ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J
Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 1 (1)
Cilt: 1  Sayı: 1 - 2012
1.
Kocaeli Tıp Dergisi
Medical Journal of Kocaeli

Sayfa I

ARAŞTIRMA MAKALESI
2.
Diabetus Mellituslu Kadınlarda Üriner İnkontinansın Şiddeti ve Hayat Kalitesi Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Severity of Urinary Incontinence and Its Effect on Quality of Life in Women with Diabetes Mellitus
A. Mete Ergenoğlu, A. Özgür Yeniel, Ali Akdemir, Levent Akman, Niyazi Aşkar, İsmail Mete İtil
Sayfalar 1 - 5
AMAÇ: Diabetes mellitus tüm dünyada yaygın olarak izlenen kronik bir hastalıktır. Üriner inkontinans bu hastalarda sık olarak eşlik eden önemli bir sağlık problemidir. Bu çalışmamızın amacı Tip 2 Diabetus mellitus tanılı kadınlarda üriner inkontinans ve alt gruplarının insidansını belirlemek ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEMLER: Çalışmamızda 290 kadında üriner inkontinansın varlığı ve derecesini belirlemek ve hayat kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmek üzere UDİ-6 ve IIQ-7 anketleri uygulanmıştır. Çalışma grubunda 143 olgu Tip 2 diabetes mellitus hastalığına sahip iken kalan olgular normal glukoz değeri olan kadınlardı.
BULGULAR: Diabetes mellituslu kadınlarla normal kan glukoz değerlerine sahip kadınlar karşılaştırıldığında, üriner inkontinansın alt tipleri olan urge üriner inkontinans ve stress üriner inkontinans için hafif/orta düzeydeki şikayetler benzer bulunurken, ciddi derecede şikayetler diabetes mellituslu kadınlarda normal kan glukoz seviyeleri olan olgulara göre daha yüksek oranda izlenmiştir (sırasıyla, %15.4 vs % 6.8 ve %19.6 vs %6.1). Ayrıca IIQ-7 sonuçları diabetes mellituslu kadınlarda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (21±30 vs 8.5±17.1, p<0.01).
SONUÇ: Diabetes mellituslu kadınlarda üriner inkontinans şikayetleri daha ciddi derecede bulunmuştur ve hayat kalitesi anlamlı derecede daha kötü etkilenmiştir.
OBJECTIVE: Diabetes mellitus is a chronic disease with high prevalence worldwide. Urinary incontinence is a major health problem in these patients. The aim of this study was to evaluate the prevalence of urinary incontinance and its subtypes in women with type 2 diabetes mellitus and to assess their effects on quality of life.
METHODS: 290 women were included in this study. The UDI-6 and IIQ-7 questionnaires were self-administered by the participants in order to determine the presence and degree of urinary incontinence and effects on quality of life. Type 2 diabetes mellitus was diagnosed in 143 women and the remainder had a normal blood glucose levels.
RESULTS: When compared with women with normal glucose level for urge urinary incontinence and stress urinary incontinence, women with diabetes mellitus had similar rate for mild/moderate complaints and a higher rate of severe complaints (15.4% vs 6.8% and 19.6% vs 6.1%, respectively). Mean IIQ-7 scores were also significantly higher in patients with diabetes mellitus (21±30 vs 8.5±17.1, p<0.01).
CONCLUSION: The urinary incontinence complaints were more severe and quality of life was negatively affected in women with diabetes mellitus.

3.
Remisyondaki İnflamatuar Barsak Hastalarında Otonom Nöropati Varlığı
Presence Of Autonomic Neuropathy İn Patients With Remitting İnflammatory Bowel Disease
Züleyha Akkan Çetinkaya, Yılmaz Çetinkaya, Mesut Sezikli, Fatih Güzelbulut, Bülent Yaşar, Oya Kurdaş
Sayfalar 6 - 11
AMAÇ: Remisyondaki ülseratif kolit ve Crohn hastalarında otonom sinir sistemi tutulumu olup olmadığını değerlendirmek ve bu tutulumun hastaların demografik özellikleri, hastalığın süresi, tutulum şekli, sigara kullanımı ile olan ilişkisini incelemektir.
YÖNTEMLER: Çalışmaya Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenterohepatoloji bölümünden en az 12 aydır takipli olan, 18-65 yaş aralığında remisyonda, 20 ülseratif kolit ile 20 Crohn hastası ve yaş ve cins açısından bu hastalarla eşdeğer 20 adet sağlıklı kontrol alınarak tüm katılımcılara standart otonom testler uygulandı.
BULGULAR: Kontrol grubunun otonom skor ortalamaları Crohn ve ülseratif kolit gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken,Crohn ve ülseratif kolit grupları arasında ise istatistiksel farklılık gözlenmemiştir. Pankoliti olan ülseratif kolit hastalarında otonom skor olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.
SONUÇ: Çalışmamızda, ülseratif kolit grubunun otonom skoru, Crohn hastalığı grubunda olduğu gibi, kontrol grubuna gore istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Bu etkilenme hastalığın direkt sinir sistemi üstüne etkisine bağlı olabileceği gibi, ekstraintestinal bir manifestasyonu veya hastalığın etiyolojisinde rol oynayan faktörlerden biri olabilir.
OBJECTIVE: The aim of this study is to identify whether autonomic nervous system involvement is present in patients with remitting ulcerative colitis and Crohn’s disease who were followed-up by the authors and to examine the relationships between autonomic nervous system involvement and the patient demographical characteristics, disease duration, involvement pattern and smoking habit.
METHODS: This study included 20 patients with ulcerative colitis and 20 patients with Crohn’s disease with the ages of 18-65 years who had been followed up for minimum 12 months at Haydarpaşa Numune Education and Research Hospital, Gastroenterohepatology Clinic. Twenty age- and sex-matched healthy controls were also included in the study. All patients underwent standard autonomic tests.
RESULTS: Mean autonomic scores of the control group were significantly lower than the scores of the Crohn’s disease and ulcerative colitis groups, whereas no statistically significant difference was found between groups with Crohn’s disease and ulcerative colitis. Autonomic score was significantly higher in ulcerative colitis patients with pancolitis compared to those without pancolitis.
CONCLUSION: Autonomic scores of the ulcerative colitis group, as in the Crohn’s disease group, were significantly higher compared to the control group. This result may be associated with the direct effect of the disease on the nervous system but may also be an extraintestinal manifestation or a factor involved in the etiology of the disease. It should always be born in mind that symptoms associated with autonomic neuropathy may develop during the course of inflammatory bowel disease.

4.
Karın Ön Duvar Defektlerinin Kapatılmasında Prolen Mesh Ve Strech Film Kullanımının Yapışıklık Üzerine Etkisi: Deneysel Çalışma
The Effect Of Strech Film And Prolen Mesh Usage On Adhesion For Closure Of Abdominal Wall Defects: Experimental Study
Mehmet Yaşar, Zekeriya İlçe, İsmet Özaydın
Sayfalar 12 - 16
AMAÇ: Karın ameliyatları sonrası barsak yapışıklıkları ciddi morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. Çalışmamızda insizyonel hernilerde defektin kapatılmasında kullanılan primer kapama, Poliprolen mesh, Prolen mesh - strech filmin adhezyon etkileri karşılaştırıldı.
YÖNTEMLER: Çalışmada 10 aylık 250–300 gram beyaz Wistar Albina cinsi 30 adet sıçan kullanıldı. Grup I; Primer tamir, Grup II; Prolen mesh, Grup III; Prolen mesh - strech film kullanıldı. Denekler 20 mg/kg Ketamin Hidroklorür (Ketalar) ile uyutuldu. Karın duvarınada yarıçapı 1cm olan defekt oluşturuldu. Defekt Grup I’de primer olarak 3/0 prolen ile tek tek, Grup II’de poliprolen mesh, Grup III’te prolen mesh - strech film ile kapatıldı. Denekler 21. gün sakrifiye edildi. Yapışıklıklar Makromorfolojik ve histopatolojik olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Makromorfolojik evrelendirme kriterlerine göre elde edilen yapışıklık skorları Grup I’de ortalama 1.3 ( 0-3), Grup II’de ortalama 3.4 (2-4), Grup III’de ise ortalama 0.9 (0-2) idi. Yapışıklıklar arasındaki fark istatistiksel olarak değerlendirildiğinde Grup I ile II ve Grup II ile III arasında anlamlı fark saptandı (P<0.05). Histopatolojik incelemede Mezotel gelişimi, Vasküler proliferasyon, Kollojen oluşumu, Dev hücre oluşumu, Granülasyon oluşumu, İtihabi hücre oluşumu, ve fibroblast proliferasyonu Grup II’de en yüksek, Grup III’te ise en düşük saptandı.
SONUÇ: Strech film prolen mesh ile karın duvarı defektlerinde yapışıklığı önlemek amacı ile kullanılabilir, sentetik bir materyaldir.
OBJECTIVE: Postoperative adhesions may result in important serious morbidity and mortality. In this study, adhesive effects of primary closure, prolene mesh and prolene mesh-stretch films were compared in closure of incisional hernias.
METHODS: Thirty white Wistar Albino type rats were used. They were randomized into 3 groups as following: primer repair as group I, repair with prolen mesh as group II, and repair with prolen mesh-stretch film as group III. Rats were anaesthesized with ketamin hydroclorur. An artificial defect with 1 cm diameter was formed on abdominal wall. It was repaired with 3/0 prolene in group I, with prolene mesh in group II and with prolen mesh-stretch film in group III. Rats were sacrificed on 21st day. Histopatholocical and macromorphological staging criteria, proposed by Mazuji et al, were evaluated.
RESULTS: Mean adhesive scores according to macromorphological stating were 1.3 (0-3) in group I, 3.4 (2-4) in group II, and 0.9 (0-2) in group III. Adhesiveness was statistically different betweeen group I-II, and group II-III (p<0.05). Histopathologic examination revealed scores for group I, II and III consecutively as mesotelial growth of 0.7, 1.9, 0.5, vascular proliferation of 1.7, 2.8, 0.7, collagen formation of 1.5, 2.8, 0.8, giant cell formation of 1.1, 2.3, 0.4, granulation of 0.3, 1.9, 0.3, inflammatuary reaction of 1.7, 3.0, 0.7, and fibroblast proliferation of 1.7, 2.8, 0.7.
CONCLUSION: Prolen mesh - strectch film is a cheap and suitable synthetic material which can be used to prevent adhesions when repair of abdominal wall defects is considered.

5.
Hemiplejik Hastalarda Omuz Ağrısına Eşlik Eden Subluksasyon ve Yumuşak Doku Değişikliklerinin Magnetik Rezonans Görüntüleme Bulguları
The Magnetic Resonance Findings of Soft Tissue Changes and Subluxation Accompanying to Shoulder Pain in Hemiplegic Patients
Rabia Terzi, Neşe Ölmez, Asuman Memiş
Sayfalar 17 - 22
AMAÇ: Omuz ağrısı hemiplejik hastalarda %16-72 oranında saptanan cidi bir problemdir. Üst ekstremite fonksiyonlarını ciddi şekilde etkiler, yaşam kalitesini kötüleştirir, motor fonksiyonların iyileşmesini maskeleyebilir. Bu nedenlerle hemiplejik hastalarda üst ekstremite komplikasyonlarının iyi bilinmesi ve erken dönemde tanı konulup tedavi edilmesi gerekmektedir. Hemiplejik hastalarda omuz ağrısına sıkça rastlandığı halde etiyoloji ve tedavisi konusunda tartışmalar sürmektedir.
YÖNTEMLER: Bu çalışma son 6 ay içinde hemipleji geçirmiş, omuz ağrısı tanımlayan 28 ve omuz ağrısı tanımlamayan 32 hemiplejik hasta üzerinde hastaların aydınlatılmış onamı alınarak yapılmıştır. Tüm hastaların ayrıntılı fizik muayeneleri ve demografik sorgulaması yapılarak, demografik verileri, üst ekstremitedeki spastisite, hemipleji motor evresi, pasif eklem hareket açıklığı kaydedildi. Radyolojik subluksasyon; kol desteklenmeden 45 derece anterior oblik pozisyonda çekilen direkt grafiler kullanılarak, vertikal subluksasyonu esas alan Van Langenberghe yöntemi ile, omuzdaki yumuşak doku patolojileri ise Magnetik Rezonans Görüntüleme ile değerlendirildi.
BULGULAR: Omuz ağrısı olmayan grupta üst ekstremite ve el brunstrom evrelemesi diğer gruba göre istatistiksel olarak daha yüksekti (p═0,048). Her iki grupta üst ekstremite spastisitesi ve radyolojik subluksasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Magnetik Rezonans Görüntüleme bulgularından bursit (p=0.00), supraspinatus kasında impingemet (p=0,009), infraspinatus tendiniti omuz ağrılı grupta istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p=0,026).
SONUÇ: Çalışmamızda motor fonksiyonlardaki iyileşmesi düşük olan hastalarda omuz ağrısının daha sık olduğu, subluksasyonun ağrıya eşlik etmeden de var olabileceği saptanmıştır. Hemiplejik hastalarda omuz ağrısının nedenleri çok çeşitlidir. Çalışmamızda da saptandığı gibi hemiplejik omuz ağrısında özellikle bursit, tendinit ve rotator cuf patolojilerinin sıklıkla görüldüğü göz önünde bulundurulmalıdır. Yumuşak doku patolojilerinin ayrıntılı olarak tespiti için Magnetik Rezonans Görüntülemeden yararlanılabilinir.
OBJECTIVE: Shoulder pain is a serious problem in hemiplegic patients with an incidence of 16-72%. It substantially affects the function of the upper extremity, worsens quality of life and may mask motor recovery. Therefore, the complications of the upper extremity should be well-known, and diagnosed and treated in the early stages in hemiplegic patients. Although shoulder pain is frequently encountered in hemiplegic patients, the etiology and treatment are still controversial.
METHODS: This study included 28 hemiplegic patients who had shoulder pain and 32 hemiplegic patients who did not have shoulder pain with hemiplegia within the previous six months. All patients underwent a detailed physical examination and demographic questioning, and demographic data, upper limb spasticity, motor stage of hemiplegia and passive range of motion were recorded. Radiographic subluxation was evaluated with the Van Langenberghe method based on vertical subluxation by using plain radiographs taken at the degree anterior oblique position, and soft tissue pathologies of the shoulder were evaluated with Magnetic Resonance Imaging.
RESULTS: In the group without shoulder, upper extremity and hand pain, Brunstrom’s stages were statistically higher than in the group with shoulder pain (p = 0.048). No statistically significant difference was found in upper limb spasticity and radiological subluxation between the two groups (P <0.05). Among Magnetic Resonance Imaging findings, the bursitis (p = 0.00), impingement of supraspinatus muscle (p = 0.009) and infraspinatus tendinitis (p = 0.026) were statistically significantly higher in the group with shoulder pain.
CONCLUSION: Our study showed that shoulder pain is more common and subluxation may be present without pain in patients with low motor recovery. Shoulder pain has many and various causes in hemiplegic patients. As reported in our study, it should be considered that bursitis, tendinitis and rotator cuff pathologies in particular are frequently seen in patients with hemiplegic shoulder pain. Magnetic Resonance Imaging can be used for detailed identification of soft tissue pathologies.

6.
Migren Atak Sıklığı İle Gündüz Uykululuk Hali Arasındaki İlişkinin Araştırılması
The Relationship Between Migraine Frequency and Daytime Sleepiness
Yılmaz Çetinkaya, Nuriye Çömez, Recai Türkoğlu, Mehmet Gencer, Hülya Tireli
Sayfalar 23 - 26
AMAÇ: Migren hastalarında gündüz uykululuk durumu sıklığının migren ataklarının sıklığı ile ilişkisi ve uyku bozukluğuna yol açan bir faktör olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2.Nöroloji Kliniği Başağrısı polikliniğine başvuran, 2004 Uluslararası Başağrısı Birliği tarafından oluşturulan kriterlere göre migren tanısı konan, 60 bayan hasta çalışmaya alındı. Kesin migren tanısı alan hastalara Epworth uykululuk skalası (EUS) uygulandı. Hastaların aylık başağrısı sıklığı sorgulandı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 35,45 (alt sınır: 17, üst sınır: 50), aylık atak ortalaması 7,38 ( alt sınır: ayda 1 atak, üst sınır: ayda 20 atak ) olarak bulunmuştur. 19 hastada (%31.99) EUS 10 ve üstünde ( p<0,05) saptanıp anlamlı bulunmuştur. Yaş ve EUS arasında ilişki saptanmazken (p>0,05), atak sıklığı ve EUS arasında anlamlı ilişki saptanmıştır(p<0,05).
SONUÇ: Migrenli hastalarda genel popülasyona oranla gündüz uykululuk hali daha yüksek oranda görülmektedir ve atak sıklığı arttıkça artmaktadır. Bu hastalarda günlük yaşam kalitesini atak sıklığına ek olarak gündüz uykululuk hali de negatif yönde etkilemektedir.
OBJECTIVE: The aim of the study was to investigate the relationship between migraine frequency and daytime sleepiness in migraine patients and to evaluate whether daytime sleepiness were related to sleep disorder.
METHODS: We evaluated 60 female migraine patients (according to 2004 International Headache Society criteria) at our headache clinic. The patients underwent Epworth Sleepiness Scale (ESS). Migraine days per month in patients were investigated.
RESULTS: The migraine patients were aged between 17 and 50 (mean 35.45 years) and the frequency of migraine per month was 7.38 (from 1 to 20). ESS score was found higher than 10 in 19 patients (31.99%) and it was statistically significant ( p<0,05). Significant relationship was found between ESS score and migraine frequency (p<0,05), but there was not significant relationship between age and ESS score (p>0,05).
CONCLUSION: The daytime sleepiness ratio was found to be significantly higher in migraine patients when compared with normal subjects and also it was found to be higher in patients with frequency migraine. We conclude that the existence of daytime sleepiness and frequent migraine can worsen the quality of life.

OLGU SUNUMU
7.
Ankilozan Spondilit ve Behçet Hastalığı Birlikteliği: Olgu Sunumu
A Case of Behcet’s Disease and Ankylosing Spondylitis Coexistence
Rabia Terzi, Neşe Ölmez, Asuman Memiş, Nazife Sefi Yurdakul
Sayfalar 27 - 31
Bu olguda ankilozan spondilit ve takibinde Behçet hastalığı kliniği gelişen 35 yaşında erkek bir olgu sunulmuştur. Olgu modifiye Newyork kriterlerine göre ankilozan spondilit tanısı almıştır. Oküler tutulumda hipopiyonlu iridosiklit ve retinal vaskülit gelişen olguda HLA-B27 pozitif, HLA-B5 negatif olarak bulunmuştur. Bu olguda ankilozan spondilit ve Behçet hastalığı bir arada gözlenmiş ve birlikteliği literatür eşliğinde tartışılmıştır.
We presented a 35 year old case who was diagnosed as ankylosing spondylitis (AS) and developed clinical features of Behcet’s disease (BD) during his follow-up. He fullfills the Modified NewYork criteria for AS. He had an ocular involvement which was diagnosed as iridocyclitis with hypopyon and retinal vasculitis. His phenotype was positive for HLA-B27 and negative for HLA-B5. In this case, a combination of AS and BD has been observed and discussed.

8.
Nadir Bir Hemotoraks Vakası: Künt Abdominal Yaralanmaya İkincil Diafragma Rüptürü ve Dalak Yaralanması
An Uncommon Case of Hemothorax: Diaphragmatic Rupture and Splenic Injury Secondary Blunt Abdominal Trauma
Selim Yiğit Yıldız, Alper Tabur, Ali Çiftçi, Hamdi Taner Turgut, Mehmet Özyıldız
Sayfalar 32 - 34
Künt diafragma rüptürü nadir olmayan bir yaralanma türüdür. Bu vakalarda tanı güçlük göstermekte ve gecikmiş vakalarda mortalite ve morbidite oranları yükselmektedir. Bu yazıda künt abdominal bir yaralanmaya sekonder diafragma rüptürü ve dalak yaralanması meydana gelen nadir bir hemotoraks vakası sunulmaktadır. Otuz bir yaşında erkek hasta iş kazası nedeniyle acil servise başvurdu. Fiziksel incelemede kan basıncı düşüklüğü, solunum güçlüğü, karında defans ve rebound hassasiyet tespit edildi. Akciğer grafisinde sol diafragmada yükselme ve sol akciğer boşluğunda gaz gölgesi gözlendi. Bilgisayarlı tomografi incelemesi sol akciğer boşluğunda hemotoraks ve intestinal yapılarda bu alana fıtıklaşma olduğunu gösterdi. Acil laparotomi uygulanan hastada sol diafragmanın posterosentral alanından rüptüre olduğu ve buradan transvers kolon, mide ve dalağın fıtıklaştığı tespit edildi. Sol hemotoraks 5. derece dalak yaralanmasından kaynaklanıyordu. Cerrahi müdahaleden üç ay sonra hasta tam olarak iyileşerek normal vücut fonksiyonlarını kazandı.
Blunt diaphragmatic rupture is not an uncommon injury. It is often difficult to diagnose, and both mortality and morbidity rates increase in delayed cases. We here present an uncommon case of hemothorax which was originated from diaphragmatic rupture and splenic injury secondary blunt abdominal injury. A 31-year-old man was admitted to emergency service because of a work related accident. On physical examination at admission, moderate hypotension, respiratory distress, abdominal defence and rebound tenderness was determined. On the chest x-ray of the patient left hemidiaphragm elevation and gas shadow in the left hemithorax was defined. A computed tomograpy scan showed hemothorax, herniation of intestinal segments through the left hemithorax. On laparatomy it was observed that posterocentral muscular part of the left hemidiaphragm was ruptured and transverse colon, stomach and spleen was herniated through the thorax. Left hemothorax,that was originated from Grade 5 splenic injury. Three months after the surgery the patient made a full recovery and all body functions went back to normal.

9.
Patolojik Humerus Başı Kırığı Nedeniyle Oluşan Aksiller Arter Yaralanmasında Aksillo-Kontrbrakial Arter Bypass Uygulaması
Axıllary-Contralateral Brachıal Artery Bypass İn Axıllary Artery Injury Due To Pathologıcal Humeral Head Fracture
Yasin Ay, Nuray Kahraman Ay, Orhan Fındık, Durmuş Alper Görür, Ufuk Aydın, Cevdet Uğur Koçoğulları
Sayfalar 35 - 38
Aksiller arter yaralanması humerus kırığı sonrası nadir görülür ancak hipovolemik şoka götüren kanama ve ekstremite iskemisine sebep olduğu için acil hemostaz ve revaskülarizasyon gerektirir. Aksiller arter revaskülarizasyonunda çoğunlukla primer onarım veya safen ven greft interpozisyonu yeterli olmaktadır. Yaralanmanın arterin geniş segmentini içerdiği veya arterde diseksiyon olduğu durumlarda anatomik veya ekstra-anatomik bypass uygulamaları gerekli olur. Ekstra anatomik bypass karotis arter, karşı taraf subklavyan veya aksiller arterden yapılabilir. Bu olgumuzda patolojik humerus başı kırığı nedeniyle oluşan, primer onarımı mümkün olmayan aksiller arter yaralanmasına ekstra-anatomik sol aksillo-kontrbrakial arter bypass operasyonu uyguladık.
Axillary artery injury rarely occurs after humeral fracture but requires emergency hemorrhage control and revascularization because it causes hemorrhage leading to hypovolemic shock and limb ischemia. Primary repair or saphenous vein graft interposition is mostly sufficient for axillary artery revascularization. If the injury includes a large segment of the artery or arterial dissection occurs anatomic or extra-anatomic bypass procedures become necessary. Extra-anatomic bypass can be performed from the carotid artery or contralateral subclavian or axillary artery. In this case, extra-anatomic left axillary-contralateral brachial artery bypass was performed for axillary artery injury which was caused by pathological humeral head fracture and in which primary repair was not performable.

10.
İnsülin ve İnterferon Enjeksiyon Bölgelerinde Gelişen Kütanöz Psödolenfoma: İki Olgu Sunumu
Cutaneous Pseudolymphoma That is Developing on Insulin and Interferon Injection Sites: Two Case Reports
Eylem Ceren, Gonca Gökdemir, Damlanur Sakız
Sayfalar 39 - 42
İlacın indüklediği psödolenfoma olgularına oldukça fazla rastlanmaktadır. Ancak bu olgular daha çok ilacın sistemik kullanımı sonucu gelişmektedir. Ajanların lokal kullanımına bağlı psödolenfoma olguları da bildirilmiştir. Bu çalışmada subkutan insülin ve interferon enjeksiyonuna bağlı; enjeksiyon bölgelerine lokalize, eritemli patch şeklinde lezyonlarla kendini gösteren iki psödolenfoma olgusu sunuyoruz. Literatür bilgilerine göre olgularımız insülin ve interferon enjeksiyon bölgelerinde lokalize gözlenen ilk psödolenfoma olgularıdır.
Drug-induced pseudolymphoma cases are frequently seen. However, these cases usually develop as a result of systemic use of the drug. Pseudolymphoma cases due to the use of local agents have also been reported. We are also presenting localized cutaneous pseudolymphoma, with erythematous patch and plaque lesions on injection sites; due to subcutaneous injection of insulin and interferon. According to our literature knowledge our cases are the first pseudolymphoma cases that seemed on insulin and interferon injection sites.

11.
CABG Operasyonu Sonrası Kronik Sternal Osteomyelitli Hastaya Pektoral Major Kas Flebi Uygulanması: Olgu Sunumu
Pectoralıs Major Muscle Flap Implantatıon In A Patıent Wıth Chronıc Post-CABG Sternal Osteomyelıtıs: A Case Report
Yasin Ay, Oğuz Omay, Mustafa Canikoğlu, Abdullah Yıldırım, Cevdet Uğur Koçoğulları
Sayfalar 43 - 46
Sternal yara enfeksiyonları ve özellikle mediastinitler açık kalp cerrahisi sonrası karşılaşılan ölümcül komplikasyonlar arasında yer almakta ve görülme sıklıkları çoğu rapora göre % 0,4 ile %4 arasında değişmektedir. Bunların bir kısmı antibiyoterapi ile tedavi edilebilirken çoğunlukla ek olarak cerrahi uygulamalara ihtiyaç duyulur. Genelde cerrahi olarak o bölgenin rezeksiyonu ile birlikte sternal çelik teller çıkartılır. Biz CABG sonrası gelişen kronik sternum osteomyelitli bir olguda tedavide pektoral major kas flebi uygulanmasını sunuyoruz.
Sternal wound infections, especially mediastinitis are among the lethal complications of open heart surgery. They have been observed with the incidence of 0,4–4% following open heart surgery. Some of them can be treated by antibiotics but usually surgical approach is required. Surgical approach is based on resection of the infected area and removal of the sternal steel wires. In this paper we presented treatment of a patient with chronıc post-CABG sternal osteomyelitis by pectoralis major muscle flap implantation.

12.
Obstetrik Acillerden Puerperal Vajinal Hematom: Olgu Sunumu
Puerperal Vagınal Hematoma; An Obstetrıcal Emergency: A Case Report
Hasan Terzi, Ahmet Kale, Mehmet Akif Sargın, Özkan Hayıt, Ali Erhan Senseş
Sayfalar 47 - 50
Postpartum vajinal hematomlar doğumun az rastlanan ( 1/1000) hayatı tehdit edici komplikasyonlarındandır. 39 haftalık gebe hasta epizyotomi ile doğum yaptıktan 5 gün sonra 6.4 × 6.2 × 6.2 cm’lik vajinal hematom tanısı ile hospitalize edildi. Lineer vajinal insizyon yapıldı ve operasyondan 2 gün sonra şifa ile taburcu edildi. Puerperal hematomların yönetiminde erken teşhis ve tedavi mortalite ve morbiditeyi azaltmak için önemlidir.
Postpartum vaginal haematomas are one of the rare complication( 1/1000) of delivery, and this complication can be life-threatening. We report a case a pregnant woman with 39 weeks delivered with episiotomy and developed 6.4 × 6.2 × 6.2 cm vaginal hematoma after fifth day of delivery. She was hospitalized with the diagnosis of vaginal hematoma. It was successfully drained with lineer vaginal incision and discharged from hospital two days following operation without any complications. Early diagnosis and management is essential to reduce morbidity and mortality of puerperal hematomas.

13.
Ciddi Metabolik Alkaloz Ve Akut Böbrek Yetmezliği İle Seyreden Pilor Stenozu: Üç Olgu Sunumu
Pyloric Stenosis Presenting With Severe Metabolic Alkalosis And Acute Renal Failure: Report of Three Cases
Erkan Şengül, Emine Demirbaş Binnetoğlu, Züleyha Akkan Çetinkaya, Mesut Sezikli, Muhammed Mustafa Demirçin
Sayfalar 51 - 54
Pilor stenozu sıklıkla biyokimyasal ve elektrolit bozuklukları ile ortaya çıkmaktadır. Kusma ve mide içeriğinin atılması hafif orta derecede metabolik alkaloz ve prerenal azotemiye yol açabilmektedir. Böbrek yetmezliği sıklıkla metabolik asidoz ile birliktedir. Böbrek yetmezliği olan hastalarda ciddi metabolik alkalozun varlığı pilor obstrüksiyonu açısından hekimi uyarmalıdır. Burada akut böbrek yetmezliği ve ciddi metabolik asidoz şeklinde ortaya çıkan pilor stenozu olan üç olgu sunulmuştur.
Pyloric stenosis often presented with biochemical and electrolyte changes. Vomiting and gastric drainage can lead to mild or moderate metabolic alkalosis and prerenal azotemia. It is also known that renal failure often associated with a metabolic acidosis. The presence of severe metabolic alkalosis in patients with renal failure should alert the clinician the possibility of pyloric obstruction. We report here three case of pyloric stenosis presenting as severe metabolic alkalosis and acute renal failure.

DERLEME
14.
Karotis Arter Hastalıklarında Göz Tutulumu
Ocular Invovement In Carotid Artery Diseases
M. Selim Kocabora, Ayşe Gül Kocabora
Sayfalar 55 - 62
Oftalmik arter, karotis arterinin ilk dalıdır ve gözün birincil arteriyel kaynağıdır. Karotis arterdeki herhangi bir darlık veya tıkanıklık sonucu gözde hipoperfüzyona neden olabilir ve oküler iskemik sendrom oluşabilir. Oftalmolojik belirtiler amorozis fugakstan santral retinal veya oftalmik arter tıkanıklığına bağlı tam körlüğe dek geniş bir aralıkta yer alır. Sonuçta internal karotis arter patolojisi neovasküler glokom, oküler hipotoni, iskemik retinopati, retina arter oklüzyonları, iskemik optik nöropati ve katarakt gibi komplikasyonlar yoluyla potansiyel olarak kör edici bir hastalığa yol açabilir. Oküler iskemik sendromu ve karotis arter hastalığı olan hastaların çoğunda hipertansiyon, diyabet, iskemik kalp hastalığı, ya da bilinen diğer sistemik hastalıklar vardır. Hastalarda görme kaybı ve göz ağrısı yanında beyinde ve miyokarda enfarktüs riski de eş zamanlı olarak yüksektir.
The ophthalmic artery is the first branch of the carotid artery and the primary arterial source to the eye. Any stenosis or obstruction of the carotid artery may cause ocular hypoperfusion and as a result ocular ischemic syndrome may occur. Ophthalmological manifestations range from amaurosis fugax to complete blindness due to central retinal artery or ophthalmic artery occlusion. Therefore carotid artery pathology may be the reason of a potentially blinding condition secondary to complications such as neovascular glaucoma, ocular hypotony, ischemic retinopathy, retinal arterial occlusions, ischemic optic neuropathy and cataract. Most patients with ocular ischemic syndrome and carotid artery disease have a history of hypertension, diabetes, ischemic heart disease, or other known systemic diseases. Besides visual loss and ocular/orbital pain, affected patients are also at risk for developing cerebral and myocardial infarction.

LookUs & Online Makale