53,2 bulundu. CRP ile ilgili bağımsız öngörücüleri belirlemek için; Yukarıda açıklanan göğüs BT parametreleri lineer regresyonda değerlendirildi. Göğüs BT'sinde nodül varlığı (-26.1CI %95; (-49.0,-3.1), p = 0.026), BSTI-CT skoru (20,6, CI %95; 7.6, 33.6, p) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. = 0,002) ve CRP değerleri.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, hastaneye başvuran semptomatik COVID-19 hastalarında nodül gibi atipik bulguları olan hastaların Toraks BT'sinde tipik bulguları olanlara göre CRP düzeylerinin daha düşük olduğunu bulduk.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate the relationship between the parenchymal findings of COVID-19 pneumonia on chest Coumputed Tomography (CT) and C reactive protein (CRP) at hospital admission.
METHODS: 192 consecutive COVID-19 patients with pulmonary findings on chest CT, who were admitted to the hospital between 1st April to 30th May 2020, were included in the study. COVID-19 pulmonary findings were evaluated in admission chest CT
RESULTS: Median age of 192 patients was 44 (31-59) years and 46.8% (90) of them were female. Median CRP value was found to be 15.2mg/L (2.0-55). Chest CT findigs of the patients were as follows: 69.2% (133) with ground glass opacity, 33.8% (65) with consolidation, 6.2% (12) with reversed halo, 11.9% (23) with crazy-paving, 20.8% (40) with discrete nodula, 5.7% (11) with pulmonary vascular enlargement, 3.6% (7) with bronchiectasis and 17.1% (33) with fibrosis. The mean CRP was found to be 42.8±59.1 in patients with nodule presentation and 34.7±53.2 in patients without nodule presentation. In order to determine independent predictors related to CRP; chest CT parameters described above were assessed in the linear regression. Association with statisticaly significance were determined between the presence of nodule on chest CT (-26.1CI 95%; (-49.0,-3.1), p = 0.026), BSTI-CT score (20.6, CI 95%; 7.6, 33.6, p= 0.002) and CRP values.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found that patients with atypical findings as nodules had lower CRP levels than those with typical findings on chest CT in symptomatic COVID-19 patients admitted to the hospital.

31.
Membranöz Nefropatili Hastalarda Prognostik Faktörler
Prognostic Factors in Membranous Nephropathy Patients
Bülent Kaya, Saime Paydaş, Tolga Kuzu, Mustafa Balal
doi: 10.5505/ktd.2021.55563  Sayfalar 167 - 173
GİRİŞ ve AMAÇ: Membranöz nefropati (MN) yetişkinlerde nefrotik sendromun (NS) en yaygın nedenidir.Çalışmamızda MN’li hastalarda 1. yıl sonunda remisyonu etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışmamız, 2015-2018 yılları arasında MN tanısı almış, 18 yaş üstü hastalar üzerinde gerçekleştirildi. Hastalara ait tüm veriler hastanemiz medikal kayıtlarından elde edildi. MN hastaların başlangıç, 6., 12. ay laboratuvar değerleri (serum albümin, proteinüri, eGFR) ve 12. ay sonunda tedavi yanıt durumu değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda ortalama yaşı 42.2±12.5 olan 24(%55.8)’u kadın 43 MN’li hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastalar 12 aylık tedavi süresinin sonunda remisyona giren (22, %51.2) ve girmeyen (21, %48.8) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Remisyon grubunda kadın cinsiyet daha fazla (p = 0,022), diyastolik kan basıncı daha düşük (p=0,025), mikofenolat kullanımı daha az (p=0,019), serum kreatinin daha düşük (p<0,001), eGFR daha yüksek (p=0,008), LDL (p=0,039), HDL (p=0,035), eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) (p=0,012) ve CRP (p=0,016) düzeyleri daha yüksek saptandı. Tedavi yanıtı değerlendirildiğinde proteinüri 6. (p<0.001) ve 12. ayda (p<0.001), serum albumini ise 12. ayda (p<0.001) remisyona giren grupta girmeyenlere göre daha düşük seviyede saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tanı anında erkek cinsiyet, eGFR, diyastolik kan basıncı, LDL, HDL, ESR ve CRP, MN hastalarında birinci yılın sonunda remisyonu etkileyen faktörler olarak saptandı. Proteinüri, eGFR ve serum albümine göre tedaviye yanıtın daha erken bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz.
INTRODUCTION: Membranous nephropathy (MN) is the most common cause of nephrotic syndrome (NS) in adults. In our study, we aimed to determine the factors affecting remission in patients with MN at the end of the first year
METHODS: Our retrospective study was performed on patients over 18 years of age diagnosed with MN between 2015-2018. In MN patients, baseline, 6th, 12th-month laboratory values (serum albumin, proteinuria, eGFR) and treatment response at the end of the 12th month was evaluated.
RESULTS: Forty-three MN patients (24 (55.8%) women) with a mean age of 42.2±12.5 were evaluated. MN patients were divided into two groups at the end of the 12-month treatment period, remission and non-remission. In the remission group, female gender was higher (p=0.022), diastolic blood pressure was lower (p=0.025), mycophenolate use was less (p=0.019), serum creatinine was lower (p<0.001), eGFR was higher (p=0.008), LDL (p=0.039), HDL (p=0.035), erythrocyte sedimentation rate (ESR) (p=0.012) and CRP (p=0.016) levels were higher. In patients in remission, proteinuria was found at a lower level at sixth (p<0.001) and 12th months (p <0.001), and serum albumin at 12th months (p <0.001) compared to non-remission patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: At the time of diagnosis, the male gender, eGFR, diastolic blood pressure, LDL, HDL, ESR, and CRP are factors that can affect remission at the end of the first year in MN patients. We can say that proteinuria is an early indicator of response to treatment than eGFR and serum albumin.

32.
Sıçramadan Sonra Yere İniş Hata Puanlama Sistemi’nin Türkçe Uyarlama Çalışması
Turkish Adaptation Study of the Landing Error Scoring System
Sabriye Ercan, Esma Arslan, Cem Çetin, Ferdi Başkurt, Zeliha Başkurt, Mukadder İnci Baser Kolcu, Giray Kolcu
doi: 10.5505/ktd.2021.67625  Sayfalar 174 - 178
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada ‘Sıçramadan Sonra Yere İniş Hata Puanlama Sistemi’nin (SSYİ-HPS) Türkçeye uyarlanması amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada Darin Padua ve ark. tarafından geliştirilmiş olan SSYİ-HPS, 6 araştırmacı tarafından ayrı ayrı Türkçeye çevrilmiştir. Ardından çeviriler bir toplantıda konsensüs içerisinde tek bir “araç” haline getirilmiştir. Aracın anlaşılırlığını sağlamak için 3 kez uzman görüşü alınmıştır. Alınan geribildirimler ile aracın son hali oluşturulmuştur. Türkçe aracın kapsam geçerliği sağlandıktan sonra güvenirliğini değerlendirmek için 9 katılımcıya pilot sıçrama testleri yapılmıştır. Pilot sıçrama testlerinin analizleri hem sporcu sağlığı konusunda uzman olan hem de olmayan puanlayıcılarca gerçekleştirilmiştir. Ardından farklı 45 katılımcıya daha sıçrama testleri yapılmış ve bu testler sporcu sağlığı konusunda uzman olan iki puanlayıcı tarafından analiz edilmiştir.
BULGULAR: Türkçe araç, üçüncü versiyonunda kapsam geçerliğini sağlamıştır. Aracın (araç v.3) I-CVI değeri en düşük 0,78 ve en yüksek 0,97; S-CVI değeri en düşük 0,80 ve en yüksek 1,00; SCI/Ave değeri 0,88 bulunmuştur. Pilot çalışmaya katılan tüm puanlayıcıların puanlayıcı içi (0,81-0,92) ve puanlayıcılar arası (0,94-0,96) güvenirlik düzeyi mükemmel bulunmuştur. Pilot analizlerden sonra 45 farklı katılımcının sadece sporcu sağlığı konusunda uzman araştırmacılar tarafından yapılan değerlendirmesinde de puanlayıcı içi (0,82-0,83) ve puanlayıcılar arası (0,89) güvenirlik düzeyi mükemmel bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SSYİ-HPS Türkçe uyarlaması, spor ve sporcu sağlığı ile ilgilenen profesyonellerce kullanılabilecek bir araçtır.
INTRODUCTION: In this study, it is aimed to adapt the Landing Error Scoring System (LESS) to Turkish.
METHODS: LESS, developed by Darin Padua et al., was translated into Turkish separately by 6 researchers. Then, the translations were converted into a single "tool” in a consensus at a meeting. Expert opinion was taken 3 times to ensure the comprehensibility of the tool. The final version of the tool was created with the feedback received. After the content validity of the Turkish version was provided, pilot jump tests were performed on 9 participants to evaluate the reliability. The pilot jump tests were analyzed by both domain expert and non-domain expert raters. Afterwards, another 45 participants performed jump tests and these tests were analyzed by two raters who are experts in the domain.
RESULTS: The Turkish version provided scope validity in its third version. The tool's (v.3) I-CVI value was 0.78 minimum and 0.97 maximum; the lowest S-CVI value was 0.80 and the highest was 1.00; SCI / Ave value was found 0.88. The reliability level of all raters’ intra-rater (0.81-0.92) and inter-rater (0.94-0.96) participating in the pilot study was found excellent. After the pilot analysis, the reliability level of intra-rater (0.82-0.83) and inter-rater (0.89) was found excellent in the evaluation made by only domain experts from 45 different participants.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Turkish version of LESS is a tool that can be used by professionals interested in sports and athlete's health.

33.
Kalça Artroskopisi Sırasında Karın İçi Basıncı ve Ayak Perfüzyonunu Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi
Evaluation of Factors Affecting Intra-Abdominal Pressure and Foot Perfusion During Hip Arthroscopy
Ali İhsan Kılıç, Ortaç Güran, Ramadan Özmanevra, Onur Hapa
doi: 10.5505/ktd.2021.87059  Sayfalar 179 - 183
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, kalça artroskopisi operasyonun farklı evrelerinde karın içi basınç ile ayak baş parmağı perfüzyon basıncı ve satürasyon düzeyi parametreleri arasındaki korelasyonu irdelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Femoroasetabular sıkışma tanısıyla kalça artroskopisi yapılan 8 hasta çalışmaya dahil edildi. Karın içi basınç, ayak baş parmağı perfüzyon basıncı, satürasyon indeksi, ayak sıcaklığı, vücut sıcaklığı, kan basıncı, kalp hızı, operasyon süresi, traksiyon mesafeleri gibi parametreler sırasıyla ameliyat başlangıcında (AB), traksiyon uygulaması başlangıcında (TB), traksiyon uygulamasının sonlandığı anda (TSON), traksiyon serbestlendiğinde (TS), kalça fleksiyona alındığında (Flex), kalça ekstansiyona alındığında (Ext) ve ameliyat sonunda (AS) değerlendirildi.

BULGULAR: Ameliyat süresi AS perfüzyon ile ters korelasyon gösterdi (r: -0.729, p = 0.04). TSON karın içi basınç ile TSON satürasyon negatif korelasyon gösterdi (r: -0.84, p = 0.009). TB karın-içi basınç, TB vücut-sıcaklığı ile pozitif korelasyon gösterdi (r: 0.85, p = 0.007). Traksiyon sonunda intraabdominal basınç, operasyon başlangıcı değerden daha düşük ölçüldü (p = 0.02). Traksiyon sonu ayak perfüzyonu ve satürasyon seviyeleri operasyon başlangıcına kıyasla daha düşük ölçüldü (p = 0.001 ve p = 0.002, sırasıyla).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalça artroskopisi sırasında uygulanan traksiyonun karın içi basıcı, ayak perfüzyon basıncı ve satürasyon değerlerinde düşüşe sebebiyet verdiği sonucuna ulaşılmıştır. Ameliyat süresi ile ayak perfüzyon basıncının negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: The purpose of the present study was to investigate the correlation between intra-abdominal pressure and great toe perfusion pressure and saturation level at different stages of the hip arthroscopy surgery.
METHODS: Eight patients whom were elected to undergo hip arthroscopy for femoroacetabular impingement were included in the study. Intra-abdominal pressure, great toe perfusion pressure, saturation, foot temperature, body temperature, blood pressure, heart rate, operation time, mean traction time were measured at the beginning of surgery (BS), beginning of traction (BT), end of the traction (ET), after releasing of the traction (RT), at hip flexion position(Flex), at hip extension position (Ext) and end of the surgery (End).
RESULTS: The operation time was negatively correlated with End perfusion(r: -0.729, p=0.04). ET Intraabdpress was negatively correlated with ETSaturation (r: -0.84,p=0.009). BT Intraabd press was positively correlated with BT body temp (r: 0.85, p=0.007). Intra-abdominal pressure at the end of traction was lower than that at the beginning of operation (p=0.02). Foot perfusion and saturation level at the end of traction was lower than that at the beginning of the operation (p=0.001 and p=0.002, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a conclusion, traction during hip arthroscopy decreases intra-abdominal pressure, foot perfusion pressures and saturation. The operation time negatively correlated with foot perfusion pressure.

LookUs & Online Makale