ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 10 (3)
Cilt: 10  Sayı: 3 - Aralık 2021
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - II

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfalar III - V

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar VI - VIII

ARAŞTIRMA MAKALESI
4.
Bir Toplum Ruh Sağlığı Merkezinde İzlenen Olguların Sosyodemografik ve Klinik Özelliklerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Sociodemographic and Clinical Characteristics of Cases Followed in a Community Mental Health Center
Ayşegül Barak Özer, Mehmet Baltacıoğlu, Meltem Puşuroğlu, Şima Ceren Pak, Çiçek Hocaoğlu
doi: 10.5505/ktd.2021.00377  Sayfalar 184 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada halen Rize ilindeki Toplum Ruh Sağlığı Merkezi(TRSM)’nden hizmet alan hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri ile tedavi özelliklerini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Mart 2012- Aralık 2018 tarihleri arasında Rize Devlet Hastanesi TRSM’e kayıtlı olan 18 yaş ve üzerindeki 1119 hasta dahil edildi. Araştırmacılar tarafından oluşturulan sosyodemografik ve klinik özellikler veri formu olgulara uygulandı. Olguların hastane kayıtları ve ailelerle yapılan görüşmelerden elde edilen bilgiler geriye dönük olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmamızda %41,5(n=464) hasta kadın, %58,5(n=655) hasta erkekti. 1119 kişinin yaş ortalamasının 45,92(±12,781) olduğu görüldü. 335(%29,9) hastada Bipolar Bozukluk, 538(%48,1) hastada şizofreni, 96(%8,6) hastada şizoaffektif bozukluk ve 150(%13,4) hastada diğer tanılar vardı. Hastaların çoğunun %47,8 (n=535) oranı ile bekar olduğu görüldü. %43,9(n=489) ile en yüksek oranda ilkokul mezunu oldukları ve %56,8(n=635) oran ile hastaların büyük kısmının işsiz olduğu tespit edildi. Hastaların %72,9(n=814)'unun düzenli tedavi aldığı, %50,5(n=560)'inin sigara kullandığı, %62,3(n=696)'ünün daha öncesinde en az bir kez hastane yatışı olduğu, %46,6(n=521)'sının ailesinde psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu ve %39,2(n=438)'sinin komorbid tıbbi hastalığının olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız mevcut TRSM durumunu yüksek sayıda olgu ile bildiren ilk çalışmadır. Bağlı olunan coğrafi bölgedeki durumu yansıtacağını ve literatüre önemli katkıları olacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: n this study, we aimed to examine the clinical and sociodemographic characteristics and treatment characteristics of the patients who are currently receiving service from Community Mental Health Center(CMHC) in Rize.
METHODS: In this study, 1119 patients aged 18 and over who were enrolled in Rize State Hospital TRSM between March 2012 and December 2018 were included. The sociodemographic and clinical characteristics data form created by the researchers was applied to the cases. The information obtained from the hospital records of the cases and interviews with families were analyzed retrospectively.
RESULTS: In our study, 41.5%(n=464) of the patients were female and 58.5%(n=655) of the patients were male. The average age of 1119 people was found to be 45.92(±12.781). 335(29.9%) patients had Bipolar Disorder, 538(48.1%) patients had schizophrenia, 96(8.6%) patients had schizoaffective disorder, and 150(13.4%) patients had other diagnoses. Most of the patients were found to be single with a rate of 47.8%(n=535). It was determined that they were primary school graduates with the highest rate of 43.9%(n=489) and the majority of the patients were unemployed with 56.8%(n=635). It was observed that 72.9(n=814) patients received regular treatment, 50.5%(n=560) patients smoked, 62.3%(n=696) patients had at least one previous hospitalization, 46.6%(n=521) patients had a family history of psychiatric illness and 39.2%(n=438) patients had comorbid medical illnesses.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study is the first to report the current CMHC status with a high number of cases. We think that it will reflect the situation in the geographic region of affiliation and will make significant contributions to the literature.

5.
Türkiye'deki Genel Cerrahların Video Tabanlı Öğrenme Alışkanlıkları: Anket Çalışması
Video-Based Learning Habits of General Surgeons in Turkey: A Survey Study
Tevfik Kıvılcım Uprak, Sabri Alper Karataş, Mümin Coşkun
doi: 10.5505/ktd.2021.01033  Sayfalar 193 - 198
GİRİŞ ve AMAÇ: Genel cerrahi eğitiminde, multimedya tabanlı eğitim kullanımı sınırlıdır. Çoğu cerrah, özellikle cerrahi asistanlığı sonrası devam eden eğitimleri için cerrahi videoları izlemek veya yayınlamak için farklı platformlar kullanır. Bu anket çalışması ile genel cerrahlar arasında video kaynakları kullanma alışkanlıklarını incelemesi planlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Google anketiyle hazırlanan 28 soru Türk Cerrahi Derneği'nin posta duyuru sistemi aracılığıyla genel cerrahlara gönderildi. Demografik özellikler, cerrahi video ve eğitim perspektifleri, video görüntüleme platformları, ideal video özellikleri sorgulandı.
BULGULAR: Soruları 212 cerrah yanıtladı. Güncel yayınlar ve ders kitapları öğrenme için iki temel güvenilir kaynaktır.Cerrahların büyük kısmı online video kaynaklardan faydalandığını ifade etti. Websurg, web tabanlı öğrenme için bir numaralı kaynak olarak tercih edilirken ve onu Youtube ve Türk Cerrahi Derneği web sitesi takip etmekteydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, cerrahların büyük çoğunluğu bir video platformunu takip etmektedir. Ancak yeni bilgi veya teknik öğrenmek için özellikle güncel yayınları izlemektedirler. Ancak ilerleyen teknoloji ile birlikte video bazlı öğrenme önem kazanmaktadır. Anlaşılır ve güvenilir video kaynakları oluşturmak, uzmanlık sonrası devam eden eğitiminde etkili bir yöntem olabilir.
INTRODUCTION: In general surgery training, the use of multimedia-based training is limited. Most surgeons use different platforms to watch or broadcast surgical videos for their ongoing training, particularly after surgical residency. This survey study is planned to examine the habits of using online resources (like video platforms) among general surgeons.
METHODS: Twenty-eight questions prepared with the Google survey were sent to general surgeons through the Turkish Surgical Society's mail system and announcement system. Demographic features, surgical video and educational perspectives, video viewing platforms, ideal video features were questioned.
RESULTS: Two hundred twelve surgeons answered the questions. The majority were men. About half of them employed in an academic center. Current publications and textbooks are the two main reliable resources for learning.The Websurg is the number one resource for web-based learning, followed by the YouTube and Turkish Surgical Society website.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, the vast majority of participants follow a video platform. However, they especially monitor current publications to learn new information or techniques. Recording and watching videos have gained importance. By creating understandable and reliable video resources, an effective asset can be created in surgeons' ongoing training in the post-residency process.

OLGU SUNUMU
6.
Lumbosakral Bölgenin Subkutan Dokusunda Benign Granüler Hücreli Tümör: Olgu Sunumu
Benign Granular Cell Tumor in The Subcutaneous Tissue of The Lumbosacral Region: A Case Report
Umay Kiraz, Esra Civriz, Çiğdem Vural, Can İlker Demir
doi: 10.5505/ktd.2021.19981  Sayfalar 199 - 202
Granüler hücreli tümörler (GHT), nöral/schwann hücrelerinden köken alan sıklıkla benign, çok nadir görülen yumuşak doku tümörleri olup en sık deri ve baş-boyun bölgesinden kaynaklanırlar. Fanburg-Smith kriterlerine göre benign, atipik ve malign olarak sınıflandırılan bu tümörler genellikle asemptomatik olup, genellikle 3 cm’in altında, tek bir lezyon şeklinde ve iyi sınırlı kitleler oluştururlar. Ayırıcı tanıda çok sayıda tümörün ve reaktif durumların düşünülmesi gerekmektedir. Biz burada 48 yaşındaki kadın hastada izlenen, lumbosakral bölgede deri altında lokalize olan bir benign granüler hücreli tümörün histopatolojik özellikleri ile ayırıcı tanısını literatür eşliğinde sunduk.
Granular cell tumors (GCT) are often benign, very rare soft tissue neoplasms originating from neural / schwanian cells, most often located from the skin and head and neck region. These tumors, which are classified as benign, atypical and malignant according to Fanburg-Smith criteria, are generally asymptomatic and usually form solitary, well-demarcated masses below 3 cm. Numerous tumors and reactive conditions need to be considered in differential diagnosis. Here, we presented the differential diagnosis and histopathological features of a benign granular cell tumor localized subcutaneous in the lumbosacral region, which was observed in a 48-year-old female patient.

ARAŞTIRMA MAKALESI
7.
Türk Çocukları ve Genç Erişkinlerde Hemofiliye Özgü Yaşam Kalitesi İndeksi. Tek Merkezin Kesitsel Çalışması
Hemophilia Specific Quality of Life Index in Turkish Children and Young Adults. Cross-sectional Study from a Single Center
Adnan Deniz, Nazan Sarper, Emine Zengin, Sema Aylan Gelen
doi: 10.5505/ktd.2021.26234  Sayfalar 203 - 212
GİRİŞ ve AMAÇ: Hemofiliye özgü hayat kalitesi ölçeği hemofili hastaları için düzenlenmiş bir ankettir. Hemofili tedavi standartlarını, hasta ve ebeveynlerinin duygularını ve yaşadıkları güçlükleri değerlendirmek için değerli bir araçtır. Bu çalışmanın amacı hemofili hastası çocuk ve genç erişkinlerin hayat kalitesini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Faktör düzeyi <1 olan 4-25 yaştaki hemofili hastaları poliklinik başvuruları sırasında çalışmaya alındı. Hemofiliye özgü yaşam kalitesi anketi çocuklar ve vasilerine (Haemo-QoL) ve erişkin hastalara (Haemo-A-QoL) uygulandı. (www.haemoqol.de). Hepatit ve insan immün yetersizlik virusu serolojisi için taramaları da yapıldı.
BULGULAR: Hemofili A ve hemofili B tanılı 43 hasta çalışmaya alındı. Çalışma grubu dahil etme kriterlerine sahip hastaların %74,1 ini oluşturuyordu. Tanıda ortanca yaş 4-16 yaştaki hastalarda 11,5 (5,5-25,5) ay, 17-25 yaştakilerde 12,0(6,0-27,0) aydı. Hastaların %60 ı (26/43) evde tedavi uygulayabiliyordu. Birincil ve ikincil koruyucu tedavi uygulayanlar sırasıyla grubun %18,6 ve 69,7 sini oluşturuyordu. On altı yaş üstündeki iki hasta hepatit B taşıyıcısıydı. Faktör enjeksiyonu 4-16 yaş grubunda en kötü puanı aldı. 4-7 yaş grubunda aile ilişkiler ve tedavi kötü etkilenmişti. 8-12 yaş grubunda algılanan destek, 13-16 yaş grubunda spor ve boş zamanlar kötü etkilenmişti. 4-16 yaş gruplarında toplam Haemo-QoL puanı 29,9-34,4 arasındaydı. Ağır eklem sorunu olan hasta yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada hemofili hastası çocuk ve genç erişkinlerin hayat kalitesi kabul edilebilir düzeydeydi. Profilaksiye uyumu arttırmak için hasta ve ailelerin eğitimi sürdürülmelidir.
INTRODUCTION: Hemophilia-specific quality of life index (Haemo-QoL) is a questionnaire designed for patients with hemophilia. It is a valuable tool to evaluate standards of care and to understand patient's and parent's feelings and challenges. This study aims to evaluate the quality of life in hemophiliac patients.
METHODS: Hemophilia patients 4-25-year-old and having factor level ≤1 were enrolled during their outpatient visits. Turkish version of Haemo-QoL for children and proxy and adults was applied. (www.haemoqol.de) Patients were also screened for hepatitis virus and human immune deficiency virus serology.
RESULTS: Forty-three patients with hemophilia A and hemophilia B were enrolled. The study group was 74.1% of the patients carrying enrolment criteria. The median age of diagnosis was 11.5 (5.5-25.5) months for the 4-16 age group and 12.0(6.0-27.0) months for the 17-25-year-old group. Sixty percent of the patients (26/43) could perform the home treatment. Patients on primary prophylaxis and secondary prophylaxis were18.60% and 69.76% of the study group, respectively. Two patients in the>16 age group were hepatitis B carriers. Factor injection was the most impaired score in the 4-16-year-old group. In the 4-7-year-old group, relations with family and treatment dimensions were poorly impaired. In the 8-12 age group perceived support and in the 13-16 age group, sports and leisure scores were poor. In 4-16-year-old groups total haemo-QoL score range was 29.9-34.4. There was no patient with severe arthropathy
DISCUSSION AND CONCLUSION: Quality of life of children and young adults with hemophilia is acceptable in this study. Training of the patients and families should continue for more compliance to prophylaxis.

OLGU SUNUMU
8.
Çocukta Kloralhidrat Sonrası Deliryum - Olgu Sunumu
Delirium After Chloralhydrate in A Child– A Case Report
İlknur Sürücü Kara, İlke Küpeli
doi: 10.5505/ktd.2021.33349  Sayfalar 213 - 216
Kloralhidrat, çocuklarda sedasyonun yeterli olduğu ve analjezinin gerekli olmadığı görüntüleme yöntemleri için sedatif - hipnotik ilaç olarak kullanılan bir ilaçtır. Geniş terapötik indeksi, nispeten düşük solunum depresyonu, uygulama kolaylığı ve daha az sıklıkta yan etkileri nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Deliryumun birçok yerde kloral hidratın yan etkisi olarak bahsedilmesine rağmen, hiçbir vaka raporu bulunmamaktadır. Bu olgu sunumunda kloralhidratın terapötik kullanımından sonra deliryum gelişen bir çocuğa değinilmiştir.
Chloralhydrate is a drug that is used as sedative - hypnotic drug for imaging methods where analgesia is not required and sedation is sufficient in children. It is widely used because of its wide therapeutic index, relatively low respiratory depression, ease of administration and less frequent side effects. Although delirium was mentioned as the side effect of chloral hydrate in many places, no case report could be detected. In this case report, a child who developed delirium after the therapeutic use of chloralhydrate was mentioned.

ARAŞTIRMA MAKALESI
9.
Gebelikteki Şüpheli Adneksiyal Kitlelerin Preoperatif Değerlendirmesinde Malignite Algoritmaları
Malignancy Algorithms in The Preoperative Assessment of Suspicious Adnexal Masses During Pregnancy
Yağmur Minareci, Özgür Aydın Tosun, Naziye Ak, Hamdullah Sözen, Samet Topuz, Mehmet Yavuz Salihoğlu
doi: 10.5505/ktd.2021.54715  Sayfalar 217 - 224
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, adneksiyal kitlesi olan gebelerde üç farklı algoritmanın etkinliğini değerlendirmek ve bu algoritmaların gebelikteki duyarlılık ve özgüllüğünü karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif çalışmamızda, Aralık 1999 - Aralık 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalı'na gebeliği esnasında şüpheli adneksiyal kitle saptandığı için başvuran ve bu sebeple opere edilen kadınlar değerlendirdi.
BULGULAR: Bu çalışmaya dahil edilen adneksiyal kitle olan 40 gebe vardı. Onbirinde (% 30) benign, altısında (% 15) borderline ve yirmi üçünde (% 55) malign lezyon mevcuttu. 450 eşik değerinde RMI4 algoritması; 0,21 duyarlılığa, 0,91 özgülüğe sahipti. >%10 eşik değerinde, LR2 ve ADNEX algoritmalarının her ikisinin de duyarlılığı 1.00 idi, ancak, LR2 algoritmasının özgüllüğü 0.55; ADNEX algoritmasının özgüllüğü 0.82 idi. Pozitif prediktif değerler (PPV) RMI4 için 0.86, LR2 için 0.85 ve ADNEX algoritması için 0.94 iken; negatif prediktif değerler (NPV) RMI4 için 0.30, LR2 ve ADNEX algoritmaları için 1.00 idi. RMI4 ile hem LR2 hem de ADNEX algoritması arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (her ikisi için de p <0.001). Ancak LR2 ve ADNEX algoritmaları arasındaki fark anlamlı değildi (p = 0.25).
TARTIŞMA ve SONUÇ: ADNEX ve LR2 algoritmaları, adneksiyal kitlesi olan gebelerde malign tümörleri benign lezyonlardan ayırt etmede yüksek hassasiyete sahipti. Ek olarak, ADNEX en yüksek özgüllüğe sahipti. Bununla birlikte, RMI4 algoritması, adneksiyal kitlesi olan gebelerde en düşük performansa sahipti.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to evaluate the effectiveness of the three different algorithms on pregnant women who had adnexal mass, and also, to compare the sensitivity and specificity of these algorithms in pregnancy.
METHODS: Our retrospective study evaluated the women who had a suspicious adnexal mass during pregnancy consulted to the Division of Gynecologic Oncology and underwent surgery at the Department of Obstetrics and Gynecology, Istanbul University from December 1999 to December 2019.
RESULTS: There were forty pregnant women with adnexal mass. Eleven (30%) has benign, six (15%) had borderline, and twenty-three (55%) had malign lesions. The RMI4 algorithm had a sensitivity of 0.21, a specificity of 0.91, at a cut-off point ≥ 450. At a cut-off>%10, the LR2 and ADNEX algorithms both had a sensitivity of 1.00, however, LR2 algorithm had a specificity of 0.55; ADNEX algorithm had a specificity of 0.82. Positive predictive values (PPV) were 0.86 for RMI4, 0.85 for LR2 and 0.94 for ADNEX algorithm, and negative predictive values (NPV) were 0.30 for RMI4, 1.00 for LR2 and ADNEX algorithms. The difference between RMI4 and both LR2 and ADNEX algorithm was statistically significant (p <0.001 for all). However, the difference between the LR2 and ADNEX algorithm was not significant (p=0.25).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The ADNEX and LR2 algorithms had high sensitivity in differentiating malignant tumors from benign lesions on pregnant women with adnexal mass. In addition, ADNEX had the highest specificity of all. However, RMI4 algorithm had the poorest performance on pregnant women with adnexal mass.

10.
İnguinal Hernilerde Laparoskopik Total Ekstraperitoneal Onarım Sonuçlarının Cerrahi Deneyim ile Korelasyonu
Correlation of Laparoscopic Total Extraperitoneal Repair Results With Surgical Experience in İnguinal Hernias
Gülten Çiçek Okuyan
doi: 10.5505/ktd.2021.59752  Sayfalar 225 - 233
GİRİŞ ve AMAÇ: Günümüzde laparoskopik herni onarımları popüler hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, laparoskopik total ektraperitoneal (TEP) inguinal herni onarımı uygulanan hastaların, intraoperatif ve postoperatif sonuçlarının irdelenmesi ve öğrenme eğrisinin öneminin belirtilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012-2019 tarihleri arasında hastanemizde laparoskopik TEP inguinal herni onarımı yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, intraoperatif ve postoperatif görülen komplikasyonlar, ameliyat süresi, hastanede yatış süresi, iş/günlük aktiviteye dönüş süresi, ağrı ve nüks parametreleri değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma 96’sı, tek taraflı, 44’ü çift taraflı olmak üzere 140 fıtık hastasına uygulanan 184 prosedür onarımı sonuçları üzerinde yapılmıştır. Ortalama yaş 50.55±15.01 yıldır. 126’sı erkek, 14’ü kadındır. Hastaların 98’i 65 yaş altında iken, 42’si 65 yaş üzerindedir. Aktivite/ işe dönüş sürelerinin ortalaması 4.88±1.57 gün, ameliyat süresinin ortalaması 59.53±21.21dakikadır. Hastanede kalış süresinin ortalaması 1.02±0.14 gündür. Olguların %9,3 ünde intraoperatif komplikasyon, %5,7’sinde postop ağrı, %5’inde seroma görülmüştür. 3.ay kontrolünde 6 hastada ılımlı ağrı görülmüştür. 1.yıl kontrolünde 5 hastada nüks görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik TEP inguinal herni onarımı literatürdeki açık ve laporoskopik onarımlar ile kıyaslandığında komplikasyon oranlarının benzer, hastanede yatış ve günlük aktivite/ işe dönüş sürelerin kısa olması ve daha az postoperatif ağrı izlenmesi yönlerinden güvenli bir cerrahi metodudur.
INTRODUCTION: Laparascopic hernia repairs have become popular nowadays. The aim of this study is to evaluate the intraoperative and postoperative outcomes of patients who underwent laparoscopic total extraperitoneal (TEP) inguinal hernia repair and to emphasize the importance of learning curve.
METHODS: Patients who underwent laparoscopic TEP inguinal hernia repair in our hospital between 2012-2019 were retrospectively analyzed. Age, gender, intraoperative and postoperative complications, duration of operation, postop hospital stay,time to return to work/ daily activity, pain and recurrence parameters were evaluated.
RESULTS: The study has been conducted on the results of 184 procedure repairs applied to 140 hernia patients, 96 of them unilateral and 44 bilateral. The average age is 50.55±15.01years, 126 patients are men and 14 patients are women. While 98 of the patients are under 65 years old, 42 of them are over 65 years old. The average duration of activity/return to work is 4.88±1.57 days and the average duration of operation is 59.53±21.21 minutes. Duration of staying in hospital is 1.02±0.14 days. %9,3 Intraoperative complication, %5,7 postop pain, %5 seroma were observed among cases. At the 3rd month checkup 6 patients experienced moderate pain, recurrence was observed in 5 patients at the 1st year checkup.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparascopic TEP inguinal hernia repair is a safe surgical procedure in terms of less postoperative pain, shorter hospital stay,shorter time return to daily activity, similar complication rates compared to laparoscopic and open repairs in literature.

11.
Hepatikojejunostomi Anastomoz Tekniğinin Safra Fistülü Gelişiminde Etkisi Var Mı?
Does Hepaticojejunostomy Anastomosis Technique Have an Effect on Bile Fistula Development?
Orhan Aras, İsmail Gomcelı
doi: 10.5505/ktd.2021.62534  Sayfalar 234 - 241
GİRİŞ ve AMAÇ: Bilioenterik anastomozların erken ya da geç dönem komplikasyonları mücadelesi zor başka sorunları beraberinde getirebilmektedir. Yara yeri enfeksiyonundan başlayıp karaciğer yetmezliğine kadar uzanan bu komplikasyon yelpazesinde görülen safra fistülünün oluşumunda anastomoz tekniğinin etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013-2019 yılları arasında periampuller bölge kitleleri, mide tümörü, safra yolu yaralanması nedenleri ile hepatikojejunostomi anastomozu uygulanan hastalar tercih edilen anastomoz yöntemine göre gruplandırıldı. 5 mm den küçük ve 5-7 mm arasında ana safra kanalı çapına sahip morbid obez hastalarda tek tek sütürasyon tekniği, diğer hastalarda ise kontiü anastomoz tekniği tercih edildi. Kontinü teknik kullanılan hastalarda anastomozda safra sızıntısı olan alana tek tek sütürasyonlar eklenip kombine yöntem grubuna alındı. Hastaların postoperatif kaçak oranları karşılaştırıldı.
BULGULAR: 130 hastaya hepatikojejunostomi anastomozu uygulandı. Hastaların yaş ortalaması 62 olup 54’ü erkek, 76’sı kadınlardan oluşmaktaydı. Uygulanan anastomoz tekniğine göre hastalar kontinü, tek tek sütürasyon ve kombine yöntem grupları isimleriyle 3 gruba ayrıldı. 130 hastanın 5’inde safra kaçağı görüldü. Bu hastaların 4’ünde kontinü 1’inde ise tek tek sütürasyon yöntemi uygulandı. 1 hastanın safra kaçağı kontrol altına alınamayıp tekrar ameliyat ihtiyacı oldu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın değerlendirilmesinde 7 mm den büyük ana safra yoluna sahip hastalarda kontinü hepatikojejunostomi anastomozunun avantajları olup, erken dönem komplikasyonları arasında belirgin fark görülmedi.
INTRODUCTION: Early or late complications of bilioenteric anastomoses may bring other problems that are difficult to tackle. We aimed to evaluate the effect of anastomosis technique on the formation of bile fistula seen in this spectrum of complications starting from wound infection to liver failure.
METHODS: Patients who underwent hepaticojejunostomy anastomosis due to periampullary region masses, stomach tumor, biliary tract injury between 2013-2019 were grouped according to the preferred anastomosis method.The interrupted suturing technique was preferred in the main bile duct less than 5mm and morbidly obese patients with a diameter of 5 to 7 mm, whereas in other patients, the continuous anastomosis technique was preferred. In patients using continuous technique, basic sutures were added to the area with bile leakage in anastomosis and included in the combined method group. Postoperative leak rates of patients were compared.
RESULTS: 130 patients underwent hepaticojejunostomy anastomosis. The mean age of the patients was 62, of which 54 were men and 76 were women. According to the anastomosis technique applied, the patients were divided into 3 groups with the names of continuous, interrupted suturing and combined method groups. Bile leakage was observed in 5 of 130 patients. In 4 of these patients, continuous suturing method was used in 1. One patient's bile leak could not be brought under control and he needed surgery again.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the evaluation of our study, there are advantages of continuous hepaticojejunostomy anastomosis in patients with a main bile duct larger than 7 mm, and there was no significant difference between early complications..

12.
Yoğun Bakım Ünitelerinde Hasta Yakınlarının Memnuniyet Düzeyleri ve Stresle Baş Etme Tarzlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of the Satisfaction Levels of Patient Relatives and the Way They Deal with Stress in Intensive Care Levels
Zülfünaz Özer, Aybüke İmre
doi: 10.5505/ktd.2021.65481  Sayfalar 242 - 251
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırma, yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) hasta yakınlarının memnuniyet düzeyleri ile stresle baş etme tarzlarını belirlemek ve aralarındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu çalışma bir Devlet Hastanesinde 10 Şubat 2020-30 Eylül 2020 tarihleri arasında 3. Basamak yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan hastaların 245 yakını ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, Kişisel Bilgi Formu, Yoğun Bakım Aile Memnuniyeti Araştırma Anketi (FS-ICU-24) ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) ile toplanmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 33,29±12,75 olup %52,7’si erkek, %53,9’u bekar, %26,1'i ortaokul mezunu, %24,1'i memur olarak çalışmakta, %61,2’si gelir durumunu orta olarak nitelemektedir. Katılımcılardan %57,1’i hastasının tanısını bilmekte, %58,4’ü hastası hakkında günlük bilgi almaktadır. Katılımcıların FS-ICU-24 puan ortalaması 60,75±18,98, kendi kendine güvenli yaklaşım alt boyut puan ortalaması 22,89±3,47, iyimser yaklaşım alt boyut puan ortalaması 16,13±2,67, çaresiz yaklaşım alt boyut puan ortalaması 22,36±5,92, boyun eğici yaklaşım alt boyut puan ortalaması 16,59±4,83 ve sosyal destek arama alt boyut puan ortalaması 12,56±2,1 olarak bulunmuştur. FS-ICU-24 ve alt boyutlar ile etkili bir şekilde başa çıkma tarzları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hasta yakınlarının memnuniyetleri orta düzeyde ve stres ile etkili bir şekilde başa çıktıkları tespit edilmiştir. Hasta yakınlarının memnuniyeti artıkça stres ile etkili bir şekilde başa çıkabildikleri görülmüştür.
INTRODUCTION: This study was carried out to evaluate the satisfaction levels of patient relatives and the way they deal with stress in intensive care units (ICU).
METHODS: This descriptive and cross-sectional study was 3rd in a State Hospital between 10 February 2020 and 30 September 2020. The step was carried out with 245 relatives of patients lying in intensive care units. The research data were collected with the Personal Information Form, Family Satisfaction in the Intensive Care Unit (FS-ICU-24) and Ways of Coping with Stress Inventory (WCSI).
RESULTS: The average age of the participants was 33.29±12.75% and 52.7% were male, 53.9% were single, 26.1% were secondary school graduates, 24.1% were civil servants, 61.2% described the income status as moderate. 57.1% of the participants know the diagnosis of their patient and 58.4% get daily information about the patient. Participants FS-ICU-24 score average was 60.75±18.98, Self-confident approach subscale mean score of the participants was 22.89 ± 3.47, the optimistic approach was found to be 16.13±2.67. The helpless approach sub-dimension mean score was 22.36 ± 5.92, the sub-dimension mean score was 16.59 ± 4.83 and the social support sub-dimension mean score was 12.56 ± 2.1. A positively significant relationship was found between FS-ICU-24 and sub-dimensions and WCSI and its sub-dimensions.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The satisfaction of the patient's relatives is moderate and they have been found to deal effectively with stress. The satisfaction of the patient's relatives has now been seen to be able to effectively cope with stress.

13.
Glanzmann Trombastenisinde Cerrahi Girişimlerin Yönetimi: Tek Merkez Deneyimi
Management of Surgeries in Glanzmann Thrombastenia: Single Center Experience
Sema Aylan Gelen, Nazan Sarper
doi: 10.5505/ktd.2021.53323  Sayfalar 252 - 260
GİRİŞ ve AMAÇ: Glanzmann trombastenisi (GT) nadir görülen trombosit agregasyon kusurudur ve GT tanılı hastaların cerrahi girişimlerinde uygulanacak hemostaz desteği ile ilgili rehberler bulunmamaktadır. Bu çalışmada GT tanısı ile takip edilen hastalarda uygulanan cerrahi girişimlerde kanama kontrolü ile ilgili deneyimlerin paylaşılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 13 Geriye dönük yapılan bu çalışmada 1999-2020 yılları arasında GT tanısı alarak izlenen hastalara uygulanan cerrahi işlemler değerlendirildi Hastaların tanı yaşları, kanama şekilleri, hastalara uygulanan cerrahi işlemler ve cerrahi işlemlerde uygulanan tedaviler ile cerrahi ilişkili kanamalar incelendi.
BULGULAR: Çalışmada 13 hastaya, 23 cerrahi işlem uygulandı. İşlemlerin 13’ü (%56,5) diş çekimiydi. Tanısı bilinen hastaların diş çekimlerinde, işlem öncesi trombosit süspansiyonu ve oral traneksamik asit başlandı, oral tedavi 5 gün sürdürüldü. Bronkoskopi, varikosel, sünnet, tiroglosal kist operasyonu ve azı dişi çekimlerinde ise bu tedavilere ilave olarak veya tek başına rekombinant Faktör VIIa (rFVIIa) kullanıldı ve kanama kontrolü sağlandı. Üç hastanın diş çekimi öncesi traneksamit asit ve trombosit süspansiyonu verilmesine karşın işlem sonrasında kanama gözlendi. Bu işlemlerin ikisinde rFVIIa da tedaviye eklenerek kanama kontrolü sağlandı. Tanı öncesi, herhangi bir hemostatik ajan verilmeden cerrahi girişim uygulandığı belirtilen dört hastada kanama komplikasyonu geliştiği; bir hastada ise hemostatik ajan verilmemesine karşın sezaryen operasyonunda kanama kontrolünün iyi olduğu öğrenildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kanama açısından şüpheli öyküsü olan veya kanama kusuru saptanmış hastalar cerrahi öncesi hematoloji uzmanına yönlendirilmelidir. Parmak ucundan yapılacak periferik yaymada trombosit kümelenmesinin görülmemesi ve kanama zamanının uzun olması GT tanısına yönlendirir. GT tanılı hastalarda cerrahi işlemler hematoloji uzmanı iş birliğiyle, traneksamik asit, trombosit süspansiyonu ve rFVIIa uygulanarak güvenle yapılabilir.
INTRODUCTION: Glanzmann thrombasthenia (GT) is a rare thrombocyte aggregation defect and there are no guidelines for supporting surgical hemostasis in patients with GT. The aim of the present study is to share the experiences in bleeding control of surgical interventions of patients with GT.
METHODS: In this retrospective study, patients with a diagnosis of GT, followed-up between 1999 and 2000 and underwent surgical procedure were analyzed. Patients’ age at diagnosis, bleeding characteristics, surgical procedures, hemostatic treatments, and bleeding complications of surgery were analyzed.
RESULTS: Twenty-three surgical procedures were performed in 13 patients. Thirteen (56.5%) of these procedures were tooth extractions. Thrombocyte concentrate, and oral tranexamic acid were started before tooth extractions and oral treatment was continued for 5 days but in three of these procedures bleeding control was poor after the procedure. In two of these procedures, bleeding was controlled with recombinant factor VIIa (rFVIIa). In bronchoscopy, varicocele, circumcision, thyroglosal cyst operations and molar tooth extractions, rFVIIa was used alone or in addition and bleeding control was achieved. In four patients with history of surgical interventions performed before GT diagnosis, bleeding complications were reported whereas bleeding control was good in a cesarean operation performed without any hemostatic agent.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Patients with suspected bleeding defect or with bleeding defect must be referred to the hematologist. Abnormal platelet clumping in peripheral smear performed from the fingertip, prolonged bleeding time suggest GT. Surgical procedures in patients with GT can be safely performed with collaboration of a hematologist by administering tranexamic acid, thrombocyte suspension and rVIIa.

EDITÖRYAL YORUM
14.
Venoz Tromboemboli Tedavisinde Yeni Kılavuz Işığında Güncelleme
Mehmet Kalender, Mustafa Canikoğlu
doi: 10.5505/ktd.2021.74507  Sayfalar 261 - 264
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ARAŞTIRMA MAKALESI
15.
Erişkin Doğumsal Kalp Hastalarında Kardiyovasküler Fonksiyonun Değerlendirilmesinde O2-vuru - Kalp Hızı Eğim Açısı Farkı
O2-Pulse - Heart Rate Inclination Angle Difference (IAD) in Assessing Cardiovascular Function in Patients with Adult Congenital Heart Disease
Ferit Onur Mutluer, Nilüfer Çetiner, Volkan Çamkıran, Alpay Çeliker
doi: 10.5505/ktd.2021.84669  Sayfalar 265 - 272
GİRİŞ ve AMAÇ: Kardiyopulmoner stres testi (KPT) erişkin doğumsal kalp hastalarının (EDKH)'nin yönetiminde önemli rol oynar. Bu çalışmada amacımız, egzersize kronotropik ve inotropik yanıtları intergre eden yeni bir parametre olan O2-vuru - Kalp hızı eğim açı farkının (EAF) EDKH'nın değerlendirilmesindeki rolünün değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: EDKH ve sağlıklı kontroller prospektif olarak bu çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara sırasıyla transtorasik ekokardiyografi ve bisiklet ergometri üzerinde rampa protokolünde KPT uygulanmıştır. Her hastada standart KPT parametrelerine ek olarak EAF hesaplanmıştır.
BULGULAR: EDKH olan 21 hasta (ortalama yaş 28 ± 12, 14 %66 erkek) ve 79 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 34 ± 6, %100 erkek) bu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar, sağlıklı kontrollere göre önemli derecede düşük sistemik ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna (60±8% ve 69±4%, p <.001) ve daha yüksek pulmoner arter basınçlarına (33±13 versus 21±5 mmHg, p<.001) sahipti. EDKH'de egzersiz süresi (7.4±4 ve 10.1±2.3 dakika, p=.007), maksimal oksijen tüketimi (VO2max) (1524±614 ve 2398±391, p<.001) ve EAF (-5.9±13.7 ver 1.2±13.1 °) düşükken dakika ventilasyon/dakika karbondioksit ventilasyonu (VE/VCO2) yüksekti (31±5.1 ve 28.8±3.3, p=.030). Univariable analizde, yaş (r=0.236,p=.18), EDKH tanısı (r=-0.205,p=.41), NT-proBNP (r=-0.870,p=.002), VO2max (r=0.334, p=.001) ve VE/VCO2 (r=-0.273, p=.006) EAF ile ilişkiliydi. Yaş, EDKH tanısı, LVEF ve VO2max'den bağımsız olarak EAF VE/VCO2 ile ilişkiliydi (β=-1.2, CI -1.892--0.508, R2=0.242).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, yeni bir KPT parametresi olan EAF'nin EDKH'de kardiyovasküler fonksiyonun değerlendirmesinde potansiyel bir rolü olabileceğini gösterdik. Bu rol daha büyük kohortlarda araştırılmalıdır.
INTRODUCTION: Cardiopulmonary stress test (CPT) plays important role in management of adult congenital heart disease (ACHD). Our aim in the current study is to investigate the role of a novel CPT parameter, O2-pulse-Heart rate inclination angle difference (IAD), that integrates chronotropic and inotropic responses to exercise, in the assessment of ACHD.
METHODS: ACHD patients and healthy controls were enrolled prospectively for this observational study. Participants underwent transthoracic echocardiography and CPT on a bicycle ergometer with a ramp protocol, respectively. IAD was calculated in addition to standard CPT parameters in each patient.
RESULTS: Twenty-one patients with ACHD (mean age: 28 ± 12 years, 14 male, 66 %) and 79 healthy controls (mean age: 34 ± 6, male 100 %) were included in the study. Patients had significantly lower systemic ventricle ejection fraction (60±8% versus 69±4%, p <.001) and higher systolic pulmonary artery pressure (33±13 versus 21±5 mmHg, p<.001). Execise duration (7.4±4 versus 10.1±2.3 minutes, p=.007), maximal oxygen consumption (VO2max) (1524±614 versus 2398±391, p<.001) and IAD (-5.9±13.7 versus 1.2±13.1°) were lower while VE/VCO2 was higher (31±5.1 versus 28.8±3.3,p=.030) in ACHD patients. In univariate analysis, age (r=0.236,p=.18), diagnosis of ACHD (r=-0.205,p=.41), NT-proBNP (r=-0.870,p=.002), VO2max (r=0.334,p=.001) and VE/VCO2 (r=-0.273, p=.006) were associated with IAD. IAD was independently associated with VE/VCO2 when adjusted by age, diagnosis of ACHD, LVEF and VO2max (β=-1.2, CI -1.892--0.508, R2=0.242)
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we demonstrated that the novel CPT parameter IAD might have a potential role in assessing cardiovascular function in patients with ACHD. This role should be further investigated in larger cohorts.

16.
Sağlıkla İlgili Bölümlerde Okuyan Üniversite Öğrencilerinde Sağlık Okuryazarlığı ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışlarının Değerlendirilmesi
Evaluatıon of Health Literacy and Healthy Lifestyle Behaviors of Unıversıty Students that Study in Health-Related Department
Aysun Kazak, Fatma Başaran, Nuran Coşkun, Serdar Karakullukçu
doi: 10.5505/ktd.2021.22438  Sayfalar 273 - 283
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırma, sağlıkla ilgili bölümlerde öğrenim gören üniversite öğrencilerinin sağlık okuryazarlığı ile sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan araştırma Şubat- Mayıs 2020 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma, üç farklı devlet üniversitesinde sağlıkla ilgili bölümlerde öğrenim gören ve araştırmaya katılmayı kabul eden 1086 öğrenci ile tamamlanmıştır. Verilerin toplanmasında, Tanıtıcı Bilgi Formu, Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II kullanılmıştır.
BULGULAR: Öğrencilerin Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği’nden aldığı puanların ortalaması 36,2±8,3 ve %41,3’ü yeterli sağlık okuryazarlığına sahiptir. Öğrenciler Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II puan ortalaması ise 125,3±24,0’dir ve orta düzeydedir. Cinsiyet, gelir durumu, sağlık algısı, anne ve babanın eğitim durumu, öğrenim görülen fakülte ve bölüm gibi bazı özelliklerin öğrencilerin ölçeklerden aldıkları puanlar üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Sağlık okuryazarlığı yüksek olan bireylerin daha fazla sağlıklı yaşam biçimi davranışlarına sahip oldukları belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sağlık bilimlerinde okuyan öğrencilerin sağlık okuryazarlığı ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları düzeyinin arttırılması büyük önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: This study is carried out to determine the health literacy and healthy lifestyle behaviors of university students studying in health-related departments.
METHODS: The descriptive and cross-sectional study was carried out between February and May 2020. The research was completed with 1086 students studying and accepting to participate the research in health-related departments at three different state universities. During collecting the data, “Questionnaire Form”, Health Literacy Scale” and “The Healthy Lifestyle Behaviors Scale II” are used.
RESULTS: The average score of the students from Turkish Health Literacy Scale was 36.2 ± 8.3 and 41.3% of them have sufficient health literacy. The students' “Healthy Lifestyle Behaviors Scale II” mean score is 125,3 ± 24,0 and is at an intermediate level. It was observed that some characteristics such as gender, income level, perception of health, education status of parents, the faculty and department of education were effective on the scores obtained by the students from the scales. It has been determined that individuals with high health literacy scores have more healthy lifestyle behaviors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It is of great importance to increase the level of health literacy in students studying health sciences in order to develop and maintain healthy lifestyle behaviors.

17.
Tiroid Cerrahisinde Larengeal Sinir Explorasyonunun Berry Ligamanı Düzeyinde Yapılması Sinir Hasarını Önlemek için Daha mı Güvenli?
Is Laryngeal Nerve Exploration at Berry Ligament Level Safer to Prevent Nerve Damage in Thyroid Surgery
Ali Çiftçi, Erol Kisli
doi: 10.5505/ktd.2021.24861  Sayfalar 284 - 290
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid cerrahisi esnasında Reküren Laringeal Siniri (RLS) ortaya koymak için çeşitli teknikler tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı; Berry ligamanı seviyesinde yapılan sinir disseksiyon tekniğinin kalıcı RLS hasarı üzerine olan etkinliğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 13 yılda benign tiroid hastalıkları nedeniyle lobektomi, total veya totale yakın tiroidektomi uygulanan 803 olgunun hastane kayıtları retrospektif olarak tarandı. Bütün hastalarda yaş, cinsiyet, preoperatif tanı, yapılan tiroidektomi tipi ve hastalara ait histopatolojik sonuçlar değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda vakaların 656'sı (% 81.69) kadın, 147'si (% 18.31) erkekti. Kadınların erkeklere oranı 4.4 / 1 idi, Toplam 1474 RLS diseksiyonu yapıldı. Tüm vakalarda RLS ortaya kondu. Ses / konuşma bozukluğu olan hastalara 6 ay sonra indirekt laringoskopi yapıldı. Dokuz (% 0.61) hastada tek taraflı vokal kord paralizi saptandı. Bu vakalar kalıcı RLS felci olarak kabul edildi. Serimizde bilateral kalıcı RLS paralizisine rastlanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; Rekürren larengeal sinirin inferior tiroid arteri çaprazladığı bölgede ve boyunda yukarı doğru çıkarken birçok varyasyon göstermesi ve larinkse girmeden önce Berry ligamanı seviyesinde sabit bir yol izlemesi nedeniyle, tiroid cerrahisinde rekürren larengeal sinir disseksiyonunun bu sevide yapılması ve sinirin explore edilmesi, düşük oranda kalıcı RLS felci oluşmasına neden olabilir.
INTRODUCTION: Several techniques have been described for the Recurrent Laryngeal Nerve (RLN) identification. The aim of the present study is to evaluate the effect of the RLN identification technique at the level of the Berry’s Ligament on permanent RLN injury rate in Thyroid Surgery.
METHODS: 803 cases with benign thyroid diseases, those underwent surgical therapy with at least lobectomy, and total or near total thyroidectomy during the last 13 years evaluated retrospectively. Hospital records of the patients were evaluated according to the age, sex, indications for the surgical therapy and postoperative complications.
RESULTS: In our study, 656 (81.69%) of the cases were female and 147 (18.31%) were male. The ratio of the women to men was 4.4/1, A total of 1474 RLN dissection/identification were performed. RLN was able to be visualized in all cases. Indirect laryngoscopy was performed on patients with voice / speech disorders after 6 months. Unilateral vocal cord paralysis was detected in nine (0.61%) patients. These cases were accepted as permanent RLN paralysis. No bilateral permanent RLN paralysis was encountered in our series.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result it can be said that, in it’s course during the travelling in the neck RLN shows different variations. But at the level of the cricothroid articulation, where it enters the larynx, beyond the Berry’s Ligament, the position of the nerve is more constant than elsewhere. So identification of the nerve at this point may lead to low ratio of permanent RLN palsy..

18.
Acil Tıp Hekimlerinin Hava Ambulansı ile Kritik Hasta Nakli Konusundaki Bilgilerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of The Knowledge Level on Aeromedical Transfer of The Critically Ill Patients Among Emergency Medicine Physicians
Asım Enes Özbek, Emre Şancı
doi: 10.5505/ktd.2021.06992  Sayfalar 291 - 298
GİRİŞ ve AMAÇ: Kritik durumdaki hastalar, gerekli bakım sağlanması için hava ambulansları ile nakil gerektirebilecek hayati tehlike oluşturan yaralanmalara veya hastalıklara sahiptir. Ancak bu hastaların nakli ek riskler oluşturmaktadır. Bu nedenle, kritik hastaların nakil sırasındaki yönetimi çok önemlidir. Bu çalışma, acil tıp asistanları ve uzmanlarının havadan hasta transferi konusundaki bilgi düzeylerini karşılaştırmayı ve hava tıbbi nakil konusunda daha önceki deneyimlerinin ve eğitim almalarının katılımcıların bilgi düzeylerine etkisini belirlemeyi amaçlamıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, Şubat 2021 ile Mart 2021 arasında gerçekleştirilen web tabanlı ileriye dönük bir anket çalışmasıydı. Üç bölümden oluşan anketin, ilk bölümünde yazılı bilgilendirilmiş onam, ikinci bölüm yaş, cinsiyet, hekimin akademik derecesi, havadan hasta transferi ile ilgili önceki eğitimi ve havadan hasta nakli ile ilgili önceki deneyimleri içeriyordu. Üçüncü bölüm, katılımcıların havadan tıbbi hasta transferi konusundaki bilgi düzeylerini anlamaya ayrılan sorulardan oluşturuldu.
BULGULAR: Çalışmaya 77 acil servis hekimi katıldı. Bunların 38'i (%49,4) asistan, 39'u (%50,6) uzmandı. Asistanlar ve uzmanlar arasında endotrakeal kaf basıncının doğru cevap oranları arasında anlamlı farklılık bulunmaktaydı [sırasıyla 3/38 (%7,9), 14/39 (%35,9)] (p<0,05), diğer soru cevaplarında katılımcılar arasında anlamlı farklılık görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgularımız hekimlerin bu spesifik tıbbi alanda eğitim ve öğretiminin yeterli olmadığını göstermektedir. Daha fazla randomize kontrollü çalışmaların yapılması, doktorların havadan hasta transferi konusundaki bilgi düzeylerini değerlendirebilmek için gereklidir.
INTRODUCTION: Critically ill patients have life-threatening injuries or illnesses that might require transportation for adequate care. However, transport of these patients poses additional risks for these patients. Therefore, prehospital management of these patients is crucial. The study aimed to compare the knowledge level of the emergency medicine residents and specialists on aeromedical patient transfer and to determine the effects of previous experience and previous education in aeromedical transfer on the knowledge level of the participants.
METHODS: This was a prospective web-based survey study conducted between February 2021 to March 2021. The survey consisted of three parts. The first part was for the written informed consent, the second part included age, sex, the academic degree of the physician, previous education on aeromedical patient transfer, and previous experience of aeromedical patient transfer. The third part was dedicated understanding the knowledge level of the participants on aeromedical patient transfer.
RESULTS: Seventy-seven emergency physicians participated in the study. Thirty-eight (49.4%) of them were residents and 39 (50.6%) of them were specialists. The right answer rates of the endotracheal cuff pressure was significantly different between the residents and specialists [3/38 (7.9%), 14/39 (35.9%), respectively] (p<0.05) while other topics had not significant difference between participants.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Education and training of the physicians on this highly specific medical specialty is not sufficient in our findings. Further randomized controlled simulation studies should investigate the knowledge level of the physicians on aeromedical patient transfer.

19.
Neonatal Gastrik Perforasyon: 2002'den 2015'e Tek Merkezde Bir Deneyim
Neonatal Gastric Perforation: A Single-Center Experience From 2002 to 2015
Fatih Kılıçbay, Ayşe Engin Arısoy, Mustafa Alper Akay, Ayla Günlemez
doi: 10.5505/ktd.2021.57124  Sayfalar 299 - 306
GİRİŞ ve AMAÇ: Mide perforasyonu yenidoğan döneminde daha çok prematüre bebeklerde görülen ciddi ve hayatı tehdit eden bir sorundur. Etiyolojide çok çeşitli nedenler rol oynamaktadır. Bu retrospektif çalışmada, yenidoğan yoğun bakım ünitemizde mide perforasyonu tanısı alan yenidoğanlarda etyolojiyi,temel risk faktörlerini, klinik özellikleri, prognozu ve mortaliteyi belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 2002-2015 yılları arasında mide perforasyonu tanısı alan yenidoğanlar dahil edildi.Doğum ağırlığı, gebelik yaşı, cinsiyet, risk faktörleri, mide delinme zamanı, perforasyon yeri ve prognozu içeren veriler kaydedildi.
BULGULAR: Mide perforasyonu tanısı konulan 11 yenidoğan çalışmaya dahil edildi. Yenidoğanların medyan gestasyonel doğum ağırlığı 2.014 gr idi. Vakaların 2’ si term, 9'u preterm idi. Hastaların 3’ü kız, 8 ‘i erkekti. Ana klinik bulgu abdominal distansiyondu ve tüm hastalarda pnömoperitoneum saptandı. Ortalama tanı yaşı 5,6 gündü.Hastaların 6’sında spontan mide perforasyonu, 5'inde ise sekonder mide perforasyonu saptandı.İki hastada tekrarlayan mide perforasyonu tespit edildi. Mide perforasyonun boyutu 0,5-2,5 cm arasında idi ve daha çok midenin büyük kurvaturunda saptandı.Bir hastadan alınan mide kası biyopsisinde interstisyel Cajal hücresinin olmadığı gösterildi.Ölüm oranı% 45 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mide perforasyonu, yeni doğan bebeklerin hayatını tehdit eden acil bir durumdur. Çoğunlukla distal obstrüksiyon veya interstisyel Cajal hücrelerinin yokluğuna bağlı olarak gelişebilir. Tekrarlayan mide perforasyonunu izlemek için mide kası biyopsi materyalinde interstisyel Cajal hücrelerini aramak önemlidir.
INTRODUCTION: Gastric perforation is a serious and life-threatening problem seen mostly in premature newborns in the neonatal period.Various causes play a role in the etiology.This retrospective study aimed to determine the etiology, basic risk factors, clinical features, prognosis, and mortality in newborns diagnosed with gastric perforation in our neonatal intensive care unit.
METHODS: Newborns diagnosed with gastric perforation between 2002 and 2015 were included in this study.Data including birth weight, gestational age,sex,risk factors,gastric perforation time,perforation location, and prognosis were recorded.
RESULTS: A total of eleven newborns diagnosed with gastric perforation were included in the study.The median gestational birth weight of the newborns was 2.014 g. Two of the newborns were term, and nine were preterm.Three of the newborns were female, and eight were male.The main clinical finding was abdominal distention, and pneumoperitoneum was detected in all newborns.The average age at diagnosis was 5.6 days.Spontaneous gastric perforation was detected in 6 newborns, and secondary gastric perforation was found in 5 newborns.Recurrent gastric perforation was detected in two newborns.The gastric perforation size was between 0.5 and 2.5 cm, and it was primarily detected in the greater curvature of the stomach.The absence of ınterstitial cells of Cajal (ICC) was shown in a gastric muscle biopsy taken from a newborn.The mortality rate was 45%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Gastric perforation is an emergency that threatens the life of newborns.It can often develop due to distal obstruction or the absence of ICC cells.It is essential to look for ICC cells in the stomach muscle biopsy material to monitor for recurrent gastric perforation.

20.
Yaşlılarda Enerji Cihazları İle Yapılan Total Tiroidektomi Sonuçları
Outcomes Of Total Thyroidectomy Performed With Energy Devices In The Elderly
Murat Burç Yazıcıoğlu, Abdullah Güneş
doi: 10.5505/ktd.2021.01979  Sayfalar 307 - 313
GİRİŞ ve AMAÇ: Bireylerin yaşam süresinin uzamasıyla birlikte tiroid nodüllerinin prevalansı da artmıştır. Bunun sonucu olarak, yaşlılarda yapılan tiroidektomi oranı da artmıştır. Ancak yaşlılarda tiroidektomi genç hastalara göre daha yüksek risk taşımaktadır. Bu çalışma, yaşlı hastalarda tiroidektomide iki enerji bazlı cihazın etkinliğini değerlendirmeyi amaçladı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2013-Ekim 2017 tarihleri arasında tiroidektomi geçiren hastalar geriye dönük olarak incelendi. Hastanın demografik, cerrahi ve klinik verileri hastane veri tabanından değerlendirildi. Geçici veya kalıcı hipokalsemi, vokal kord paralizi, kanama, hastanede kalış süresi ve tekrar ameliyat oranları analiz edildi.
BULGULAR: 224 hastanın 36'sı 65 yaş ve üzerindeydi ve geri kalanı gençti. Beş hasta (% 13.9) erkek, 31 hasta (% 86.1) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 67,5 idi. Gruplar arasında operasyon süresi, postoperatif kanama, vokal kord paralizisi oranı ve postoperatif hipokalsemi, postoperatif paratiroid hormon düzeyleri ve reoperasyon oranı açısından anlamlı fark yoktu (p> 0.05). Uzun süreli yatış ve postop birinci gün dren çekilememesi yaşlı hastalarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p <0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İleri teknolojiler, yaşlı hastalarda cerrahi sırasında morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Sonuçlarımız, enerji bazlı cihazların yaşlı hastalarda güvenli tiroidektomi sağladığını gösterdi.
INTRODUCTION: The prevalence of thyroid nodules has been increased as a result of the high life expectancy of individuals. By the way, the rate of thyroidectomy also increased in the elderly. However, thyroidectomy in the elderly has a higher risk when compared to young patients. This study aimed to evaluate the efficacy of two energy-based devices in thyroidectomy in elder patients.
METHODS: Patients who had undergone thyroidectomy between January 2013 and October 2017 were retrospectively analyzed. The patient’s demographic, surgical, and clinical data were evaluated from the hospital database. Transient or permanent hypocalcemia, vocal cord paralysis, bleeding, duration of hospitalization, and reoperation rates were analyzed.
RESULTS: Thirty-six out of 224 patients were 65 years or older and the remaining were young. Five patients were male (13.9 %), 31 patients were female (86.1%). The mean age of the patients was 67.5 years. There was no significant difference among the groups in terms of operative time, postoperative hematoma/seroma after the drainage tube was removed, rate of vocal cord paralysis, and postoperative hypocalcemia, postoperative parathyroid hormone levels, and rate of reoperation (p>0.05). Long-term hospitalization and inability to the withdrawal of drainage tubes within one day were significantly higher in elderly patients (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Advanced technologies reduce morbidity and mortality during surgery in elderly patients. Our results showed that energy-based devices provide safe thyroidectomy in elderly patients.

OLGU SUNUMU
21.
COVID-19 Pandemisinde Kan Güvenliğinin Geleceği: Olgu Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
The Future of Blood Safety During COVID-19 Pandemic: A Case Presentation and Review of Literature
Banu Çevik, Elif Bombacı, Kemal Tolga Saracoglu
doi: 10.5505/ktd.2021.92653  Sayfalar 314 - 317
Yeni koronavirüs (COVID-19) tüm dünyada global bir sağlık krizi olarak yayılmaya devam etmektedir. Kişilerarası temasta solunum sistemi sorumlu tutulsa da sıra dışı bulgularla seyreden COVID-19 hastaları nedeniyle virüs hakkındaki bilinmezler giderek artmaktadır. Virüsün kan yolu ile bulaşıp bulaşmadığı halen kesin olarak bilinememekte, bu durum kan bankalarının geleceği konusunda tartışmalara yol açmaktadır. Bu raporda asemptomatik COVID-19 hastası bir donörden alınan kanın transfüze edildiği bir kritik yoğun bakım hastanın sunulması ve pandemi sürecinde kan güvenliği konusundaki literatürlerin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
The novel coronavirus (COVID-19) continues to be a global health crisis all around the world. Although the respiratory system plays a major role in the person-to-person transmission, unknowns about this virus gradually increase due to Covid-19 patients represented with unusual symptoms. It’s still not known exactly whether or not it is a blood-borne pathogen, so, this brings along the discussions about blood safety in the future. In this report, it’s aimed to represent a case received a blood transfusion from an asymptomatic COVID-19 donor and review the literature about blood safety during pandemic.

22.
Nefrotik Düzeyde Proteinüri ile Prezente olan Henoch-Schönlein Purpurası (IgA vasküliti)
Henoch-Schonlein Purpura (IgA Vasculitis) Presenting with Proteinuria at the Nephrotic Level
Andaç Komaç, Fatma Tuncer, Çiğdem Vural, Ayten Yazıcı, Ayşe Çefle
doi: 10.5505/ktd.2021.37605  Sayfalar 318 - 322
Henoch-Schönlein purpurası (HSP) çocukluk döneminin en sık görülen vaskülitidir. Erişkin çağda daha nadir görülmektedir. İmmunglobulin A (IgA) depolanması ile karakterize olup, IgA vasküliti (IgAV) olarak da isimlendirilmektedir. Bu yazıda, erişkin yaşta steroid tedavisine yanıtsız nefrotik düzeyde proteinüri ile IgAV tanısı alan olgu sunulmuştur. Tipik döküntü, gastrointestinal ve renal tutulum ile prezente olan hastaya steroid ve azatiyoprin tedavisine rağmen proteinürinin artması üzerine aylık siklofosfamid infüzyonu uygulanmıştır. Üçüncü kür sonrası proteinürisi belirgin olarak gerileyen hastanın tedavisine metilprednizolon ve azatiyoprin ile devam edilmiştir. HSP’nin erişkinlerde kabul gören bir tedavi yaklaşımı yoktur. Böbrek tutulumu büyük çocuklarda ve erişkinlerde daha sık olup morbiditenin ve mortalitenin en önemli belirleyicisidir. Bu makalede erişkin yaşta renal tutulum ile başvuran bir hastaya yaklaşımımızı paylaşmayı amaçladık.
Henoch-Schonlein purpura (HSP) is the most common vasculitis of childhood. It is less common in adulthood. Charactarized by the storage of immunglobulin A (IgA), and its also called IgA vasculitis (IgAV). In this article, adult age case diagnosed as IgAV, with proteinuria at nephrotic level unresponsive to steroid treatment, is presented. The patient, who presented with typical rash, gastrointestinal and renal involvement, was administered monthly cyclophosphamide infusion due to increasing proteinuria despite steroid and azathioprine treatment. After the third cycle, the patients proteinuria significantly regressed and her treatment was continued with methylprednisolone and azathioprine. HSP, has no accepted treatment approach in adults. Renal involvement is more common in older children and adults, and it's the most important determinant of morbidity and mortality. In this article, we aimed to share our approach to a patient who presented with renal involvement at an adult age.

ARAŞTIRMA MAKALESI
23.
Hipoparatiroid Gebelik: Yirmi Olgunun Retrospektif Analizi
Hypoparathyroid Pregnancy: Retrospective Analysis of Twenty Cases
Ömercan Topaloğlu, Burcu Çilek Balimre, Bayram Şahin
doi: 10.5505/ktd.2021.34270  Sayfalar 323 - 330
GİRİŞ ve AMAÇ: Kalıcı hipoparatiroidisi olan gebe kadınların klinik ve laboratuar özelliklerini ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Herhangi bir komorbid hastalığı olmayan kalıcı hipoparatiroidi tanısı olan gebe kadınları retrospektif olarak analiz ettik. Yaş, gravida, parite, hipoparatiroidi etiyolojisi ve süresi, ilaçlar, laboratuar testleri, önceki hipoparatiroid gebelik veya gestasyonel diyabet öyküsü, hipokalsemi sebebiyle hastanede yatış, düzenli takip (klinik takip olup olmadığı), gebelikte en az bir kez ciddi hipokalsemi (düzeltilmiş kalsiyum <7.5 mg/dL) olup olmadığı analiz edildi.
BULGULAR: Hastaların (n=20) ortalama yaşı 35.10(±4.83) idi, ortalama hipoparatiroidi süresi 74.55 aydı. Yalnız 1 hastada idiyopatik hipoparatiroidi tanısı mevcuttu. Toplamda hastaların %55’inde (n=11) ve gebelikte kalsitriol kullanmayan 4 hastanın 1’inde ciddi hipokalsemi tespit edildi. Gebelikte hastaların %80’i (n=16) kalsitriol, %40’I (n=8) kolekalsiferol, %65’I (n=13) kalsiyum karbonat ve %20’si (n=4) magnezyum kullanımına devam etti. İki hasta gebe kaldığında kalsitriol kullanımını bıraktı ve sadece kalsiyum karbonat kullanımına devam etti. Üçüncü trimesterde kalsitriol dozu pregestasyonel döneme göre daha yüksek saptandı (p=0.001), ancak kalsiyum karbonat dozu, düzeltilmiş kalsiyum veya fosfor düzeyleri açısından fark bulunamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bildiğimiz kadarıyla, bizim çalışmamız, bu kadar yüksek sayıda hipoparatiroidi tanılı gebe kadını analiz eden ilk çalışmadır. Biz, klinik özelliklere dayanarak gebelikte sıkı doz ayarlanmasını önermekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to reveal the clinical and laboratory features of pregnant women with permanent hypoparathyroidism.
METHODS: We retrospectively analyzed the pregnant women with permanent hypoparathyroidism and without any comorbid illness. Age, gravida, parity, etiology and duration of hypoparathyroidism, medications, and laboratory tests, history of previous hypoparathyroid pregnancy, gestational diabetes mellitus, hospitalization due to hypocalcemia, regular follow-up (presence of clinical controls or not), severe hypocalcemia at least once in pregnancy (corrected Ca(CCa)<7.5 mg/dL) were analyzed.
RESULTS: Mean age of the patients (n=20) was 35.10 (±4.83). Mean duration of hypoparathyroidism was 74.55 months. Only 1 patient had idiopathic hypoparathyroidism. Severe hypocalcemia was detected in 55% (n=11) in total, and in only 25% (n=1) of 4 patients who did not use calcitriol in pregnancy. In pregnancy, 80% (n=16) of the patients used calcitriol, 40% (n=8) cholecalciferol, 65% (n=13) calcium carbonate, and 20% (n=4) magnesium. Two patients left off calcitriol and used only CaCO3 when became pregnant. Calcitriol dosage was higher in 3rd trimester of pregnancy comparing to pregestational period (p=0.001), but no change was found in CaCO3 dosage, CCa or phosphorus level.
DISCUSSION AND CONCLUSION: To our knowledge, our study is the first to analyze such a high number of pregnant women with hypoparathyroidism. We recommend delicate dose adjustment based on the clinical background.

24.
Subklinik Hipotiroidide Kolesterol Düzeyleri ve Levotiroksin Tedavisinin Kolesterol Düzeyleri Etkisi
Cholesterol Levels in Subclinical Hypothyroidism and the Effect of Levothyroxine Treatment on Cholesterol Levels
Mustafa Kaplan, İlyas Tenlik, Ömer Öztürk, Hasan Ali Altunbas
doi: 10.5505/ktd.2021.75133  Sayfalar 331 - 337
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada subklinik hipotiroidi (SH) tanısı alan hastalarda açlık ve postprandial kolestrol düzeyleri araştırılmış ve tiroksin tedavisinin bu kolestrol düzeylerine etkisinin olup olmadığı incelenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya yeni tanı almış 50 SH’li ve 25 ötiroid hasta alındı. Başvuran ilk 25 SH’li hasta tedavi grubunu (grup I) ve ikinci 25 SH’li hasta tedavi almayan kontrol grubunu (grup II) oluşturdu.
BULGULAR: İlk başvuruda subklinik hipotiroidili hastalarda ötiroid olanlara göre, açlık ve postprandial glukoz, açlık sT4 ve sT3 düzeyleri anlamlı olarak daha düşükken, açlık TSH düzeyi daha yüksekti. Diğer parametrelerde anlamlı farklılık saptanmadı. Bu sonuçlara göre hastaların SH’li olup olmamasının hastaların açlık veya postprandiyal kolestrol düzeylerini etkilemediği görülmüştür. Üçüncü ay sonunda subklinik hipotiroidili tedavi alan (grup 1) ve tedavi almayan (Grup 2) gruplar arasında bazal ve postprandial değerler kıyaslandı. Tedavi almayan grupta açlık ve postprandial total kolesterol ve TSH değerleri istatiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksekken, sT4 ve sT3 değerleri anlamlı olarak düşüktü. Ancak kolestrol seviyelerinde değişim miktarı (delta 0-3 ay) bakıldı ve istatistiksel fark izlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda SH’li hastalarda ötiroid kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; hem açlık, hem de postprandial dönemde aterojenik kolesterol profili açısından farklılık saptanmamıştır. Tiroksin tedavisi ile açlık veya postprandial kolesterol düzeylerinde iyileşme tespit edilmemiştir.
INTRODUCTION: In this study, fasting and postprandial cholesterol levels were investigated in patients diagnosed with subclinical hypothyroidism (SH), and it was investigated whether thyroxine treatment had an effect on these cholesterol levels.
METHODS: Newly diagnosed 50 SH and 25 euthyroid patients were included in the study. The first 25 patients with SH were the treatment group (group I) and the second 25 patients with SH were the control group without treatment (group II).
RESULTS: At the first admission, fasting and postprandial glucose, fasting fT4 and fT3 levels were significantly lower in patients with subclinical hypothyroidism compared to euthyroid patients, while fasting TSH levels were higher. There was no significant difference in other parameters. According to these results, it was observed that whether the patients had SH or not did not affect the fasting or postprandial cholesterol levels of the patients. At the end of the third month, basal and postprandial values were compared between the groups that received treatment with subclinical hypothyroidism (group 1) and those who did not receive treatment (Group 2). While fasting and postprandial total cholesterol and TSH values were statistically significantly higher in the untreated group, fT4 and fT3 values were significantly lower. However, the amount of change in cholesterol levels (delta 0-3 months) was evaluated and no statistical difference was observed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No difference was found in terms of cholesterol profile in both fasting and postprandial periods in patients with SH compared to euthyroid control group. There was no improvement in fasting or postprandial cholesterol levels with thyroxine treatment.

25.
El ve Üst Ekstremite Cerrahisi Ameliyatlarında Kullanılan İmplantlar Ne Zaman Çıkarılmalı?
What is The Right Time For Removal of İmplants İnserted During Hand and Upper Extremity Surgery?
Erdinç Acar, Uğur Bezirgan
doi: 10.5505/ktd.2021.11298  Sayfalar 338 - 346
GİRİŞ ve AMAÇ: El cerrahisi ameliyatlarında internal fiksasyon olarak kullanılan implantların ne zaman çıkarılacağı amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, Ocak 2019 ile Şubat 2021 tarihleri arasında retrospektif olarak Ortopedi ve Travmatoloji kliniği, El cerrahisi bölümünde cerrahi uygulanan 241 hastanın implantı çıkarılan 6 hasta (%2,4) ve 7 implant (4 erkek, 2 bayan) dahil edildi. Bu hastalarda uygulanan kırık ve/veya yanlış kaynama cerrahi tedavisi ile implant çıkarım ameliyatı arasındaki geçen süre değerlendirildi. İnternal fiksasyon olarak kullanılan implantların çıkarılma endikasyonları, çıkarılan bölgeler, sonrasında gelişen komplikasyonlar ve memnuniyet dereceleri değerlendirildi. Analiz Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) ve Friedman’s p korelasyon testine göre yapıldı. p<0.05 olması anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 31 (11-62) idi.. Hastaların 2’si (%33,3) bayan, 4’ü (%66,7) erkek idi. Hastalar ortalama 11,5 ay (8-18) takip edildi. İmplant çıkarım endikasyonlarına baktığımızda; 3 hastada (%50) hastanın talebi ve 3 hastada (%50) ise hareket kısıtlılığı tespit edildi. Hastaların tamamı, implant çıkarım cerrahisinden memnun kaldıklarını belirtti. Hastalarda herhangi bir komplikasyon izlenmedi. İmplantların hareket kısıtlılığı nedeni ile alınması ile ameliyat sonrası hasta memnuniyeti arasında anlamlı korelasyon saptandı (p=0.003).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İmplant çıkarım cerrahisi; komplikasyonlar yönünden dikkat edilmesi gereken bir ameliyat olmakla birlikte, özellikle el cerrahisi ameliyatları sonrası gelişebilecek hareket kısıtlılığında önemli bir yer edindiği dikkate alınmalıdır.
INTRODUCTION: In this study,we aimed to investigate the most optimal removal time for the implants placed during internal fixation in the practice of hand surgery.
METHODS: Of a total of 241 patients who underwent surgery in the Orthopedics and Traumatology,Hand Surgery Unit between January 2019 and February 2021, six (2.4%) whose implants were removed were retrospectively analyzed.There were seven implants in six patients (4 males, 2 females).Time from surgery for fractures and/or malunion to the implant removal was evaluated.Indications for implant removal, the removal sites, post-procedural complications, and patient satisfaction were assessed.Statistical analysis was performed using the SPSS software. Correlation analysis was carried out using the Friedman correlation analysis. A p value of <0.05 was considered statistically significant.
RESULTS: The median age was 31 (range, 11 to 62) years.Of the patients, two (33.3%) were females and four (66.7%) were males.The median follow-up was 11.5 (range, 8 to 18) months.The implants were removed due to patient preference in three patients (50%) and limited range of motion in three patients (50%).All patients were satisfied with the implant removal procedure.No complication was observed in any of the patients.There was a significant correlation between the implant removal due to the limited range of motion and postoperative patient satisfaction (p=0.003).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Implant removal surgery is one of the most frequent operations in the practice of orthopedics with a special care to avoid complications.It can be effectively used to ameliorate limitations in the range of motion of the hand joints which occur following hand surgeries.

26.
COVID-19 Döneminde Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği Hasta Yönetimi
Kocaeli University Faculty of Medicine General Surgery Clinic Patient Management in the Period of COVID-19
Alican Güreşin, Sertaç Ata Güler, Özlem Güler, Ozan Can Tatar, Nihat Zafer Utkan
doi: 10.5505/ktd.2021.55707  Sayfalar 347 - 352
GİRİŞ ve AMAÇ: Etkeni SARS-CoV-2 olan COVID-19 hala etkili bir tedavi ve aşısı bulunamayan küresel bir salgın olmaya devam etmektedir. Pandemi döneminde tüm dünyada olduğu gibi Türkiyede’de çeşitli önlemler alınmıştır. Bu önlemler alınırken COVID-19 salgınında diğer hastalıkların tanı ve tedavi olanaklarının nasıl yönetileceği önemli bir soru olmuştur. Bu yazıda Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğimizde hem hastaların tanı, tedavi ve korunma yönünden yapılan çalışmalar anlatışmış, hem de klinikteki sağlık uygulamalarının bu süreçte nasıl bir yol izlediği anlatılarak, pandemi dönemlerinde klinik yönetimlerine ışık tutulmaya çalışılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Türkiye’de ilk COVID-19 vakasının bildirildiği 10 Mart 2020 tarihinden, normalleşme döneminin başladığı 1 Haziran 2020 tarihine dek, kliniğimizde sağlık hizmeti alan tüm hastaların verileri toplanmıştır. Poliklinikte muayene edilen hasta sayısı, servise yatışı yapılan hastaların sayısı, yapılan ameliyatların sayısı, yapılan ameliyatların vasfı, dönemi, aciliyet durumu, ameliyat planı, ameliyat olan hastaların akıbeti, tedavi amaçlı yatan hastaların sayısı ve akıbeti, yatan hastalardan bakılan PCR testi sayısı, PCR pozitif / negatif sayısı gibi parametreler retrospektif dosyalar incelenerek ve hastane kayıtlarından temin edilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda, Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı’nda COVID-19 aktif döneminde kliniğimizdeki hasta verileri ve demografik bilgileri, bu dönemde klinik hekim işleyiş verileri ve kliniğimizde yine bu dönemde COVID-19 durumları hasta grupları bazında değerlendirilmiştir. Her üç veri grubu da kendi içinde COVID-19’un aktif iki dönemi olarak incelenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: COVID-19 döneminde genel cerrahi klinik yönetimi zor ve planlama gerektiren bir durumdur. Hem hastalar hem de çalışan hekimler açısından enfekte olmadan işlerin yürütülmesi gerekmektedir. Bu çalışmamız ile COVID-19 döneminde kliniğimizin yönetimini değerlendirerek, benzer pandemi dönemlerinde genel cerrahi kliniklerinin yönetimlerine yol gösterilmeye çalışılmıştır
INTRODUCTION: COVID-19, the cause of which is SARS-CoV-2, continues to be a global epidemic for which there is still no effective treatment and vaccine. During the pandemic period, various measures have been taken in Turkey as well as in the whole world. While taking these measures, it has been an important question how to manage the diagnosis and treatment possibilities of other diseases in the COVID-19 epidemic. In this article, the studies carried out in our Kocaeli University Faculty of Medicine General Surgery Clinic in terms of diagnosis, treatment and prevention are explained, as well as explaining how the health practices in the clinic follow in this process, it is tried to shed light on the clinical management during the pandemic periods.
METHODS: From 10 March 2020, when the first COVID-19 case was reported in Turkey, to 1 June 2020, when the normalization period began, the data of all patients receiving health care in our clinic were collected. The number of patients examined in the outpatient clinic, the number of patients admitted to the ward, the number of surgeries performed, the nature of the surgeries, the period, the urgency, the surgical plan, the outcome of the patients who underwent surgery, the number and outcome of patients hospitalized for treatment, the number of PCR tests performed from inpatients, the PCR positive Parameters such as number of negative / negative were obtained from retrospective files and hospital records.
RESULTS: In our study, patient data and demographic information in our clinic during the active period of COVID-19 in Kocaeli University Faculty of Medicine, Department of General Surgery, clinical physician operating data in this period, and COVID-19 conditions in our clinic during this period were evaluated on the basis of patient groups. All three data groups were examined in themselves as two active periods of COVID-19.
DISCUSSION AND CONCLUSION: General surgery clinical management in the COVID-19 period is difficult and requires planning. In terms of both patients and working physicians, it is necessary to carry out work without being infected. With this study, we tried to guide the management of general surgery clinics in similar pandemic periods by evaluating the management of our clinic during the COVID-19 period.

27.
Total Laparoskopik Mide Cerrahisinde İntraoperatif Gastroskopinin Lezyon Lokalizasyonundaki Etkinliği
Efficiency of Intraoperative Gastroscopy in Lesion Localization in Totally Laparoscopic Gastric Surgery
Hamdi Taner Turgut, Ozkan Subasi
doi: 10.5505/ktd.2021.89804  Sayfalar 353 - 358
GİRİŞ ve AMAÇ: Mide kanserinin total laparoskopik cerrahisinde, transeksiyon hattını belirlemek zor olabilir. Bu retrospektif çalışma, total laparoskopik gastrektomide rezeksiyon marjını belirlemede intraoperatif gastroskopinin klinik önemini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2017 ve Ocak 2021 tarihleri arasında total laparoskopik gastrektomi sırasında rezeksiyon sınırını belirlemek için intraoperatif gastroskopi yapılan 55 hasta çalışmaya dahil edildi. Endoskopik görüntülemede lezyon yerleşimi tespit edildikten sonar ışık transillüminasyonu ile rezeksiyon sınırı belirlenerek transeksiyon yapıldı.
BULGULAR: İntraoperatif gastroskopiile total laparoskopik gastrektomi uygulanan 55 hastanın 28’ i(%50.9) erkek, 27’ si (%49.1) kadın ve yaş ortalaması 59.89±11.18 idi. Tümör yerleşimi, 25 (%45.4) hastada proksimal 1/3, 9 (% 16.4) hastada orta 1/3 ve 21 (%38.2) hastada ise distal 1/3 yerleşimliydi. İntraoperatif gastroskopi yapılan ve total laparoskopik tamamlanan 19 (%34.5) hastaya subtotal gastrektomi, 10 (%18.2) hastaya vertical gastrektomi ve 26 (%47.3) hastaya total gastrektomi uygulandı. Hastalarda intraoperatif gastroskopiye bağlı komplikasyon görülmedi. Tüm olguların rezeksiyon marjının güvenli sınırlarda olduğu histopatolojik analiz ile gösterildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Total laparoskopik gastrektomide, tümör lokalizasyonunu belirlemek ve rezeksiyon sınır güvenliğini sağlamak amacıyla intraoperatif gastroskopi güvenilir bir prosedürdür.
INTRODUCTION: It can be difficult to determine the transection line in total laparoscopic surgery of gastric cancer. This retrospective study aims to evaluate the clinical significance of intraoperative gastroscopy in determining the resection margin in total laparoscopic gastrectomy.
METHODS: 55 patients who underwent intraoperative gastroscopy to determine the resection margin during total laparoscopic gastrectomy between March 2017 and January 2021 were included in the study. After the lesion location was determined in endoscopic imaging, transection was performed by determining the resection margin with light transillumination.
RESULTS: Of 55 patients who underwent total laparoscopic gastrectomy with intraoperative gastroscopy, 28 (50.9%) were male, 27 (49.1%) were female, and the mean age was 59.89±11.18 years. Tumor was located in 1/3 proximal in 25 patients (45.4%), 1/3 medial in 9 patients (16.4%) and 1/3 distal in 21 patients (38.2%). Of the patients who underwent intraoperative gastroscopy and completed total laparoscopic surgery, subtotal gastrectomy was performed in 19 (34.5%) patients, vertical gastrectomy was performed in 10 (18.2%) patients, and total gastrectomy was performed in 26 (47.3%) patients. No complications related to intraoperative gastroscopy were observed in the patients. Resection margins of all cases were shown to be within safe limits by histopathological analysis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intraoperative gastroscopy is a reliable procedure in total laparoscopic gastrectomy in tumor localization and to ensure resection margin safety.

28.
Üniversite Öğrencilerinin Empatik Eğilimlerinin ve Yaşlı Ayrımcılığına İlişkin Tutumlarının İncelenmesi
Investigation of University Students’ Emphatic Tendency and Attitude towards Age Discrimination
Zülfünaz Özer, Gülcan Bahçecioğlu Turan, Şeyma Usta, Abdul Aziz Ahmed
doi: 10.5505/ktd.2021.79745  Sayfalar 359 - 366
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaşlı ayrımcılığı, her yaştan bireyin uyguladığı bir durum olsa da yaşlılığa uzak bir dönem olan gençler arasında daha fazla uygulanmaktadır. Öğrencilerin empatik eğilimlerinin yaşlı ayrımcılığı üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir. Araştırma üniversite öğrencilerinin empatik eğilimlerini ve yaşlı ayrımcılığına ilişkin tutumlarını incelenmek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tanımlayıcı tipteki araştırma, Ocak 2020 tarihinde bir vakıf üniversitesinde okuyan, araştırmaya katılmayı kabul eden 483 öğrenci ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında, Kişisel Bilgi Formu, Empatik Eğilim Ölçeği (EEÖ) ve Yaşlı Ayrımcılığı Tutum Ölçeği (YATÖ) kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis testi ve Spearman’s korelasyon analizi kullanıldı.
BULGULAR: Öğrencilerin yaş ortalaması 20,76±2,40 yıl olup, %49,3’ü kadın, %78,5’i Türk vatandaşıdır. Empatik Eğilim Ölçeği puanı 66,58±8,2; Yaşlı Ayrımcılığı Tutum Ölçeği puanı 80,84±10,33 ve Yaşlı Ayrımcılığı Tutum Ölçeği alt boyut puanlarından yaşlının yaşamını sınırlama 34,43±5,64; olumlu ayrımcılık 28,81±5,94; olumsuz ayrımcılık 17,6±3,54 olarak bulundu. Empatik Eğilim Ölçeği ile Yaşlı Ayrımcılığı Tutum Ölçeği, yaşlının yaşamını sınırlama ve yaşlıya yönelik olumlu ayrıcalık arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu görüldü.


TARTIŞMA ve SONUÇ: Üniversite öğrencilerin yaşlı ayrımcılığına yönelik olumlu tutuma sahip oldukları ve empatik eğilimlerinin orta düzeyde olduğu belirlendi. Öğrencilerin empatik eğilimleri artıkça yaşlılara karşı olumlu tutum göstermektedirler.
INTRODUCTION: Although discrimination against older people is a condition carried out by individuals of all ages, it is more common among young people who are far from old age. It is thought that emphatic tendencies of students are effective on discrimination against older people. This study was conducted to investigate university students’ emphatic tendencies and attitudes relating discrimination against older people.

METHODS: This cross-sectional descriptive study was conducted on 483 students in a foundation university who accepted to participate in the study in January 2020. Personal Information Form, Emphatic Tendency Scale and Ageism Attitude Scale were used to collect the data. Descriptive statistics, Mann-Whitney U Test, Kruskall Wallis test and Spearman’s correlation analysis were used to evaluate the data.
RESULTS: Average age of the students was 20.76±2.40; 49.3% were female and 78.5% were Turkish citizens. Emphatic Tendency Scale score was 66.58±8.2; Age Discrimination Attitude Scale score was 80.84±10.33 and Ageism Attitude Scale subscale scores were 34.43±5.64 for restricting life of the elderly, 28.81±5.94 for positive ageism and 17.6±3.54 for negative ageism. Positive significant correlation was found between Emphatic Tendency Scale and Ageism Attitude Scale, restricting life of the elderly and positive ageism.
DISCUSSION AND CONCLUSION: University students were found to have positive attitude toward elderly and moderate level of emphatic tendency. As the emphatic tendency of students increase, they show positive attitude towards elderly.

29.
COVID-19 Dalgaları Arasında Kalp Damar Cerrahisi Hastalarının Başvuru Şeklindeki Değişiklikler
Changes In Admission Types of Cardiovascular Surgical Patients Between Covid-19 Waves
Ali Ahmet Arıkan, Burhan Küçük, Oğuz Omay, Uğur Postal, Zeki Talas, Tülay Çardaközü, Sadan Yavuz, Muhip Kanko
doi: 10.5505/ktd.2021.75002  Sayfalar 367 - 378
GİRİŞ ve AMAÇ: 2020 baharında 2019 koronavirüs hastalığı (COVID-19) artışı nedeniyle 75 günlük bir sokağa çıkma yasağı başladı. Acil olmayan tüm operasyonlar ertelendi. Pandeminin gerileme belirtileri ile tüm elektif vakalar yeniden başladı. Bu, “yeni normal” dönemi ertelenmiş hizmetlerin telafi edilmesi açısından sağlık kurumları için benzersiz bir dönem olmuştur.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1 Haziran – 2 Kasım 2020 (“yeni normal” dönem) tarihleri arasında kalp damar cerrahisi kliniğimizde COVID-19'u önlemek için alınan tedbirler ile başvuran hastaların özellikleri, yapılan cerrahi girişimlerin türlerine göre değerlendirildi ve 2017-2019 yıllarının aynı dönemine ait sonuçlar ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Önceki yıllara göre yeni normal döneminde acil operasyonlar arttı.(p=0,042) Vasküler cerrahi acil operasyonları (p = 0.029), plansız başvurular (p = 0.017) ve hastaların Amerikan Anesteziyologlar Derneği (ASA) skoru (p = 0.022) arttı. Kardiyak risk skoru (p =.040), ASA skoru (p <.001) ve pompasız koroner arter baypas greftleme (CABG) prosedürleri artarken (p <.001), ameliyat sonrası hastanede kalış süresi azaldı (p =. 025). “Yeni normal” döneminin ilk yarısında, ikinci yarısına kıyasla anlamlı olarak daha fazla acil kalp cerrahisi ve damar cerrahisi (sırasıyla p =.042, p =.004) yapıldı. Bilgisayarlı tomografi kullanımı ve tespit edilen pnömoni önceki yıllara göre iki kattan fazla arttı. Yatırılan hastaların %1,74'ünde COVİD-19 polimeraz zincir reaksiyonu testi pozitifti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Karantina döneminden sonra önceki yıllara kıyasla hasta risklerinde artış ve daha fazla acil ameliyat gereksinimi oluştuğu gözlendi. Acil damar ve kalp cerrahisi ameliyatlarının kısıtlama tedbirlerinin kalkması sonrası ilk haftalara yığıldığı gözlendi.
INTRODUCTION: Due to the surge of coronavirus disease 2019 (COVID-19) in spring 2020, a 75-day lockdown began. All non-emergent operations, were postponed. With signs of resolution of the pandemic, all elective cases resumed. This represented a unique experience for health care providers to deal with at the beginning of the post-pandemic era, i.e., the “new normal.”
METHODS: Patient characteristics, operations performed and diagnostic tools to prevent COVID-19 in our cardiovascular surgery clinic between June 1 and November 2, 2020 (the “new normal” period) were evaluated and compared with the results from the same period in 2017–2019.
RESULTS: Overall, emergency operations (p = 0.042) increased. Vascular surgery emergency operations (p = 0.029), unplanned admissions (p = 0.017), and the patients’ American Society of Anesthesiologists (ASA) score (p = 0.022) increased. The cardiac risk score (p =.040), ASA score (p <.001), and off-pump coronary artery bypass grafting (CABG) procedures increased (p <.001), while the postoperative hospital stays decreased (p =.025) in the “new normal” period. In the first half of the “new normal” period, significantly more emergency heart surgical and vascular surgical procedures (p =.042, p =.004, respectively) were performed compared with the second half. The use of computed tomography and detected pneumonia increased more than twofold compared to previous years. In relation to COVİD-19, 1.74% of the admitted patients had a positive polymerase chain reaction test.
DISCUSSION AND CONCLUSION: An increase in patient risks and admission of more urgent cases was observed after the lockdown period,especially in the first weeks.

30.
Nazal polipozis’e eşlik eden IL5 (-746), IL6 (-174) ve IL18 (-607) gen polimorfizimleri
Association of the IL5 (-746), IL6 (-174) and IL18 (-607) gene polymorphisms in nasal polyposis
Mahmut Huntürk Atilla, Sibel Özdaş, Sibel Baştimur, Talih Özdaş, Sami Engin Muz, Isilay Oz, İpek Canatar
doi: 10.5505/ktd.2021.75983  Sayfalar 379 - 391
GİRİŞ ve AMAÇ: Nazal polipozis (NP), nazal mukozanın en sık karşılaşılan patolojik değişikliği olup, mukozal inflamasyon ile karakterize iyi huylu kronik bir hastalığıdır. Bu çalışmada, NP hastalarında yaygın olarak gözlenen İnterlökin (IL)5, IL6 ve IL18 gen promotor bölgesinde yer alan sırasıyla -746 C/T, -174 G/C ve -607 C/A tek nükleotidlik polimorfizmleri (SNPs) ile NP arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 87 NP’li hasta ve 76 kontrol olmak üzere 163 hasta dahil edilerek, polimorfizmler Snap-Shot ile genotiplendirildi. SNP'lerin bağlantı dengesizliğini değerlendirmek, allel, genotip ve haplotip frekanslarının analizi için bir lojistik regresyon modeli olan SNPStats kullanıldı. MDR ile polimorfizmlerin birbiriyle ve klinik değişkenlerle arasındaki etkileşimler değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda, IL5 ve IL18 SNP’lerinin varlığı, majör allellerinin ve CC genotiplerinin frekansı NP'de yüksekti (sırasıyla, P< 0.001ve P< 0.001; P< 0.001 ve P< 0.001; P= 0.023 ve P= 0.006). Ayrıca IL18 SNP, aspirin intoleransı ve astımatik NP’lilerde daha sık gözlendi (P= 0.013 ve P= 0.045). Bununla birlikte IL5-IL6-IL18 CGC haplotipinin frekansı NP’li hasta grubunda yüksekti (P< 0.0001). MDR analizi ile tespit edilen en iyi tek-lokus modeline göre IL18 CC genotipinin, iki-lokus modeline göre IL5_IL18’in majör allelli içeren diplotiplerinin artmış-NP riski ile ilişkili olduğu bulundu (P= 0.006, P< 0.0001). IL5 genotiplerinin ve IL5_IL6 diplotiplerininin NP'de risk paterni IL18’ün genotipine bağlı olduğu gözlendi (P< 0.0001). Ayrıca NP-pozitif aile öyküsüne sahip bireylerin 16-kat artmış NP riski taşıdığı gözlenmiştir (P= 0.0004).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, çalışmamız IL5 (-746) ve IL18 (-607) polimorfizmlerinin nazal polipozis için predispozan faktörler olduğunu göstermiştir. Nazal polipoziste IL5 (-746) ve IL18 (-607) SNP’lerinin gen aktivitesi üzerindeki sonuçlarını araştıran ileri fonksiyonel çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Nasal polyposis (NP) is a benign chronic disease characterised by mucosal inflammation. In this study, to investigate the relationship between -746 C/T, -174 G/C and -607 C/A single nucleotide polymorphisms (SNPs) which are Interleukin (IL) 5, IL6 and IL18 gene promoter and NP
METHODS: A total 163 patients of 87 with NP and 76 controls were included in the study, and genotyped with Snap-Shot. SNPStats, a logistic regression model, MDR.
RESULTS: In our study, the presence of IL5 and IL18SNPs, the frequency of major alleles CC genotypes were significantly higher in the patient group (respectively P< 0.001ve P< 0.001; P< 0.001 ve P< 0.001; P= 0.023 ve P= 0.006). In addition, IL18SNP was observed more frequently in patients with NP with aspirin intolerance and asthma (P= 0.013, P= 0.045). However, the frequency of IL5-IL6-IL18 CGC haplotype was high in the patient group with NP (P< 0.0001). According to the best single-locus model detected by MDR analysis, IL18 CC genotype was found to be associated with increased-NP risk of IL-5_IL18 containing major alleles according to the two-locus model (P= 0.006, P< 0.0001). IL5 genotypes and IL5_IL6 diplotypes were observed to be linked to the genotype of IL18, risk pattern in NP (P< 0.0001). It was also observed that individuals with NP-positive family history had a 16-fold increased risk of NP (P= 0.0004). However, a synergistic interaction was observed between IL18 genotypes and the clinical variable aspirin intolerance (P< 0.0001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The polymorphisms IL5 (-746) and IL18 (-607) may be predisposing factors for nasal polyposis.

31.
Bir İlçedeki 15 Yaş ve Üzeri Kişilerde Algılanan Sağlık Durumu ve İlişkili Etmenler
Perceived Health Status and Related Factors among People Aged 15 Years and Older in a District
Volkan Medeni, Fatma Nur Baran Aksakal, Irem Medeni
doi: 10.5505/ktd.2021.05321  Sayfalar 392 - 398
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık durum algısı, sağlık davranışlarını ve sağlık sorumluluğunu etkilemektedir. Algılanan sağlık durumu, son yıllarda genel sağlık durumunu belirlemede kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bir ilçedeki 15 yaş ve üzeri kişilerin algıladıkları sağlık durumlarını ve ilişkili faktörleri tespit etmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aksaray ili Ağaçören ilçesinde yapılan çalışma kesitsel tiptedir. Geliştirilen anket formu kişilerin evleri ziyaret edilerek yüz yüze uygulanmıştır. Genel sağlık algısıyla ilgili sorular beşli Likert ölçeğiyle değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında 418 kişiye ulaşılmıştır. Katılım hızı %95,9 olmuştur.
BULGULAR: İncelenenlerin %40,2’si genel olarak sağlıkları için orta, kötü veya çok kötü demiştir. %28,9’u sağlıklarının bir yıl öncesinden daha kötü olduğunu söylemiştir. Cinsiyet, yaş, medeni hal, öğrenim durumu, çalışma durumu, aylık gelir, kronik hastalık ve sigara içme durumuna göre genel algılanan sağlık durumu açısından anlamlı fark vardır (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bireylerin sosyoekonomik düzeylerinin yükselmesi genel sağlık algılarındaki negatif tablonun düzelmesini sağlayacak faktörlerin en önemlilerinden biridir. Ayrıca sağlık durumlarının daha olumlu algılanması için sağlıklı yaşam tarzı konusundaki farkındalığı artırmak fayda sağlayabilir.
INTRODUCTION: Health status perception affects to health behaviors and to responsibility for health. Perceived health status is used to determine general state of health in recent years. Aim of this study is to determine perceived health status and related factors of people aged 15 years and older in a district.
METHODS: The study carried out in Ağaçören district of Aksaray is cross-sectional. The developed questionnaire was applied to peoplr face-to-face by visiting their houses. Questions about general health perception were evaluated on a five-point Likert scale. Within the scope of the research, 418 people were reached. Participation rate was 95.9%.
RESULTS: 40.2% of the respondents stated it was intermediate, bad or very bad for their health in general. 28.9% said their health was worse than a year ago. There is a significant difference in general health status according to gender, age, marital status, educational status, employment status, monthly income, chronic illness and smoking (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Increasing socioeconomic levels of individuals is one of the most important factors that will recover the negative situation in general health perceptions. In addition, it may be beneficial to increase awareness about healthy lifestyle in order to perceive health conditions more positively.

32.
Batın Cerrahi Sonrası Radyolojik Bulgu Gösteren Akciğer Komplikasyonlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Pulmonary Complications with Radiological Findings following Abdominal Surgery
Aysel Sunnetcioglu, Buket Mermit Çilingir, Nurettin Yuzkat, Selami Ekin
doi: 10.5505/ktd.2021.85047  Sayfalar 399 - 406
GİRİŞ ve AMAÇ: Cerrahi girişimler ve uygulanan anestezi sonrasında meydana gelen patofizyolojik değişiklikler akciğer komplikasyonlarının gelişimini kolaylaştırmaktadır. Bu çalışmada batın cerahisi sonrası radyolojik bulgu gösteren akciğer komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Genel enestezi altında batın cerahisi yapılan 619 hastadan istenen göğüs hastalıkları konsültasyonları retrospektif olarak incelendi. Radyolojik bulgu saptanan hastalar çalışmaya alındı.
BULGULAR: Postoperatif göğüs hastalıkları konsültasyonu istenen hastaların %20,7’sinde radyolojik bulgu tespit edildi. Hastaların yaş ortalaması 57.28±11.2 olarak saptandı. Değerlendirilen 128 hastanın, 81 (63.2%) üst batın, 47’ne (36.7%) alt batın cerahisi yapılmıştı. Üst batın cerahi yapılan hastaların 51’i (62.9%) 60 yaş üzerindeydi. En sık akciğer komplikasyonları plevral effüsion (32.8%), pnömoni (26.5%), atelektazi (17.9%) idi. Üst batın cerahisinde ateletazi(69.5%) ve plevral effüzyon(66%) daha fazla iken alt batın cerrahisinde pnömoni (76%) daha sıktı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Plevral efüzyon, pnömoni ve atelektazi, batın cerahisi sonrası radyolojik bulgu veren en yaygın akciğer komplikasyonlarıydı. Özellikle üst batın cearahisi sonrası ateletazi ve plevral efüzyon, alt batın cerahisi sonrası ise pnömoni daha sık görülmesine rağmen bu komplikasyonların gelişiminde risk faktörleri arasında önemli bir fark yoktu.
INTRODUCTION: Pathophysiological changes after surgical interventions and anesthesia facilitate the development of postoperative pulmonary complications (PPCs). The purpose of this study was evaluation of pulmonary complications showing radiological findings after abdominal surgery.
METHODS: This was a retrospective study of pulmonology consultations requested for 619 patients who had undergone abdominal surgery under general anesthesia between January 2010 and November 2014. We included only patients in whom there was radiological evidence of PPCs.
RESULTS: Radiological findings were detected in 128 (20.7%) of the patients whom postoperative chest diseases consultation was requested. The mean age of the patients was 57.28 ± 11.2 years. Of the 128 patients evaluated, 81 (63.2%) had undergone upper abdominal surgery, the remaining 47 (36.7%) having undergone lower abdominal surgery. Of the patients who had undergone upper abdominal surgery, 51 (62.9%) were ≥ 60 years of age. The most common PPCs were pleural effusion (in 32.8% of the cases), pneumonia (in 26.5%), and atelectasis (in 17.9%). Among the patients who had undergone upper abdominal surgery, the most common PPCs were atelectasis and pleural effusion (seen in 69.5% and 66.0%, respectively), pneumonia was the most common PPC among (seen in 76.0% of) those who had undergone lower abdominal surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pleural effusion, pneumonia, and atelectasis were the most common PPCs for which there was radiological evidence. In particular, atelectasis and pleural effusion were the most common PPCs after upper abdominal surgery, whereas pneumonia was more common after lower abdominal surgery. However, none of the risk factors evaluated correlated significantly with any such complications.

33.
Kadınların Meme Kanseri Önleme Davranışlarını Etkileyen Faktörleri Belirleme Ölçeği’nin Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması
Validity and Reliability Study of the Scale of Factors Affecting Women's Breast Cancer Prevention Behaviors
Zeliha Turan, Feride Yiğit
doi: 10.5505/ktd.2021.77598  Sayfalar 407 - 420
GİRİŞ ve AMAÇ: Meme kanserini önleyici davranışların kadınların sağlığı üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bu çalışmanın amacı, Maryam Khazaee-Pool ve arkadaşları tarafından 2016 yılında geliştirilen "Kadınların Meme Kanseri Önleme Davranışlarını Etkileyen Faktörleri Belirleme Ölçeği"ni Türkçe’ye uyarlayarak, Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirliğini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Metodolojik tipte olan araştırma, 1 Temmuz-31 Aralık 2018 tarihleri arasında Adıyaman’da yürütüldü. Araştırmanın evrenini 7 no’lu Aile Sağlığı Merkezi’ne kayıtlı 4550 kadın oluşturmuş olup, örneklemine ise 30 yaş ve üzerinde olan, araştırmaya katılmayı kabul eden, iletişim kurulabilen, en az okur-yazar olan ve meme kanseri öyküsü bulunmayan 190 kadın alındı. Kadınların Meme Kanseri Önleme Davranışlarını Etkileyen Faktörleri Belirleme Ölçeği’nin geçerlik ve güvenirliği için açımlayıcı faktör analizi, doğrulayıcı faktör analizi, güvenirlik ve normallik analizi yapıldı.
BULGULAR: Ölçeğin her bir faktörünün ayrı ayrı Cronbach alfa’ları hesaplandı. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0.76 ve alt boyutlarının ise 0.70’ ile 0.77’ arasında değiştiği belirlendi. Ölçeğin güvenirlik analizinde kullanılan bir diğer yöntem de yarıya bölme yöntemi idi. Yarıya bölme yöntemi ile ölçeğin iki yarısından elde edilen puanlar arasındaki ilişki hesaplandı ve her iki yarım arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı görüldü (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgular, ölçeğin, kadınların meme kanseri önleme davranışlarını etkileyen faktörleri değerlendirmek için hem pratikte hem de gelecekte yapılacak çalışmalarda geçerli ve güvenilir bir araç olduğunu gösterdi.
INTRODUCTION: Preventive behaviors of breast cancer have a significant impact on women's health. The aim of this study was to validity and reliability of the Turkish version by adapting to Turkish "The Scale to Determine Factors Affecting Women’s Breast Cancer Prevention Behaviors” developed by Maryam Khazaee-Pool et al. in 2016.
METHODS: This study, which is a methodological type was conducted in Adıyaman between July 1 and December 31, 2018. The population of the study consisted of 4550 women registered in Family Health Center No 7 and the sample included 190 women aged 30 and over, who agreed to participate in the study, could be contacted, were at least literate, and had no history of breast cancer. For the validity and reliability of the Scale to Determine Factors Affecting Women's Breast Cancer Prevention Behaviors, explanatory factor analysis, confirmatory factor analysis, reliability and normality analysis were performed.
RESULTS: Cronbach alphas of each factor of the scale were calculated separatelly. It was determined that the Cronbach alpha coefficient of the scale was 0.76 and its sub-dimensions ranged between 0.70’ and 0.77’. Another method used in the reliability analysis of its scale was the split-half method. The relationship between the scores obtained from the two halves of the scale was calculated by the halving method and there was no statistically significant difference between the two halves (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results showed that this scale is a valid and reliable tool for evaluating the factors affecting women's breast cancer prevention behaviors both in practice and in future studies.

DERLEME
34.
Güvenli Cerrahi Pozisyon Vermeye Yönelik Stratejiler
Strategies for Safe Surgical Positioning
Sevgi Vermişli, Fatma Demir Korkmaz
doi: 10.5505/ktd.2021.32748  Sayfalar 421 - 433
Her ameliyat hastaya pozisyon vermeyi gerektirir ve tüm cerrahi pozisyonlarda hastanın yaralanma riski bulunmaktadır. Cerrahi pozisyon vermenin amacı, ameliyat türüne uygun pozisyonu vererek cerrahi ekip üyeleri için optimum cerrahi alan açıklığını sağlamak ve olumsuz hasta sonuçlarını önlemektir. Multidsipliner ekip çalışması, risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve planlama süreci güvenli cerrahi pozisyonun önemli bileşenleri arasındadır. Pozisyon verme, hasta güvenliği kadar cerrahi ekibin güvenliği açısından da önemlidir. Hastada cerrahi pozisyona bağlı gelişebilecek komplikasyonlar arasında solunumsal ve kardiyovasküler problemler, kas-iskelet sistemine ilişkin problemler, kalıcı hasara da neden olabilen nöromüsküler, deri ve doku yaralanmaları yer almaktadır. Bu makalede; cerrahi pozisyon vermeye ilişkin değerlendirme ve planlama, cerrahi pozisyon kaynaklı yaralanmaları önlemeye yönelik hemşirelik uygulamaları, cerrahi pozisyonların sistemlere etkisi ve hemşirelik uygulamalarına yer verildi.
The every surgery requires positioning the patient, and there is a risk of injury for the patient in all surgical positions. The purpose of surgical positioning is to provide the optimum surgical field opening for the surgical team members by giving the appropriate position for the type of surgery and to prevent negative patient outcomes. Multidisciplinary teamwork, assessment of risk factors and planning process are among the important components of a safe surgical position. The positioning is as important as patient safety for the safety of the surgical team. Respiratory and cardiovascular problems, musculoskeletal problems, neuromuscular injuries, skin and tissue injuries that can cause permanent damage are among the complications that may develop in the patient due to the surgical position. In this article, evaluation and planning of surgical positioning, nursing practices to prevent surgical position-related injuries, the effects of surgical positions on systems and nursing practices were included.

LookUs & Online Makale