ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J

Hızlı Arama




Kocaeli Tıp Dergisi - Kocaeli Med J: 8 (2)
Cilt: 8  Sayı: 2 - Ağustos 2019
ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Pelvik Organ Prolapsusu Cerrahi Onarımında Nüks Oranlarımız
Our Recurrence Ratios in Pelvic Organ Prolapse Surgical Repair
Gökmen Sukgen, ünal Türkay
doi: 10.5505/ktd.2019.02170  Sayfalar 1 - 7
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, pelvik organ prolapsusu cerrahi onarımının nüks oranlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2012 ile Mayıs 2017 tarihleri arasında rastgele seçilen 126 kadına pelvik organ prolapsusu cerrahi onarımı yapıldı. Evreleme için POP-Q Sistemini kullandık. Hastalar dört gruba ayrıldı; ön onarım grubu (n = 64), arka onarım grubu (n = 29), ön-arka onarım grubu (n = 13) ve vajen kubbe prolapsusu grubu (n = 20).
BULGULAR: 126 hastanın yaş ortalaması 58.5 ± 10.8 yıl (en az 42, en fazla 75), ortalama ağırlık 70 ± 12.7 kg (en az 48 kg, en fazla 92 kg) ve ortalama parite 3 (en az 0, en fazla 6) idi. Nüks oranlarımız ön onarım grubunda 8 (%12.5), arka onarım grubunda 7 (%24.1), ön-arka onarım grubunda 1 (%7.6), vajen kubbe prolapsusu grubunda hiçbir hasta yok şeklinde idi. Tüm durumlarda, genel nüks oranı %12.69 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Menopoz ile POP nüksü arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Ayrıca cerrahi teknik ile nükssüz olgular arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur.
INTRODUCTION: The objective of this study was to assess the recurrence ratios of pelvic organ prolapse surgical repair.
METHODS: BBetween June 2012 and May 2017, 126 non-randomly selected women underwent pelvic organ prolapse surgical repair. We used POP-Q System for staging. The patients were divided into four groups as follows; anterior repair group (n=64), posterior repair group (n=29), anterior-posterior repair group (n=13), and vaginal cuff prolapse group (n=20).
RESULTS: Mean age of the 126 patients was 58.5 ± 10.8 years (min. 42, max. 75), while mean weight was 70 ±12.7 kg (min. 48 kg, max. 92 kg) and mean parity was 3 (min. 0, max. 6). Our recurrence ratios were 8 patients (12.5%) in anterior repair group, 7 patients (24.1%) in posterior repair group, 1 patient (7.6%) in anterior-posterior repair group, and no patients in vaginal cuff prolapse group. In all cases, the overall recurrence ratio was 12.69%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A significant relationship between menopause and POP recurrence was determined. A significant relationship between surgical technique and recurrence free cases was also detected.

2.
Sol koroner arter bifurkasyon açısı ve sol ana koroner arter uzunluğunun aterosklerotik plak yükü üzerine etkisi
Effect of left coronary bifurcation angle and left main coronary artery length on coronary artherosclerotic plaque burden
Murat Ziyrek, Zafer Buyukterzi
doi: 10.5505/ktd.2019.23865  Sayfalar 8 - 12
GİRİŞ ve AMAÇ: Koroner arter hastalığı (KAH) önemli bir halk sağlığı sorunudur. Gensini skorlama sistemi (GS) klinik pratikte ateroskleroz yükü, KAH yaygınlığı ve ciddiyetini belirlemede kullanılan en popüler skorlama yöntemlerinden birisidir. Daha önce yapılmış çalışmalarda geniş açılanma ile ciddi koroner arter darlığı arasında korelasyon olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada, koroner arter bifurkasyon açısı ve LMCA uzunluğunun koroner aterosklerotik yük ile ilişkini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Koroner anjiografi yapılan hastalar incelendi. Akut koroner sendromu, normal koroner arterleri, LMCA osteal lezyonu, LAD osteal lezyonu, CX osteal lezyonu, bifurkasyon açısının ölçümü için yeterli görüntüleme yapılamamış olan hastalar dışlandı. 2 deneyimli kardiyolog tarafından "extreme pacs" yazılım sistemi kullanılarak çalışmaya dahil edilen hastaların LAD-CX bifurkasyon açısı ve LMCA uzunluğu ölçüldü. Dahil edilen hastaların aterosklerotik plak yükü GS kullanılarak hesaplandı.
BULGULAR: 63 hasta (36 erkek, 27 kadın) çalışmaya dahil edildi. LAD-Cx bifurkasyon açısı ile gensini skoru arasında kuvvetli pozitif korelasyon mevcuttu (r= 0,854; p<0,001). LAD-CX bifurkasyon açısı ile LMCA uzunluğu arasında ise istatistiksel olarak anlamlı olmayan pozitif korelasyon mevcuttu (r= 0,228; p=0,11). Regresyon analizi ile LAD-CX bifurkasyon açısının aterosklerotik plak yükü için bağımsız bir risk faktörü olduğu gösterildi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma ile LAD-CX bifurkasyon açısı arttıkça aterosklerotik plak yükünün de arttığı gösterilmiştir. Bunun yanında bifurkasyon açısının aterosklerotik plak yükü için bağımsız bir risk faktörü olduğu söylenebilir
INTRODUCTION: Coronary artery disease (CAD) is an important public health problem. The Gensini score system (GS) is one of the most popular coronary scoring systems used in clinical practice to determine the atherosclerotic burden, extent and severity of CAD. Previous studies have showed the direct correlation between wide angulation and significant coronary stenosis. In this study we analysed the effect of coronary bifurcation angle and left main coronary artery (LMCA) length on the coronary atherosclerotic burden.
METHODS: Patients, who underwent coronary angiography were scanned. Patients having; acute coronary syndrome, normal coronary arteries, LMCA lesion, osteal left anterior descending (LAD) coronary artery lesion, osteal circumflex (CX) coronary artery lesion, inadequate visualisation for bifurcation angle measurement were excluded. LAD-CX coronary artery bifurcation angle and LMCA length of included patients were analysed by 2 experienced cardiologists by using "extreme pacs" software system. Atherosclerotic burden of included patients were determined by GS.
RESULTS: 63 patients (36 male, 27 female) were included. There was a strong positive correlation between LAD-CX bifurcation angle and gensini score (r= 0,854; p<0,001). There was a statistically nonsignificant positive correlation between LAD-CX bifurcation angle and LMCA length (r= 0,228; p=0,11). Regression analysis showed that LAD-CX bifurcation angle is an independent risk factor for atherosclerotic burden
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, we concluded that as the LAD-CX bifurcation angle increases atherosclerotic burden significantly increases. It might also be said that LAD-CX bifurcation angle is an independent risk factor for atherosclerotic burden

3.
Rahim İçi Baba Bağlanma Ölçeği'nin (RİBBÖ) Geliştirilmesi
Development of The Father's Attachment Scale in Intrauterine Period
sevgül donmez, Süreyya Gümüşsoy
doi: 10.5505/ktd.2019.22448  Sayfalar 13 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: Babalık rolü gebeliğin teşhis edilmesiyle başlar ve doğumu takip eden aylarda gelişir. Tıpkı anne gibi baba da gebelik süresince, bağlanma davranışlarını geliştirir. Baba, eşinin karnında bebeğin hareketlerini hissettiğinde, çocuk ile doğrudan ilişkisi başlar. Bu araştırma, Rahim İçi Baba Bağlanma Ölçeği'nin (RİBBÖ) geliştirilmesi, ölçeğin geçerlilik ve güvenilirlik çalışmasının yapılması amacıyla planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, Kasım 2017-Nisan 2018 tarihleri arasındaki rutin gebelik kontrolü için başvuran 24-38 haftalık gebelerin eşleri ile metodolojik olarak yapılmıştır. 23 maddeden oluşan RİBB֒nün uygulamasında 158 babaya ulaşılmıştır. Ölçeğin geçerlik ve güvenirlik analizleri korelasyon analizi, Cronbach alpha güvenirlik katsayısı, Kendall W testi, Kaiser Meyer Olkin ve Barlett’s Test yöntemleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Ölçeğin kapsam geçerliliği analizine göre uzmanların tarafından ölçek maddelerine verilen puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (Kendall’s W=0.256; p=0.705). RİBBÖ'nün tüm maddeleri için Cronbach alfa değeri 0.73’dür. Ölçekten bir madde çıkarıldığında yeniden hesaplanan Cronbach Alpha katsayılarının tamamı, tüm soruların yer aldığı ölçeğin Cronbach Alpha katsayısından daha düşük bulunmuştur. RİBB֒nün yapı geçerliliği analizi için Kaiser Meyer Olkin (KMO) Testi ve Barlett’s Testi kullanılmış ve ölçekten elde edilen verilerin faktör analizi için uyumlu olduğu sonucuna varılmıştır (KMO=0.861; p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonucunda RİBB֒nün eşleri 24-38 haftalık gebelik döneminde olan babaların, bebeklerine bağlanma durumlarının belirlenmesinde geçerli-güvenilir bir ölçek olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: The paternity role begins with the diagnosis of pregnancy and develops in the months following birth. Like mother, father also develops attachment behaviors during pregnancy. When the father feels the baby's movements in the womb, a direct relationship with the child begins. The aim of this study was to develop the Intrauterine Father Attachment Scale and to perform the validity and reliability of the scale.
METHODS: The study was performed methodologically with the spouses of the pregnant women between 24-38 weeks of age who applied for routine pregnancy control between November 2017 and April 2018. In the implementation of the scale, consisting of 23 items, 158 fathers were reached. Correlation analysis, Cronbach's alpha reliability coefficient, Kendall W test, Kaiser Meyer Olkin and Barlett's Test methods were used.
RESULTS: According to the scale's validity analysis, there was no statistically significant difference between the scores given by the experts to the scale items (Kendall göres W=0.256; p=0.705). The Cronbach's alpha value for all items of the scale is 0.73. The Cronbach Alpha coefficients were lower than the Cronbach Alpha coefficient of the scale. Kaiser Meyer Olkin (KMO) Test and Barlett's Test were used for the structure validity analysis of the scale and it was concluded that the data obtained from the scale were compatible for factor analysis (KMO = 0.861; p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the fathers who were at 24-38 weeks gestational age of the scale could be used as a valid-reliable scale in determining the attachment status of their babies

4.
Boyunda kitle şikayeti ile başvuran hastaların histopatolojik analizi: 1002 vaka
Histopathological analysis of the patients who applied with a cervical mass complaint: 1002 cases
Serkan Dedeoğlu, Serdar Ferit Toprak, Muhammed Ayral
doi: 10.5505/ktd.2019.68552  Sayfalar 20 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB kliniğinde boyun kitlesi nedeniyle takip edilmiş ve cerrahi uygulanmış olan hastaların tanısal dağılımını saptamaktır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz anabilim dalında, 2006-2011 yılları arasında boyun kitlesi nedeniyle takip edilmiş olan ve tanı/tedavi amacıyla cerrahi uygulanmış 1002 olgunun (406 kadın/596 erkek)patolojik raporları yaş, cinsiyet ve histopatolojik tanı bulguları not edilerek retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Boyun kitlelerinin 425’i (%42) enflamatuar, 242’si ( %24) malign neoplastik, 229’u (%23) benign neoplastik, 106’sı (%11) konjenital orjinli idi. Yaş ortalaması enflamatuar kitlelerde 37.6 ± 14.1, konjenital kitlelerde ise 14.7 ± 6.8 idi. Benign kitleli hastalarda yaş ortalamsı 41.8 ± 10.3 iken malign kitleli hastalarda yaş ortalaması 54.5 ± 15.9 idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yurdumuzda boyun kitleli hastalarda enflamatuar nedenler en sık sebep olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızdaki sonuçlarda bu bilgiyi desteklemektedir. Fakat bu gruptaki bazı hastalıkların insidansında farklılıklar gözlenmiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the diagnostic distribution of the neck masses which were surgically treated in Dicle University School of Medicine ENT clinic.

METHODS: Between 2006-2011, 1002 patients (406 females,596 males) with neck masses who were diagnosed and treated at the Dicle University Hospital, Diyarbakır, were reviewed noting their age, sex and histologic finding.
RESULTS: 425 (42%) of 1002 patients that has been examined, classified as inflammatory masses, 242 (24%) as malign neoplastic masses, 229 (23%) as benign neoplastic masses and 106 (11%) as congenital masses. The mean age was 37.6 ± 14.1 for patients with inflammatory neck masses, 14.7 ± 6.8 for patients with congenital neck masses. In the neoplastic neck masses group the mean age was 41.8 ± 10.3 in benign lesions, however, it was 54.5 ± 15.9 in malignant lesions
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, inflammatory lesions were the most common pathologies in the etiology of the neck masses. This result is consistent with some studies in our country previously reported; however in this group the incidence of some diseases seems to be different.

5.
Sistemik lupus eritematozlu hastalarda böbrek tutulumu ve ortalama trombosit hacmi
Mean platelet volume and renal involvement in patients with systemic lupus erythematosus
Gökhan Sargın, Taşkın Şentürk
doi: 10.5505/ktd.2019.76983  Sayfalar 27 - 32
GİRİŞ ve AMAÇ: Amacımız, sistemik lupus eritematozuslu (SLE) hastalarda ortalama trombosit hacmi (MPV) ile renal tutulum arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Ayrıca renal tutulumlu SLE hastalarında eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), C-reaktif protein (CRP), kompleman bileşen 3 (C3), C4 ve hastalık aktivitesini başlangıçta ve tedavinin 6. ayında değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya SLE tanısı almış 85 hasta (4 erkek, 81 kadın, ortalama yaş 39,5±10,5 yıl) alındı. Yaş, cinsiyet, MPV, CRP, ESH, C3, C4 ve SLE hastalık aktivite indeksi (SLEDAI) değerlendirildi. Veriler Kolmogorov-Smirnov, Mann-Whitney, Wilcoxon testi ve Spearman korelasyonu ile değerlendirildi.
BULGULAR: MPV düzeyi, nefriti olmayan hastalarda nefriti olan hastalara göre daha yüksekti. Her iki grup arasında MPV açısından anlamlı farklılık yoktu. Böbrek tutulumu olan ve böbrek tutulumu olmayan SLE hastalarında MPV ile hastalık aktivitesi arasında korelasyon saptandı (sırasıyla, r=-0,396, p=0,04, r=-0,262, p=0,03).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böbrek tutulum olan ve olmayan lupus hastalarında hastalık aktivitesi ile MPV negatif korelasyon göstermektedir. MPV, SLE'li hastalarda hastalık aktivitesini ve organ tutulumunu değerlendirmede yardımcı olabilir. Yinede, bu konuyla ilgili uzun dönem sonuçları hakkında bilgiler sınırlıdır.
INTRODUCTION: Our aim is to determine the relationship between mean platelet volume (MPV) and renal involvement in patients with systemic lupus erythematosus (SLE). We also aimed to evaluate erythrocyte sedimentation rate (ESR), C-reactive protein (CRP), complement component 3 (C3), C4, and disease activity at the baseline and 6th months of treatment in SLE patients with renal involvement.
METHODS: A total of 85 SLE patients (4 male, 81 female, with the mean age of 39,5±10,5 years) who had been diagnosed with SLE were enrolled in the study. Age, gender, MPV, CRP, ESR, C3, C4, and SLE Disease Activity Index (SLEDAI) were evaluated. The data were assessed with Kolmogorov-Smirnov, Mann-Whitney, Wilcoxon test, and Spearman correlation.
RESULTS: The levels of MPV were higher in patients without nephritis compared to patients with nephritis. There was no significant difference in MPV between both groups. We found a correlation between MPV and disease activity for SLE patients with renal involvement and without renal involvement (r=-0,396, p=0.04, r=-0.278, p=0.03, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: MPV is negatively correlated with disease activity in lupus patients with renal involvement and without renal involvement. MPV may be helpful to assess disease activity and organ-involvement in patients with SLE. the knowledge about long-term results about this topic is limited.

6.
Brankial Yarık Anomalileri: Klinik deneyimimiz ve literatür taraması
Branchial Cleft Anomalies: Our clinical experience and literature review
hacer baran, Sedat Aydın
doi: 10.5505/ktd.2019.29052  Sayfalar 33 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Brankial yarık anomalileri embriyolojik gelişimin nadir anomalilerindendir. Fetal gelişim sırasında brankial aparatın gelişiminin tamamlanmamasına bağlı olarak gelişir ve kist, sinüs traktı, fistül veya kıkırdak kalıntısı olarak gözlenebilir. Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde opere edilen brankial yarık anomalilerin klinik özelliklerini ve cerrahi tedavi sonuçlarını gözden geçirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Brankial yarık anomalisi tanısı alan ve 2007-2017 tarihleri arasında opere olan 62 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastaların dosya kayıtları yaş, cinsiyet, klinik prezentasyon, semptomların süresi, tetkikleri, patolojik sonuçları ve takibi açısından incelendi.
BULGULAR: Çalışma süresi boyunca kliniğimizde brankial yarık anomalisi tanısı ile tedavi edilen 62 hastanın 40’ı (%64.5) kadın, 22’si(%35.5) erkekti. Ortalama yaş 26.5±12.9 iken en genç hasta 7 en yaşlı hasta 71 yaşındaydı. Hastalarda en sık izlenen başvuru şikayeti 53(%85.5) hastada izlenen boyunda şişlikti. 62 hastadan 20'i (%32.3) birinci, 42’i (%67.7) ikinci brankial yarık anomalisiydi. Üçüncü ve dördüncü brankial yarık anomalisi izlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Baş boyun yapılarının gelişiminde brankial aklar önemli rol oynar. Bu yapıların anormal gelişimi, boyunda kist, sinüs veya fistül gibi ileriki dönemde ortaya çıkan farklı anomalilerin oluşumuna yol açar.Brankial yarık anomalilerinin tedavisi cerrahi eksizyondur.
INTRODUCTION: Branchial cleft anomalies are rare anomalies of embryological development. It develops due to incomplete development of branchial apparatus during fetal development and can be observed as a cyst, sinus tract, fistula or cartilage residue. The aim of this study is to evaluate the clinical features and surgical treatment results of branchial cleft anomalies operated in our clinic.
METHODS: A total of 62 patients diagnosed as the branchial cleft anomaly in our clinic and operated between 2007-2017 were evaluated retrospectively. The records of all patients were examined in terms of age, gender, clinical presentation, duration of symptoms, examinations, pathological results, and follow-up.
RESULTS: 40 (64.5%) of the 62 patients who were treated with the diagnosis of branchial cleft anomalies were female and 22 (35.5%) were male. The mean age was 26.5 ± 12.9 and the youngest patient was 7 and the oldest patient was 71 years old. The most common complaint in the patients was neck swelling in 53 (85.5%) patients. 20 (32.3%) of 62 patients have first and 42 (67.7%) second branchial cleft anomaly. The third and fourth branchial cleft anomalies were not observed.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Branchial arches play an important role in the development of head and neck structures. Abnormal development of these structures leads to the formation of different anomalies such as cysts in the neck, sinus or fistula in the future. The treatment of branchial cleft anomalies is surgical excision.

7.
Hemşirelik Öğrencilerinde Premenstrual Sendromun ve Etkileyen Faktörleri İncelenmesi
Premenstrual Syndrome in Nursing Students and The Affecting Factors
Sevgül Dönmez, Süreyya Gümüşsoy
doi: 10.5505/ktd.2019.46873  Sayfalar 38 - 45
GİRİŞ ve AMAÇ: Menstruasyon, kadın hayatının yaklaşık 30-35 yılını kapsayan fizyolojik bir durum olmakla birlikte menstruel dönemde üreme çağındaki pek çok kadını olumsuz etkileyen problemler de görülebilmektedir. Menstrual döneme ilişkin en çok görülen problemler arasında amenore, dismenore, disfonksiyonel uterus kanamaları ve premenstruel sendrom yer almaktadır. Bu araştırma, hemşirelik öğrencilerinde premenstrual sendrom (PMS) görülme sıklığı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla planlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırma, Gaziantep ilinde bulunan bir üniversitede okuyan 319 hemşirelik kız öğrencisi ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak; Tanılama Formu ve Premenstüel Sendrom Ölçeği (PMSÖ) kullanılmıştır.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 20.16±1.50 olup %75.5'inin gelir durumunun orta seviyede olduğu saptanmıştır. Çalışmada PMSÖ toplam puan ortalamasının 122.20±39.54 (min=44, max=220) olup, PMS prevalansının %63.0 olduğu bulunmuştur. Premenstruel dönemde öğrencilerin %63.3’ünde depresif duygulanım, %39.8’inde anksiyete, %73.0’ünde yorgunluk, %67.1’inde sinirlilik, %48.9’unda depresif düşünceler, %67.7’sinde ağrı, %64.9’unda iştah değişimleri, %56.1’inde uyku değişimleri ve %60.2'sinde şişkinlik yakınmalarının görüldüğü belirlenmiştir. Ayrıca menarş olduklarında öğrencilerin %33.5'inin korktuğu ve %74.0'ünün ise bu durumu ilk olarak annesiyle paylaştıkları belirlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonucunda öğrencilerin yarısından fazlasının PMS yaşadığı ve yaklaşık dörtte üçünün PMS'den kaynaklı yaşam aktivitelerinin olumsuz etkilendiği saptanmıştır. PMS'nin olumsuz etkilerini azaltmak için öğrencilerin PMS'ye yönelik farkındalıklarının artırılması ve sağlık çalışanları bu durumla baş etmede kullanılabilecek yöntemler konusunda öğrencilere eğitim ve danışmanlık hizmeti vermelidir.
INTRODUCTION: Menstruation is a physiological event involving 30-35 years of female life, and problems related to the menstrual cycle negatively affect many women in reproductive age. The most common menstrual problems are amenorrhea, dysmenorrhoea, dysfunctional uterine bleeding, and premenstrual syndrome. This study was designed to determine the prevalence of premenstrual syndrome in female nursing students and the affecting factors.
METHODS: This descriptive study was conducted with 319 female nursing students studying at a university in Gaziantep between October 2017 and November 2017. Students were surveyed by using the personal information form and Premenstrual Syndrome Scale.
RESULTS: The mean score for the overall scale was 122.20±39.54 and the prevalence of PMS was 63.0%. The analysis of the mean subscale scores in terms of the cutoff point revealed that in the premenstrual period, of the participants 63.3% experienced depressive mood, 39.8% had anxiety, 73.0% had fatigue, 67.1% had irritability, 48.9% had depressive thoughts, 67.7% had pain, 64.9% experienced a change of appetite, 56.1% experienced changes in sleep patterns, and 60.2% had bloating complaints.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was determined that more than half of the students experienced PMS and approximately one-third of them were affected by PMS–related life activities negatively.

8.
Orta ve uzun süreli depolanan kan numunelerinde etanol düzeyleri nasıl etkileniyor?
What happens to ethanol levels during medium and long-term storage of blood specimens?
Nahide Ekici Günay
doi: 10.5505/ktd.2019.17363  Sayfalar 46 - 53
GİRİŞ ve AMAÇ: Etanol analizinde işleme yöntemleri ve depolama sürelerinin standardizasyonu adli ve toksikolojik disiplin için önemlidir. Bu geriye dönük çalışma, farklı depolama süreleri için +40C'de saklandıktan sonra serum örneklerinde etanol davranışını araştırmak için yürütülmüştür.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Travma ve adli nedenlerle etanolün ölçülmesi gereken 183 olgudaki kan örnekleri kullanıldı. Yedi çalışma grubu oluşturuldu (1 ile 36 ay arasında değişen). Aynı tüpler yeniden analiz edildi ve sonuçlar ilk ölçümlerle karşılaştırıldı.
BULGULAR: Koruyucu kullanılmayan kan etanol numuneleri +40C 'de saklandığında 3 yıl civarında stabilolarak kalabildiği kaydedilmiştir. İlk ayda% 4.1 oranında düşüş olmuştur. Ardından, etanol konsantrasyonları için 5 aylık dönemden itibaren 26 aya yükseliş eğilimi başlamış ve daha sonra durağan sürece girilmiştir (26 ve 36 ay, %7.4 ve % 7.4). Negatif numuneler için orta ve uzun vadeli süreli gruplarda etanol üretimi gözlenmemiştir. Düşük konsantrasyonlu etanol numuneleri nispeten daha fazla azalma göstermiştir. Kan etanol konsantrasyonları yaralanma ciddiyet puanlaması (YCP) ve Glasgow Koma Ölçeği Puanları (GKÖP) ile anlamlı bir şekilde ilişkili değildi (P <0.862, P <0.675).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın yapıldığı laboratuvarda, katkısız numuneler için saklama süresinin 3 yıla kadar olabileceği önerildi. Ek olarak, şahit örnek olarak ideal bir örnek türü olmasa da, zorunlu durumlarda orta ve uzun süreli depolama için serum örnekleri kullanılabilir.
INTRODUCTION: The standardization of processing methods and storage duration for ethanol analysis is important for the forensic sciences and toxicology. This retrospective study was conducted to investigate ethanol stability in serum specimens stored at 4°C for distinct periods
METHODS: The study was carried out by using blood specimens from 183 patients in whom ethanol measurement was ordered due to trauma and forensic causes. Seven study groups were created (ranging from 1 to 36 months). The same tubes were re-analyzed for blood ethanol concentration and the results were compared to the first measurements.
RESULTS: It was recorded that the stability was 3 years around for non-preservative blood ethanol specimens at +4oC. There was a 4.1% decrease in the first month. Then, an elevation trend for ethanol concentration was observed from month 5 to 26 and ethanol concentration was stabilized thereafter for month 26 and 36: 7.4% and 7.4% respectively. No ethanol increase was observed for negative specimens in medium-and long-term storage groups. Ethanol specimens with lower concentration exhibited relatively lower reduction. No significant association was shown between blood ethanol concentration and Glasgow Coma Scale Scores (GCSS) and/or Injury Severity Score (ISS) (P<0.862 and P<0.675).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the laboratory where the study was carried out, it was proposed that thestorage period could be up to 3 years for samples without additives. Additionally, although it is not an ideal sample type as a split sample, serum samples are usable for medium and long-term storage in obligatory situations.

9.
Girişimsel kardiyologlar arasında atriyal fibrilasyon farkındalık anketi değerlendirmesi
A survey among invasive cardiologists to assess their awareness of atrial fibrillation
Cengiz Burak, Erkan Baysal, Bernas Altıntaş, İlyas Kaya, Serhat Günlü, Muhammed Süleymanoğlu, Serhat Hayme
doi: 10.5505/ktd.2019.80269  Sayfalar 54 - 60
GİRİŞ ve AMAÇ: Atriyal fibrilasyon (AF), farklı klinik durumlarda ortaya çıkabilir ve çeşitli tedavi seçeneklerine sahiptir. Bu nedenle, gerçek yaşam koşullarında klinik uygulama da heterojen olabilir. Bu araştırmanın temel amacı, invazif kardiyologların AF’ ye yaklaşımını ve bu konudaki tedavi yaklaşımlarını değerlendirmektir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: 2017 Girişimsel kardiyoloji kongresinde, katılımcıların rastgele seçildiği ancak katılımın gönüllük esasına dayandığı bir anket çalışması yapılmış ve 134 anket sonucu değerlendirilmiştir. Anket formu, i) AF’yi tanıma ve belirli durumlarda medikal tedavi yaklaşımları, ii) AF ablasyonu yaklaşımları ve iii) stent takılan hastalarda antikoagülasyon ve antiplatelet tedavinin yönetimi konularını içermiştir.

BULGULAR: AF ve hafif mitral darlığı olan hastada, katılımcıların çoğu yeni oral antikoagülan kullanımını tercih ederken, katılımcıların dörtte biri vitamin K antagonisti kullanmayı tercih etmiştir. CHA2DS2-VASc skoru 0, hipertrofik kardiyomiyopatisi olan AF hastasında katılımcıların çoğu asetilsalisilik asit kullanmayı tercih etmiş, oral antikoagülan tercih oranı ise %33.58 olmuştur. Semptomatik AF hastalarında hekimlerin %73,88' i üçüncü ataktan sonra ablasyonu tercih etmiş. Akut miyokard enfarktüsü nedeniyle ilaç kaplı stent takılan hastalarda ikili antiplatelet tedavi ile beraber oral antikoagülasyon süresine bakıldığında, çoğunlukla 3 ay üçlü tedavi, 12 aya kadar ikili tedavi seçeneği tercih edilmiştir (%64.18).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Mevcut araştırma, girişimsel kardiyologlar arasında atriyal fibrilasyona yaklaşım konusunda farklılıklar ve bazı durumlarda kılavuzlarla uyumsuz yaklaşımlar olduğunu göstermiştir. Bu sonuç, kılavuzların yetersiz takibinden veya bazı konularda yeterli veri ile desteklenen net bir tavsiyenin bulunmayışından kaynaklı olabilir.

INTRODUCTION: Atrial fibrillation (AF) may occur in different clinical situations and has various treatment options. Therefore, clinical practice in real-life conditions may also be heterogeneous. The main aim of this survey was to evaluate the treatment approaches taken by invasive cardiologists in response to AF.

METHODS: At the 2017 interventional cardiology congress, a survey was conducted in which voluntary participants were randomly assigned, and 134 survey results were evaluated. The survey questionnaire covered topics of i) AF recognition and medical treatment approaches in certain situations, ii) approaches to AF ablation, and iii) the management of anticoagulation and antiplatelet therapy in patients with recent stent implantations.

RESULTS: Most participants preferred novel oral anticoagulation in patients with AF and mild mitral stenosis, but one-quarter of the participants preferred using VKA. For AF patients with hypertrophic cardiomyopathy whose CHA2DS2-VASc score was zero, 58.96% of participants preferred acetylsalicylic acid. Regarding their approach to ablation, 73.88% of physicians preferred ablation after third attack in symptomatic AF patients. When it came to the duration of prescribing oral anticoagulants in combination with dual antiplatelet therapy for patients with implanted drug-eluting stents due to acute myocardial infarctions, 64.18% of physicians preferred to prescribe triple therapy for three months, followed by 12 months of dual therapy.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The present survey showed differences in the approach to AF and, in some cases, incompatibility with the guidelines. This may be due to insufficient follow-up of the guidelines, or it may be due to a lack of clear recommendations supported by sufficient data on some subjects.


10.
Çocukluk yaş grubunda izole pulmoner kapak yetersizliğinin sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarına etkisi
Right ventricular diastolic functions in pediatric patients with isolated pulmonary valve regurgitation
Mehtap Akbalık Kara, Pelin Ayyıldız, Metin Sungur, Nazlihan Gunal, Mehmet Kemal Baysal
doi: 10.5505/ktd.2019.34356  Sayfalar 61 - 65
GİRİŞ ve AMAÇ: İzole pulmoner kapak yetersizliği (IPKY) nadir görülen bir klinik durumdur ve genellikle yıllarca iyi tolere edilir. IPKY'de sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarını değerlendirmek istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma grubu, kurumumuza yönlendirilen 3 kız ve 10 erkek çocuk hastadan oluşuyordu. Hastalar 5-16 yaş arasındaydı. Bu hastalar yaş ve cinsiyete göre benzer bir grup olan 27 sağlıklı çocukla karşılaştırıldı. Tüm hastalar için ayrıntılı fizik muayene, elektrokardiyogram, ekokardiyografi ve akciğer grafisi çekildi.
BULGULAR: Çalışmamızda grup (grup I) 13 IPKY hastasından oluşuyordu. Kontrol grubunda (grup II) 6-19 yaşları arasında 27 çocuk (15 kız, 12 erkek) vardı. Grup I ve II arasında pik erken diyastolik akım hızlarında (E) istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Gruplar arasında pik geç diyastolik akım hızı (A) ile istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup I'de Grup II ile karşılaştırıldığında E: A oranı anlamlı olarak azdı. Grup II ile karşılaştırıldığında grup I'de izovolemik gevşeme süresi (IVRT) uzundu, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Gruplar arasında karşılaştırıldığında; grup I'de E hız zaman integrali (VTI E) az, A hız zaman integrali (VTI A) aynı ve VTI E / A azalmıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her ne kadar IPVR'nin iyi huylu bir lezyon olduğu kabul edilmese de bu hastalarda sağ ventrikül diyastolik disfonksiyonunun olduğunu gördük. Bu arada, klinik semptomlar ortaya çıkmadan önce aritmi ve sağ taraflı yetmezliğin belirlenmesi önemlidir.
INTRODUCTION: Isolated pulmonary valve regurgitation (IPVR) is a rare clinical entity is usually well tolerated for many years. We wanted to evaluate right ventricular diastolic functions in IPVR.
METHODS: The study group was consisted of 3 girls and 10 boys who were referred to our instution. Patients were aged between 5-16 years. These patients compared with 27 age and sex matched healthy children. All patients detailed physical examination, electrocardiogram, echocardiography and chest X-ray were recorded.
RESULTS: In our study the group (group I) was consisted of 13 IPVR patients. In the control group ( group II ) there were 27 children (15 girls, 12 boys) aged between 6-19 years There was statistically significant difference in peak early diastolic flow velocity (E) between group I and II. There was no statistically significant difference in peak late diastolic flow velocity (A) between groups. The E: A ratio was significantly decreased in group I when compared with group II.Isovolemic relaxation time (IVRT) was prolonged in group I when compared with group II but it was not statistically significant different between groups. When compared between groups; in group I the E velocity time integral (VTI E) was decreased, A velocity time integral was (VTI A) was unchanged and VTI E/A was decreased.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although it is consent that IPVR is a benign lesion we found that right ventricular diastolic dysfunction in this patients. Worthwhile it is important to determine the arrythmias and right sided failure before the clinical symptoms appear.



11.
Q ateşi’nin yeterince farkında mıyız? tek merkez deneyimi.
Are we aware of Q fever enough? experience from a single centre.
Hasan Tahsin Gozdas, Fatma Sırmatel, Şeyda Karabörk, Hayrettin Akdeniz
doi: 10.5505/ktd.2019.60490  Sayfalar 66 - 71
GİRİŞ ve AMAÇ: Q ateşi, Coxiella burnetii’nin neden olduğu bir zoonozdur. Başlıca klinik prezentasyonları pnömoni ve hepatit’tir. Bununla birlikte, birçok farklı klinik prezentasyonlar nedeniyle Q ateşini tanımak güç olabilir. Bu çalışmada, kurumumuzdaki Q ateşi olgularının klinik ve laboratuvar özelliklerini sunarak Q ateşi farkındalığını artırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz veri tabanındaki Q ateşi tanılı hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların karakteristikleri, başvurudaki klinik ve laboratuvar değerleri kaydedilmiştir.
BULGULAR: Bu çalışmaya toplam altı hasta dahil edilmiştir. En sık ateş, iştahsızlık ve bitkinlik gibi semptomlar olmak üzere çeşitli klinik prezentasyonlar gözlenmiştir. En sık laboratuvar anormalliği tüm hastalarda saptanan CRP yüksekliğiydi, LDH ve transaminaz yüksekliği bunu takip etmekteydi. Gerek LDH yüksekliği gerekse transaminaz yüksekliği dört hastada mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Q ateşini teşhis etmek için kullanılan serolojik yöntemler rutin olarak uygulanmamaktadır, bu yüzden Q ateşi olguları kolayca gözden kaçabilir. Biz inanıyoruz ki, endemik bölgelerde nonspesifik antibiyotik tedavisine yeterli yanıt vermeyen hastalarda Q ateşi daha çok araştırılmalıdır.
INTRODUCTION: Q fever is a zoonosis caused by Coxiella burnetii. The main clinical presentations are pneumonia and hepatitis. However, it can be difficult to recognise Q fever due to many different clinical presentations. In this study, we aimed to increase the awareness of Q fever by presenting clinical and laboratory features of Q fever cases from our institution.
METHODS: Patients with a diagnosis of Q fever in our hospital database were evaluated retrospectively. Patient characteristics as well as clinical and laboratory values at presentation were recorded.
RESULTS: A total of six patients were included in this study. Various clinical presentation was observed such as fever, anorexia and malaise as the most common symptoms. The most common laboratory abnormality was CRP elevation as being detected in all patients followed by LDH and transaminase elevations, both were found in four patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Serological methods used to diagnose Q fever are not routinely performed, so Q fever cases can be missed easily. We believe that Q fever should be investigated further in patients from endemic regions who did not give adequate response to nonspesific antibiotic treatment.

12.
Gebelikte Persiste Eden Adneksiyal Kitlelerin Tersiyer Merkez Sonuçları
Tertiary Center Results of Persistent Adnexal Masses in Pregnancy
Cagdas Sahin, Nuri Yıldırım, Ismet Hortu, Ceren Sancar, Gokay Ozceltik, Duygu Guzel, Aysegul Dikmen, Fırat Okmen
doi: 10.5505/ktd.2019.05657  Sayfalar 72 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile gebelikte nadir görülen bir durum olan persiste adneksiyal kitlelerin malignite potansiyellerini değerlendirmek ve bu kitlelerin yönetimini incelemek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’nda 2006-2018 yılları arasında tanısı konulan ve tedavi edilen gebelik ile birlikte persiste adneksiyal kitlesi olan olgular çalışmaya dahil edilmiştir.

BULGULAR: Çalışmaya 13 hasta dahil edilmiştir. Bu olgulardan beş tanesinde malign/premalign bir lezyon saptanırken, sekiz olgunun histopatolojik sonucu benign gelmiştir. Bu iki grup arasında yapılan karşılaştırmada olguların yaşı, kist boyutu, preoperatif CA125 düzeyi, operasyon zamanı ve doğum haftası açısından istatistiksel fark saptanmaz iken (p>0.05), ultrason bulguları açısından malign/premalign grubunda daha fazla malignite şüphesi uyandıracak görüntüler saptanmıştır (p=0.031).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Adneksiyal kitleler, gebelikte nadir görülen bir durumdur. Acil olgular dışında, operasyon kararı malignite kuşkusuna göre değerlendirilerek verilmelidir. Bu değerlenmede ön plana çıkan yöntem ise kitlenin preoperatif ultrasonografik olarak değerlendirilmesidir. Opere edilen şüpheli kitlelerin intraoperatif frozen section (donuk kesit inceleme) ile de değerlendirilmesi tam cerrahinin yapılabilmesi için önemlidir.
INTRODUCTION: Aim of this study is evaluating of malignancy potential of persistent adnexal masses which is rare situation in pregnancy and scrutinizing of management of these masses.
METHODS: Cases who were diagnosed and treated in terms of pregnancy and concomitant adnexal mass between 2006-2018 in Ege University, School of Medicine, Department of Obstetrics and Gynecology were recruited for study.

RESULTS: Thirteen eligible cases were recruited for study. While, malign/premalign pathology was diagnosed in five of these cases, histopathologic results of eight cases were determined as benign. Comparing of two group, while no statistical significance was determined between two groups in terms of age of cases, cysts size, preoperative level of CA125, operation time and time of delivery (p>0.05), increased more suspicious malignant pathologic view was diagnosed in malign/premalign group in terms of ultrasonography findings (p=0.031).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Adnexal masses is a rare situation in pregnancy. Except of urgent cases, operation decision should be given according to suspicious of malignancy. Ultrasonographic evaluation of mass come into prominence in this evaluation. Evaluating of operated suspicious adnexal masses with frozen section in intraoperatively is crucial for performing complete surgery.


13.
Kalp Cerrahisinde Postoperatif Perikardiyal Efüzyonun Önlenmesi İçin Posterior Perikardiyal Pencere Tekniği
Posterior Pericardial Window Technique to Prevent Postoperative Pericardial Effusion in Cardiac Surgery
Mehmet EZELSOY, Kerem Oral, Kemal Tolga Saracoglu, Ayten Saracoglu, Belhhan Akpınar
doi: 10.5505/ktd.2019.95866  Sayfalar 78 - 83
GİRİŞ ve AMAÇ: Posterior perikardiyal pencere tekniğinin, koroner arter bypass greftleme (CABG) ameliyatı sonrası perikardiyal efüzyon gelişimini önlemedeki etkinliğini belirlemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Koroner cerrahi geçirecek hastalar rastgele bir kontrole veya perikardiyal pencere tekniği grubuna ayrıldı. Toplamda 210 hastayı 2 gruba ayırdık, posterior perikardiyal pencere grubu (n = 110) ve kontrol grubu (n = 110). Preoperatif, intraoperatif ve postoperatif klinik veriler retrospektif olarak toplandı. Preoperatif, taburcu olmadan önce ve postoperatif 7. ve 30. günlerde yapılan değerlendirmelere elektrokardiyografi, göğüs radyografisi, ekokardiyografik incelemeler yapıldı. Postoperatif morbidite nedenleri ve yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri kaydedildi.
BULGULAR: İki grup arasında demografik veriler açısından anlamlı fark yoktu (P >.05). Ekokardiyografi incelemeleri ameliyat öncesi gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktu; bununla birlikte, taburcu edilmeden önce, kontrol grubunda, perikardiyal pencere grubuna kıyasla, erken ve geç kardiyak tamponad anlamlı olarak yüksek bulundu (P <.05). Perikardiyal pencere grubunda postoperatif plevral efüzyon insidansı kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek olarak tespit edildi. Yeni başlangıçlı atriyal fibrilasyon, kontrollerde perikardiyal pencere grubundan anlamlı olarak daha yaygındı (P <.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Posterior perikardiyal pencere tekniği, ciddi komplikasyonlar olmadan kolay uygulanabilir ve güvenli bir yöntemdir. Bu prosedür, geç kardiyak tamponadı ve CABG hastalarında ölümcül bir komplikasyon olabilen efüzyonla ilişkili atriyal fibrilasyonu azaltabilir.
INTRODUCTION: The aim was to determine the effectiveness of the posterior pericardial window (PW) technique in preventing the development of pericardial effusion (PE) following coronary artery bypass grafting surgery (CABG).
METHODS: Patients undergoing coronary surgery were randomly divided into a control or a PW group. We divided 220 patients randomly into 2 groups, the posterior pericardial window group (n=110) and the control group (n=110). Preoperative, intraoperative and postoperative clinical data were collected retrospectively, including incidence of pericardial tamponade, drainage volume, ventilation time and moderate to large pericardial effusion. Evaluations were completed preoperatively, before discharge, and on postoperative 7 and 30 days including electrocardiography, chest radiography, echocardiography. Postoperative causes of morbidity, the duration of intensive care unit and hospital stay were recorded.
RESULTS: There was no significant difference in demographic data between two groups (P>.05). Echocardiography evaluations revealed no significant difference between groups preoperatively; however, before discharge the control group had a significantly higher number of patients with early and late cardiac tamponade compared with the PW group (P<.05). The incidence of postoperative pleural effusion in the PW group was significantly higher than control group. New onset atrial fibrillation was significantly more common in control subjects than in the PW group (P <.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Posterior pericardial window technique is a safe and effective method which is easy to perform without any serious complication. This procedure may reduce late cardiac tamponade events and effusion-related atrial fibrillation which may be a fatal complication in CABG patients.

14.
Postmenozal kadınlarda visseral adipozite indeksi ve aşırı aktif mesane: Yeni bir risk belirteci
Visceral adiposity index and overactive bladder in postmenopausal woman: A novel predictive risk factor
Hüseyin Eren, Mustafa Ozan HORSANALI, Eyüp Dil, Emin Özbek
doi: 10.5505/ktd.2019.24382  Sayfalar 84 - 89
GİRİŞ ve AMAÇ: 45 yaş üstü postmenopozal kadın hastalarda visseral adipozite indeksi (VAI) ile aşırı aktif mesane semptomları arasındaki ilişkiyi araştırmak
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2017- Aralık 2017 tarihleri arasında aşırı aktif mesane semptomları olan 76 postmenopozal kadın hasta değerlendirildi. Antropometrik veriler, serum kolesterol düzeyleri, açlık glukoz seviyeleri, ürodinamik bulgular ve OAB-8 formu kayıt edildi. VAI cinsiyete özgü formüle göre hesaplandı. Hastalar VAI seviyelerine göre üç gruba ayrıldı. VAI ile aşırı aktif mesane semptomları arasındaki ilişki ürodinamik sonuçlar ve OAB-8 skoru açısından istatiksel olarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 57.2+/-8.3 yıl, ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 32.3+/-2.8 kg/ m2 idi. Gruplar arasında Pabd, post miksiyonel rezidü idrar miktarı (PMRİ), maksimum mesane kapasitesi (MMK) ve OAB-8 sorgulama formu skoru açısından anlamlı fark bulundu. VAI ile PMRİ, detrüsor aşırı aktivitesi (DAA), idrar sıklığı, urge inkontinans, noktüri ve OAB-8 skoru arasında pozitif korelasyon, MMK ve ilk işeme arzusu açısından negatif korelasyon tesbit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: VAI düzeyi yüksek olan hastalarda daha fazla aşırı aktif mesane semptomu olduğunu ve daha kötü ürodinamik bulguları olduğunu gözlemledik. VAI ayrıca aşırı aktif mesane semptomlarını öngörmede bir belirteç olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: To investigate the association between visceral adiposity index (VAI) and overactive bladder (OAB) symptoms in postmenopausal female patients aged over 45 years.
METHODS: Between March 2017 and December 2017, 76 postmenopausal female patient with OAB symptoms were evaluated. Anthropometric indices serum cholesterol levels, fasting glucose levels, urodynamic findings and OAB-8 scores were recorded. VAI was calculated according to gender-specific formula. Participants were divided into three groups according to VAI levels. The relationship between VAI and OAB symptoms were statistically compared in terms of urodynamic outcomes and OAB-8 scores.
RESULTS: Mean age of the patients were 57.2+/-8.3 years and mean BMI was 32.3+/-2.8 kg/m2. Statistical significance was observed in terms of abdominal pressure (Pabd), post voiding residual urine mounts (PVR), maximum bladder capasity (MBC) and OAB-8 scores between groups. VAI correlated positively with PVR, detrusor overactivity (DOA), urinary frequency, urge incontinence, nocturia and OAB-8 scores whereas a negative correlation existed MBC and first desire to void.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We observed that patients with higher levels of VAI had more OAB symptoms and worse urodynamic findings.VAI may also be used as a marker for predicting overactive bladder symptoms.

15.
Menenjit Tanılı Hastada Gelişen DRESS Sendromu; Olgu Sunumu
DRESS Syndrome in Patient with Diagnosis of Meningitis; Case Report
Gülten ünlü, Semsi Nur Karabela, Emine DÜNDAR, Kadriye Kart Yaşar
doi: 10.5505/ktd.2019.76093  Sayfalar 90 - 95
DRESS (Drug Rash with Eosinophilia and Systemic Sypmtoms) Sendromu, solid organ tutulumu, cilt tututlumu, hematolojik tutulumu yapan ilaç reaksiyonudur. Tedavi edilmezse mortal seyredebilir. En sık sebep olan ilaçlar aromatik antikonvülzanlardır. Biz bu çalışmada nadir görülen menenjit tanılı hastada gelişen DRESS sendromu olgusunu sunduk. Hastalık sistemik tutulum yapması ve mortal seyredebilmesi nedeniyle erken tanı ve tedavi önemlidir.
DRESS (Drug Rash with Eosinophilia and Systemic Sypmtoms) Syndrome, solid organ involvement, skin immunity, hematological involvement is the drug reaction. If not treated, it may be mortal. The most common drugs are aromatic anticonvulsants. In this study, we present a rare case of DRESS syndrome with diagnosis of meningitis. Early diagnosis and treatment are important because of the systemic involvement and mortality.

16.
Akut diz yaralanması tanısı-klinik muayene, MRI ve artroskopi sonuçlarının karşılaştırılması-Klinik testlerin yok olmasından sakınmak!
Diagnosis of acute knee injury-comparison of the results of clinical examination, MRI and arthroscopy-Save clinical tests from extinction!
maki grle, Ivana Grle, Goran Vrgoc, Goran Sporis
doi: 10.5505/ktd.2019.24186  Sayfalar 99 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı akut diz yaralanması olan hastalarda artroskopi sonuçları ile fizik muayene ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sonuçlarını karşılaştırmaktır. İkinci amaç yaralanmadan 3 hafta, 3 ve 6 ay sonra artroskopik meniscetomi uygulanan hastaların klinik sonuçlarını karşılaştırmaktı.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2003'ten Kasım 2008'e kadar, dizde artroskopik cerrahi geçiren 159 hasta vardı. Akut yaralanma olan 121 hasta, 99 erkek ve 22 kadın, 13-62 yaş, 67 sağ diz / 54 sol diz. Ortopedik cerrah, menisküsün gözyaşı incelemesi için test yapmış, anterior cruciate ligament (ACL), posterior cruciate ligament (PCL), medial kollateral ligament (MCL) ve lateral kollateral ligament (LCL) stabilitesini test etmek için test yapmıştır. Ayrıca, hareket aralığı (ROM) hakkında bilgi toplandı ve hastalar Lysholm diz anketini yerine getirmek zorunda kaldı. Postoperatif aynı ölçümler yapıldı.

BULGULAR: Sonuçlar, klinik muayene ile MRG arasında başlangıç ​​tanısının doğruluğu açısından istatistiksel bir farklılık göstermedi (p = 0,640). Sonuçlar menisküs rüptürü (p = 0.948) ve menisküs ve ACL (p = 1.000) için benzerdi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Klinik ve MRG testlerinin kesinliği, duyarlılığı, özgüllüğü, prediktif pozitif ve negatif değerlerinin karşılaştırılması ve bunların artroskopinin sonuçları ile karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Lysholm ve ROM sonuçları, üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark göstermedi ve tüm gruplarda ameliyat öncesi sonuçlarla karşılaştırıldı- ğında postoperatif sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme görülmedi.

INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the physical exam and magnetic resonance imaging (MRI) results, with results of arthroscopy, in patients with acute knee injury. The second aim was to compare the clinical results of patients who underwent arthroscopic meniscetomy after 3 weeks, 3 and 6 months from injury.

METHODS: From January 2003 to November 2008, there were 159 patients which underwent arthroscopic surgery on the knee. 121 patients with acute injury, 99 men and 22 women, age 13 to 62 years, 67 right knee/54 left knee. The orthopaedic surgeon performed test to examine the meniscus for tear, test to examine for stability of the anterior cruciate ligament (ACL), posterior cruciate ligament (PCL), medial collateral ligament (MCL) and lateral collateral ligament (LCL). Also were collected information of range of movement (ROM), and patients had to fulfil the Lysholm knee questionnaire. Postoperatively were done the same measurements.

RESULTS: The results showed no statistical difference for the accuracy of the initial diagnosis between clinical examination and MRI (p = 0.640). The results were similar for the rupture of the meniscus (p = 0.948) and meniscus and ACL (p=1.000).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Comparing the results of precision, sensibility, specificity, predictive positive and negative value of clinical and MRI tests and comparing them to the results of arthroscopy, there was no statistically significant difference. The results of Lysholm and ROM showed no statistical difference between three groups and statistically significant improvement of postoperative results when comparing them with preoperative results in all groups.


17.
Kolorektal Polipde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı Sıklığı ve Sistemik İnflamasyonla İlişkisi
Chronic Obstructive Lung Disease Frequency in Colorectal Polyp and Relationship with Systemic Inflammation
Şule Taş Gülen, Onur Yazıcı, Altay Kandemir
doi: 10.5505/ktd.2019.15013  Sayfalar 103 - 109
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda kolorektal polip olgularında Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı sıklığı (KOAH) ve bu durumun sistemik inflamasyonla ilişkisi araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2016 -2017 tarihleri arasında Gastroenteroloji kliniğinde kolonoskopi yapılan ve kolorektal polipozis tanısı konulan olgulardan özgeçmiş sorgulamasında KOAH tanısı olan 35 olgu ile yine özgeçmiş sorgulamasında herhangi bir kronik hastalığı olmayan 163 kontrol olgu alındı. Tüm olguların yaş, sigara öyküsü (paket-yıl) gibi demografik verileri, patoloji sonuçları, lezyonun anatomik yeri ile lökosit, nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve ortalama trombosit hacmi (MCV) parametrelerinden oluşan hemogram verileri kaydedildi.
BULGULAR: Olguların 137 (%69,2)’si erkek, 61 (%30,8)’i kadın ve yaş ortalaması 63,56±11,68 (20-89) olarak bulundu. 129 olgunun sigara öykülerine ulaşılabildi ve bunlardan 62 (%48,1)’sinin sigara öyküsü vardı. Son 1 yılda kolorektal polipozis tanısı konulan olgular arasında KOAH sıklığı %8 olarak bulundu. KOAH olanlarda kontrol grubuna göre lökosit, NLO ve MCV değerleri istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla p= 0,001, <0,001, <0,001). Polipler histopatolojik olarak neoplastik ve non-neoplastik olarak karşılaştırıldığında bu inflamasyon değerleri iki grupta da benzer bulundu. Lökosit, NLO ve MCV değerlerinin sigara öyküsü ile pozitif korele olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: KOAH ve adenomatöz polipler sistemik inflamasyonla ilişkili olup, çalışmamızda adenomatöz polip saptanan olgular arasında sıklığı %8 bulunmuştur ve bu olgularda sistemik inflamasyon belirgin yüksektir. KOAH tanısı olan polipli olgularda neoplastik ve non-neoplastik polip alt grubunda inflamasyon değerlerinin inceleneceği prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The prevalence of chronic obstructive pulmonary disease (COPD) in patients with colorectal polyps and its relationship with systemic inflammation was investigated in our study.
METHODS: A total of 35 cases with COPD diagnosis (COPD group) and 163 control groups without chronic disease in medical history among patients who were diagnosed colorectal polyposis by colonoscopy between December 2016-December 2017 were included to the study. Demographic data such as age, smoking history, pathology results, anatomic location of the lesion, hemogram data such as leukocyte, neutrophil lymphocyte ratio (NLR) and mean platelet volüme (MPV) were recorded.
RESULTS: 137 (69.2%) of the cases were male and the mean age was 63.56 ± 11.68 (20-89) years. Smoking history was available in 129 cases, of which 62 (48.1%) had a smoking history. The prevalence of COPD was 8% among patients with colorectal polyposis in the previous year. Leukocyte, NLR and MPV values were statistical significantly higher in patients with COPD compared to healthy group (p = 0.001, <0.001, <0.001, respectively). When the polyps were histopathologically categorized as neoplastic and non-neoplastic polyps, no significant difference was found in the comparisons of inflammation parameters between the groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: COPD and adenomatous polyps are associated with systemic inflammation and its prevalance among adenomatous polyps was found to be 8%. Prospective studies are needed to examine the inflammation values of neoplastic and non-neoplastic polyp subgroups in patients with polyps with COPD.

OLGU SUNUMU
18.
İnvajinasyonla Pesente Olan İnflamatuar Fibroid Polip: Olgu Sunumu
Inflammatory Fibroid Polyp Which is Presented with Invagination: Case Report
Kübra Bozkurt, Gülşah Şafak Örkan, Adem Yüksel, Esma Türkmen Bekmez, Dinçer Aydın, Gokmen Umut Erdem
doi: 10.5505/ktd.2019.21043  Sayfalar 110 - 113
İnflamatuar fibroid polipler tüm gastrik poliplerin içinde oldukça nadir görülürler Genellikle submukozadan köken alırlar ve boyutları sıklıkla 1-3 cm' dir. İmmünhistokimyasal boyamada da dendritik hücre kökenli olduğunu düşünülmektedir. Patogenezi bilinmemektedir. Ayırıcı tanıda diğer mezenkimal tümörlerle ve gastrointestinal stromal tümörlerle karışabilmektedir. En sık mide antrumundan köken almakla birlikte gastrointestinal sistemin her yerinde görüIülebilir. Tanı obstrüksiyona bağlı yakınmalarla veya genellikle rastlantısal olarak konulmaktadır. Özellikle ince barsak yerleşimli poliplerin bir komplikasyon gelişmeden tespit edilmesi oldukça zordur. Biz de burada invajinasyona neden olan bir inflamatuar fibroid polip olgusunu sunmayı amaçladık.
Inflammatory fibroid polyp is a rare polypoid lesion of the gastrointestinal tract that generally originates from the submucosa. It is 1-3 cm in size. Immunohistochemical staining is also thought to be of dendritic cell origin. Pathogenesis of inflammatory fibroid polyp is unknown. In differential diagnosis may be confused with other mesenchymal tumors and gastrointestinal stromal tumors. Although it originates mostly from the stomach antrum, it can also be found elsewhere throughout the gastrointestinal tract. Diagnosis is complaints related with obstructions or usually detected coincidentally by complaints. Especially, it is difficult to detect in small intestine located polyps without developing a complication. We aimed to present a case of inflammatory fibroid polyp causing invagination.

19.
Splenik arter psödoanevrizmasının senkop ile kendini gösteren rüptür sonrasında rekürrensi: transarteriyel embolizasyon ile tedavi
Re-emergence of a splenic artery pseudoaneurysm following rupture presenting as syncope: management with transarterial embolization
Fatih Uzunkaya, Aysegül İdil Soylu, Kağan Karabulut, Mehmet Selim Nural
doi: 10.5505/ktd.2019.48264  Sayfalar 114 - 118
Splenik arter psödoanevrizması nadir ancak potansiyel olarak ölümcül bir bozukluktur. Transarteriyel embolizasyon bu bozukluğun tedavisinde tercih edilen yöntem haline gelmiştir, ancak psödokistlerin de içerisinde yer aldığı duvarlı pankreatik sıvı birikimlerinin varlığı bu tedavi yöntemini zorlaştırabilir. Bu yazıda, splenik arter psödoanevrizmasının duvarlı bir pankreatik nekrotik sıvı birikimi içerisine yırtılmasından dolayı senkop şeklinde bulgu veren 40 yaşında kadın olguyu sunuyoruz. Yırtılmayı takiben daha büyük boyutta yeniden ortaya çıkan psödoanevrizma, başarısız bir girişimin arkasından endovasküler yöntemle dolaşımdan uzaklaştırılmıştır.
Splenic artery pseudoaneurysms are rare but potentially lethal disorder. Transarterial embolization has become the preferred mode of therapy for the disorder, however, accompanying walled-off pancreatic fluid collections including pseudocysts can make the management more challenging. Herein, we present the case of a 40-year-old woman presenting with syncope due to the rupture of a splenic artery pseudoaneurysm into a walled-off pancreatic necrotic collection. The pseudoaneurysm that re-emerged at a larger size following the rupture was endovascularly excluded from circulation after a failed attempt.

ARAŞTIRMA MAKALESI
20.
Aspirasyon kürtajla endometrial örnekleme yapılan hastalarda ağrı kontrolu için paraservikal lidokain, intrauterin lidokain ve rektal indometazinin karşılaştırılması
Comparison of paracervical lidocaine, İntrauterine lidocaine and rectal indomethacine for pain control during endometrial sampling with suction curretage
Bahar Sarıibrahim Astepe, Burçin Öğretmenler Yılmaz, Arzu Yavuz, Ünal Türkay, Hasan Terzi
doi: 10.5505/ktd.2019.63626  Sayfalar 119 - 125
GİRİŞ ve AMAÇ: Poliklinik şartlarında daha rahat ve az ağrılı endometrial örnekleme işlemleri yapılabilmesi için farklı analjezi/lokal anestezi rejimleri kullanılmaktadır. Bu çalışmada aspirasyon küretaj ile endometrial örnekleme yapılan hastalarda ağrı kontrolunde lidokain ile paraservikal anestezinin, lidokain ile intrauterin anestezinin ve rektal indometazinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya toplam 166 kadın dahil edildi. İntrauterin lidolain(IUL) grubu 43 kadından, paraservikal lidokain(PCL) grubu 40 kadından, rektal indometazin(RI) grubu 41 kadından ve kontrol grubu 42 kadından oluşmaktadır. Aspirasyon küretaj işlemi yapıldıktan sonra hastaların işlem sırasında hissettikleri ağrı, görsel ağrı skalasıyla (VAS), işlemden hemen sonra (VAS 0) ve işlemden 30 dakika sonra (VAS 30) olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların VAS skorları karşılaştırıldığında, gruplar arasında VAS 0 skorları bakımından anlamlı fark varken VAS 30 skorları bakımından anlamlı fark yoktu. Aspirasyon kürtaj işlemi sırasında hissedilen ağrı gruplar arasında farklı bulundu. Gruplar arasındaki farklılıklar değerlendirildiğinde, IUL&PCL&RI grupları arasında VAS 0 skorlarına göre anlamlı fark bulunmazken, IUL&PCL&RI grupları ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulundu. Kontrol grubunun VAS 0 skrları,IUL&PCL&RI gruplarından daha yüksek bulundu. Gruplar arasında anlamlı farklılık bulunan diğer parametre müdahale süresi olarak belirlendi. Gruplar müdahale süresine göre karşılaştırıldığında RI&IUL, RI&PCL, C&PCL, C&IUL grupları arasında anlamlı fark bulundu. Rektal indometazin ve kontrol grubundaki hastalar, intrauterin lidokain ve paraservikal lidokain gruplarına göre daha kısa müdahale sürelerine sahipti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Aspirasyon kürtajla yapılan endometrial örnekleme işleminde ağrı kontrolu için uygulanan lidokain ile paraservikal blok, intrauterin lidokain uygulaması ve rektal indometazin uygulaması eşit derecede etkili bulundu. Analjezi/anestezi tipinin seçimi cerrahların tercih ve deneyimlerine, hastaların ve hastanelerin koşullarına bağlıdır.
INTRODUCTION: Different analgesia/local anesthesia regimens are used during endometrial sampling procedures in the outpatient settings. The aim of this study was to evaluate the effectiveness of paracervical/ intrauterine anesthesia with lidocaine and rectal indomethacine for pain control in patients having endometrial sampling with suction curretage.
METHODS: 166 women were included to the study. Intrauterine lidocaine(IUL) group consisted of 43 women, paracervical lidocaine(PCL) group consisted of 40 women, rectal indomethacine(RI) group consisted of 41 women and control(C) group consisted of 42 women. After completing the suction curretage procedure, all of the patients were evaluated for their pain scores during the intervention with VAS (visual analog scale) immediately(VAS 0) and 30 minutes later(VAS 30).
RESULTS: Pain felt during the suction curretage (VAS 0) was different but it was not different for VAS 30 between the groups. When intergroup differences were evaluated, there was not any significant difference betweeen IUL&PCL&RI groups according to VAS 0 scores while there was significant difference between IUL&PCL&RI groups and control group. The control group had higher VAS 0 scores than the IUL&PCL&RI groups. When the groups were compared according to the intervention time, there was significant difference between RI&IUL, RI&PCL, C&PCL, C&IUL groups as well. The patients in the rectal indomethacine and control group had shorter intervention times than the intrauterine lidocaine and paracervical lidocaine groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Paracervical block with lidocaine, intrauterine lidocaine installation and rectal indomethacine administration were equally effective in pain control during endometrial biopsy with suction curretage.

21.
Yaşlanma ile İlişkili Basit ve Yeni bir Parametre: Desendan Aorta Sürekli Dalga Doppler Sistolik Pik Gradient
Simple and New Echocardiographic Parameter Related to Aging: Descending Aortic Continuous Wave Doppler Systolic Peak Gradient
ONUR ARGAN, SERDAR BOZYEL
doi: 10.5505/ktd.2019.50251  Sayfalar 126 - 133
GİRİŞ ve AMAÇ: Artan insan ömrü nedeniyle dünyadaki yaşlı popülasyon hızla artmaktadır. Yaşlanma ile ilgili yeni parametreler yaşlanmanın fizyopatolojisini ve kardiyovasküler hastalıklardan korunmada fayda sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı yaşlanma ve yaşlanma ile ilişkili hastalıklar ile desendan aorta CW doppler sistolik pik gradient arasındaki ilişkiyi saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 372 katılımcı dahil edildi. Aort koarktasyonu olan hastalar ve 18 yaş altı katılımcılar çalışma dışı bırakıldı. Yatar pozisyonda, suprasternal pencereden desendan aortaya paralel olarak sürekli dalga doppler ölçümleri kaydedildi. Aortik sürekli dalga doppler sistolik pik gradienti tüm katılımcılardan elde edildi. Katılımcıların karakteristikleri, ekokardiyografik, biyokimyasal parametreleri ile yaş arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: Desendan aortik sürekli dalga doppler sistolik pik gradyanı incelendiğinde yaş ile negatif (r =-0.499,p<0.001);kreatinin (r=-0.217,p <0.001); üre (r =-0.289,p<0.001); Hba1c (r = -0.252 p <0.001); LVEDD (r =-0.188, p<0.001); LVESD (r =-0.200,p <0.001); IVS (r=-0.259,p<0.001); PW (r =-0.248, p<0.001); LA (r=-0.272, p<0.001); PAP (r=-0.217, p<0.001); E / E '(r =-0.185, p<0.001), eGFR (Cockcroft-Gault mL / dk) (r =0.395,p <0.001) ve EF (r =0.266 p<0.001) ile pozitif korelasyon saptandı.
MannWhitney U analizinde desendan aorta sürekli dalga doppler sistolik pik gradyanı hipertansiyon (p<0.001), koroner arter hastalığı (p <0.001), atrial fibrilasyon (p<0.001), ve sistolik kalp yetmezliği hastalarında (p<0.001) anlamlı olarak daha düşük saptandı.
Stepwise lineer regresyon analizinde, desendan aorta sürekli dalga doppler sistolik pik gradientin ile yaş arasında bağımsız korelasyon saptandı (p<0.001).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Desendan aorta sürekli dalga doppler sistolik pik gradientinin ölçümü yaşlanma ile ilişkili noninvaziv, pratik, tekrarlanabilir ve basit bir yöntemdir. Bu parametre klinik pratikte yaşlanmanın bir göstergesi olarak kolayca kullanılabilir.
INTRODUCTION: The world inhabitants increasing to grow older fastly, due to rising longevity.A new parameters related to cardiovascular aging may help to understand cardiac pathophysiology and prevention of cardiac disorders.The aim of the study was to find out a possible relationship between descending aortic continuous wave doppler systolic peak gradient and aging,age related illnesses.
METHODS: The study group was composed of 372 people.Aortic coarctation patients and under 18 years old participants exluded to the study.Continuous wave doppler measurements from suprasternal window at supine position were recorded with the cursor parallel to main flow of direction in descending aorta.Descending aortic continuous wave doppler systolic peak gradient was obtained from all participants and correlations were evaluated between participants caracteristics,echocardiographic,biochemical parameters and age.
RESULTS: When descending aortic continuous wave doppler systolic peak gradient was analyzed,there was negative correlations with age (r= -0.499,p<0.001);creatinine (r=-0.217,p<0.001);urea (r=-0.289,p<0.001);Hba1c (r=-0.252,p<0.001);LVEDD (r=-0.188,p<0.001);LVESD (r=-0.200,p<0.001);IVS (r=-0.259,p<0.001);PW (r=-0.248,p<0.001);LA (r=-0.272,p<0.001);PAP (r=-0.217,p<0.001); E/E’(r=-0.185,p<0.001); ascending aortic diameter (r=-0.269,p<0.001) and positive correlations with eGFR (r=0.395,p<0.001),EF (r= 0.266,p<0.001).
In Mann Whitney U test, descending aortic continuous wave doppler systolic peak gradient was significantly lower in hypertension (p<0.001); coronary artery disease (p<0.001); atrial fibrillation (p<0.001); systolic heart failure patients (p<0.001) when compared to those without this disease.In stepwise linear regression analysis, significant independent correlates of descending aortic continuous wave doppler systolic peak gradient was only age (p<0.001).

DISCUSSION AND CONCLUSION: Measurement of descending aortic continuous wave doppler systolic peak gradient is noninvasive,practical,repeatable and simple method and independently related to the aging.This parameter can be easily feasible in clinical practice as an indicator of aging.

22.
Kardiyojenik Şok ile Komplike Olmuş ST Yükselmeli Miyokard Enfarktüslü Hastalarda C-reaktif proteinin Albümin Oranına Prognostik Etkinliği
Prognostic Efficacy of C-reactive protein to Albumin Ratio in Patients with ST Elevation Myocardial Infarction Complicated by Cardiogenic Shock
TUFAN CINAR, VEYSEL OZAN TANIK, Cengiz Burak, Mahmut Yesin, Metin Çağdaş, yavuz karabağ, Ibrahim Rencüzoğulları
doi: 10.5505/ktd.2019.14238  Sayfalar 134 - 141
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, yakın zamanda geliştirilen enflamasyon dayalı risk indeksi olan C-reaktif proteinin (CRP) /Albümin oranının (CAR), pompa yetersizliğine bağlı kardiyojenik şok ile komplike olmuş ST yükselmeli miyokard enfarktüs hastalarında (STYME) prognostik bir değere sahip olup olmadığını araştırmayı amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Primer perkutan koroner girişim uygulanmış ve kardiyojenik şok ile komplike olmuş 79 ardışık STYME hastası geriye dönük olarak çalışmaya alındı.

BULGULAR: Hastane içi takip sırasında 79 hastanın 40'ı (% 50,6) öldü. Ortalama CAR değeri sağ kalımı olmayanlarda sağ kalanlarına göre anlamlı derecede yüksekti (8.58 [4.68–12.25] vs. 4.67 [4.21–6.03]; p <0.001). Çok değişkenli regresyon analizi, CAR'ın hastane içi mortalitenin bağımsız bir belirleyicisi olduğunu ortaya koydu (HR: 1.053, % 95 CI: 1.006-1.101; p = 0.027). Kaplan-Meier analizi, CAR ≥8.4 olan hastaların ölüm sıklığı CAR <8.4 olanlara göre anlamlı derecede yüksek olduğunu gösterdi (p <0.001).

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, kardiyojenik şok ile komplike olmuş STYME hastalarında CAR'ın hastane içi mortalite için prognostik bir değere sahip olduğunu gösteren ilk çalışmadır.

INTRODUCTION: In this study, we aimed to investigate whether C-reactive protein (CRP) to albumin ratio (CAR), recently developed inflammation based risk index, has a prognostic value in patients with ST elevation myocardial infarction (STEMI) complicated by cardiogenic shock due to a pump failure.

METHODS: We retrospectively enrolled 79 consecutive STEMI patients who underwent a primary percutaneous coronary intervention and complicated by cardiogenic shock.
RESULTS: During the in-hospital course, 40 of the 79 patients (50.6%) died. The mean value of CAR was significantly higher in patients with non-survivors than those who survived (8.58 [4.68–12.25] vs. 4.67 [4.21–6.03]; p<0.001). A Cox multivariate regression analyses revealed that the CAR was an independent predictor of the in-hospital mortality (HR: 1.053, 95%CI: 1.006-1.101; p=0.027). Kaplan-Meier analysis showed that the patients with CAR≥8.4 had a significantly higher the incidence of death compared to those with CAR<8.4 (p<0.001).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The present study is the first to demonstrate that the CAR may have a prognostic value for the in-hospital mortality in patients with STEMI complicated by cardiogenic shock.


23.
Aktif Epilepsili Hastaların Klinik ve Demografik Profili: Türkiye'deki Bir Üçüncü Basamak Hastanesinin Deneyimleri
Clinical and Demographic Profile of Patients with Active Epilepsy: Experience From a Tertiary Care Hospital in Turkey
Sehnaz Basaran, muhammed nur ögün
doi: 10.5505/ktd.2019.59489  Sayfalar 142 - 149
GİRİŞ ve AMAÇ: Üçüncü basamak bir hastanede epilepsi polikliniğine başvuran hastaların klinik ve demografik bulgularını araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2016 - Şubat 2018 tarihleri arasında epilepsi polikliniğine başvuran aktif epilepsili 187 hasta retrospektif olarak incelendi. Demografik özelliklerin yanı sıra; nöbet sıklığı, hastalık süresi, nöbet tipi, antiepileptikler, elektroensefalografik (EEG) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları kaydedildi.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 36,9 ± 13,1; ve % 54,5'i erkekti. Ailede epilepsi öyküsü 48 hastada (% 25.7) bulundu. 35 hastada (% 18.7) ebeveynler arasında akrabalık vardı. En sık görülen risk faktörleri kafa travması, febril konvülsiyon ve perinatal problemler idi. Fokal nöbetler % 67.9, jeneralize nöbetler% 29.3, sınıflandırılamayan nöbetler% 2.7 idi. 107 hastanın (% 57.2) beyin MR'ı ve 57 hastanın (% 30.5) interiktal EEG'si normaldi. Hastaların toplam 116'sı (% 62) monoterapi alırken, 71'i (% 38) polyterapiye almaktaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, hastaların klinik ve demografik verileri literatür ile uyumlu idi. Kapsamlı epilepsi kliniklerinde düzenli takip ile yapılan ayrıntılı muayenenin nöbetlerin önlenmesinde ve daha iyi sonuç alınmasında potansiyel bir fayda sağlayacağına inanıyoruz.
INTRODUCTION: To investigate the clinical and demographic findings of patients at epilepsy outpatient clinic of a tertiary care hospital.
METHODS: We retrospectively analysed one hundred and eighty-seven patients with active epilepsy who admitted to our epilepsy clinic between January 2016 and February 2018. In addition to demographic characteristics, we evaluated clinical variables such as; seizure frequency, duration of illness, type of seizures, antiepileptics, electroencephalographic (EEG) and magnetic resonance imaging (MRI) findings.
RESULTS: The mean age of the patients were 36,9 ± 13,1 years; and 54.5% were male. Family history of epilepsy was found in 48 patients (25.7%), and 35 patients (18.7%) had a kinship between parents. The most frequent risk factors were head trauma, febrile convulsions and perinatal problems. Partial seizures was seen in 67.9 %, generalised seizures in 29.3% and unclassified seizures in 2.7%. Brain MRI of 107 patients (57.2%) and interictal EEG of 57 patients (30.5%) was normal. A total of 116 (62%) received monotherapy, while 71 (38%) continued on polytherapy.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, clinical and demographic data of the patients were consistent with the literature. We believe that detailed examination with regular follow- up in comprehensive epilepsy clinics would provide a potential benefit in preventing seizures and better outcome.

24.
İlerleyen Yaşta Pelvik Taban Bozukluğu
Pelvic Floor Disorder with Advancing Age
Gökmen Sukgen, Ünal Türkay
doi: 10.5505/ktd.2019.00921  Sayfalar 150 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Nüfustaki yaşam süresinin artması, yaşlı kadın oranlarında hızlı bir artışa neden olmakta; bu da artan yaşla birlikte pelvik tabandaki değişikliklerin neden olduğu pelvik taban fonksiyon bozukluklarının önlenmesini ve tedavisini gerektirmektedir. Pelvik taban değişikliklerine bağlı pelvik taban disfonksiyonu, yetişkin nüfusun yarısını oluşturan kadınlar için önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmanın amacı, farklı yaşlardaki kadınlarda pelvik taban bozukluklarının yaş aralığı, frekansları ve evrelerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 20 ila 70 yaş arasındaki 30 kadına anket uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, bu bozukluğun yaş aralığı, sıklığı ve evreleri araştırılmıştır.
BULGULAR: En yüksek şikayet oranının (%30) aciliyet hissi olduğu, bunu idrar kaçırma (%26.7), kitle şikayeti (%20) ve idrar bozukluğu (%16.7) takip ederken şikayetlerin en düşük oranı (%6.7) dışkı inkontinansı için kaydedilmiştir. T-testi, kadınların menopoz öncesi ve sonrası şikâyetlerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğunu ortaya koymuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bulgular, aciliyet hissinin pelvik taban bozukluklarının neden olduğu en yaygın şikâyetlerden biri olduğunu ve menopoz durumunun bu bozukluğun erken teşhisi ve uygun şekilde ilgilenilmesi için dikkatle izlenmesi gerektiğini göstermektedir.
INTRODUCTION: The increasing life span in the population leads to a rapid increase in the proportion of older women, which in turn requires the prevention and treatment of pelvic floor dysfunctions caused by changes in the pelvic floor with the advancing age. Pelvic floor dysfunction due to pelvic floor changes is an important health problem for women who make up half of the adult population. The objective of this study was to investigate the age range, frequencies and the phases of pelvic floor disorders in women of different ages.
METHODS: In this study, a questionnaire was applied to 30 women in ages ranging from 20 years to 70 years. In line with the results obtained, the age range, the intervals and stages of this disorder were explored.
RESULTS: The highest rate (30%) of complaints was observed to be feeling of urgency which was followed by urinary incontinence (26.7%), mass complaint (20%) and urination disorder (16.7%), while the lowest rate (6.7%) of the complaints was recorded for fecal incontinence. T-test analysis revealed that complaints of women before and after menopause were statistically meaningful.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results suggest that feeling urgency is one of the most common complaints caused by pelvic floor disorders and menopausal status needs to be watched carefully for early detection and proper attention of this disorder.

25.
Tek taraflı inguinal hernilerde Genel anestezi altında laparoskopik herni TEP onarımı ile açık lichtenstein herni onarımının karşılaştırılması
Totally extraperitoneal repair under general anesthesia versus Lichtenstein repair under spinal anesthesia for unilateral inguinal hernia
Yahya Çelik, Cagri Tiryaki
doi: 10.5505/ktd.2019.55798  Sayfalar 155 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: İnguinal herni genel cerrahlar tarafından en sık yapılan ameliyattır. Açık ve laparoskopik olmak üzere iki ana cerrahi tedavi seçeneği mevcuttur. Bu çalışmanın amacı laparaskopik ve açık yöntemle yaptığımız tek taraflı inguinal herni ameliyatı sonuçlarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2012 ocak 2018 tarihleri arasında hastanemizde inguinal herni tanısı açık yada laparaskopik ameliyat edilen hastaların kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, ameliyat şekli, ameliyat süresi, yatış süresi, takip süresi, günlük aktiviteye dönüş süresi, nüks ve diğer komplikasyonlar incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya 539 (%53,5) açık ameliyat, 469 (%46,5) laparoskopik uygulanan toplam 1008 hasta alınmıştır. Ortalama takip süreleri 28,4±20,2 aydır. Açık ameliyat uygulanan hastaların ameliyat süresi laparoskopi uygulanan hastaların ameliyat süresinden daha kısadır. Laparoskopi uygulanan hastalarda seroma oranı (%5.8) açık ameliyat uygulanan hastalara göre (%3,7) daha yüksektir (p: 0,896). Laparoskopi uygulanan hastalardaki nüks oranı (%3,84) açık ameliyat uygulanan hastalara göre (%2,23) daha fazladır (p: 0,038). Laparoskopi uygulanan hastaların yatış süresi ve işe dönüş süreleri açık ameliyat uygulanan hastalara göre daha kısadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laparoskopik inguinal herni onarımı kısa hastane yatışı, kısa işe dönme süresi, daha az postoperatif ağrı ve hissizlik açısında avantajlı, nüks ve diğer komplikasyonlar açısında açık inguinal herni onarımı kadar güvenlidir. Ancak son yıllarda kısalmasına rağmen ameliyat süresi hala uzundur.
INTRODUCTION: Inguinal hernia is the most common surgical operation done by general surgeons. There are two main surgical therapeutic options: open surgery and laparoscopic surgery. The aim of this study is to compare the outcome of unilateral inguinal hernia operations either by open surgery or by laparoscopic surgery.
METHODS: We have retrospectively reviewed patient charts of patients with inguinal hernia who were operated in our hospital between January 2012 - January 2018 by open surgery or laparoscopic surgery. Age and sex of the patients, type of operation, duration of operation, post-op hospital stay, follow up time, time to return to normal daily activities, and recurrence and other complications were reviewed.
RESULTS: Total 1008 patients have been operated: 539 patients (53.5%) by open surgery, 469 patients (46.5%) by laparoscopic surgery. Mean follow up time was 28,4±20,2 months. Duration of operation is shorter in patients who have undergone open surgery compared to laparoscopic surgery patients. Seroma rate (5.8%) was higher in laparoscopic surgery patients compared to open surgery patients (3.7%) (p: 0,896). Recurrence rate was higher in laparoscopic surgery patients(3,84%) compared to open surgery patients (2,23%)(p: 0,038). In laparoscopy patients post-op hospital stay and time to return to work was shorter compared to open surgery patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laparoscopic inguinal hernia repair is more favorable in terms of shorter hospital stay, shorter time to return to work, less postoperative pain and numbness compared to open inguinal hernia repair and it’s as safe as open inguinal hernia repair in terms of recurrence or other complications. However, duration of operation in laparoscopic surgery is still longer, although it became shorter in recent years.



26.
İntermittan Ekzotropyalı Çocuklarda Okülo-Motor Egzersizlerin Etkisinin Araştırılması
Investigation of The Effect of Oculo-Motor Exercises in Children with Intermittent Exotropia
Işıl Kutlutürk Karagöz, Gülay Aras Bayram, Betül İlkay Sezgin Akçay, Z.Candan Algun
doi: 10.5505/ktd.2019.59140  Sayfalar 160 - 167
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocukluk çağında sıklıkla görülen intermittan ekzotropya tedavisinde sıklıkla cerrahi dışı teknikler tercih edilmektedir. Mevcut çalışmayla okülo-motor egzersizlerin intermittan ekzotropya tedavisi ve hasta-ebeveyn memnuniyet düzeyleri ile yaşam kaliteleri üzerine etkisini değerlendirmek hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İntermittan ekzotropya tanılı 51 hastanın demografik özellikleri, yaşları, doğum ayları, açık alanda geçirdiği süreler, sikloplejik refraksiyon ölçümleri, snellen eşeli ile elden düzeltilmiş ve düzeltilmemiş görme keskinlikleri, yakın ve uzak olmak üzere alternan prizma örtme testleri (PÖT), Titmus testleri ve konverjans ölçümleri yapıldı. Fizyoterapist tarafından 6 hafta süre ile her gün 2 seans olacak şekilde bakış stabilizasyonlu okülo-motor egzersizler hastalara ev programı olarak verildi. Egzersiz öncesi ve sonrası memnuniyet ve yaşam kalitesi testleri uygulandı.
BULGULAR: Yapılan analizlerde sol göz görme keskinliği [p=0.076],sağ göz skiaskopi [p<0.001],sol göz skiaskopi [p=0.009], ve Prizma Örtme Testi uzak tahsisli ölçümleri [p=0.003], egzersiz eğitimi sonrası artış gösterirken, proksi anket [p=0.004] puanlamasında azalma izlendi. Sol göz görme keskinliği ile yaş [p<0.001], açık alan süre [p=0.024] ve egzersiz günlüğü [p=0.038] ilişkili bulunurken, Prizma Örtme Testi uzak tahsisli ile sadece yaş [p=0.039] arasında anlamlı bir ilişki bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda egzersiz uygulamalarının uygulama miktarından bağımsız olarak, sol göz görme keskinliği hariç diğer ölçüm değerleri üzerine etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Daha güvenilir sonuçlar için mevcut limitasyonların giderildiği geniş ölçekli ve kontrol grubu olan çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
INTRODUCTION: In the treatment of intermittent exotropia, which is frequently seen in childhood, non-surgical techniques are often preferred. The present study aims to evaluate the effect of oculo-motor exercises on intermittent exotropia treatment and patient-parent satisfaction levels and quality of life.
METHODS: 51 patients diagnosed with intermittent exotropia were performed demographic characteristics, age, months of birth, outdoor time, cycloplegic refraction measurements, corrected and uncorrected visual acuity with snellen chart, and close and distant alternan prism covering tests (PÖT), Titmus tests and convergence measurements. Oculo-motor exercises with gaze stability as home exercise protocols were given to all participitans for two sessions per day for six weeks by the physiotherapist. Satisfaction and quality of life tests were performed before and after exercise.
RESULTS: In the analysis, left eye visual acuity [p=0.076], right eye sciascopy [p<0.001], left eye sciascopy [p=0.009], and Prism Covering Test with distant measurements [p=0.003], showed increas after exercises trainning, proxy questionnaire scores [p=0.004] is decreased. While the left eye was associated with visual acuity, age [p<0.001], outdoor activities duration [p=0.024] and exercise exercise diary [p=0.038], the Prism Covering Test [p=0.039] was found to be significantly associated with age only.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, regardless of the application amount of exercise, it was concluded that there was no effect on other measurement values except left eye visual acuity. For more reliable results, large scale and control group studies are needed to eliminate the existing limitations.

27.
Ankilozan Spondilit ile Tıkayıcı Uyku Apne Sendromu İlişkisinin Epworth Uykululuk Skalası ve Müller Manevrası ile Değerlendirilmesi
Relationship between Ankylosing Spondylitis and Obstructive Sleep Apnea Syndrome with Epworth Sleepiness Scale and Müller Maneuver
Tuğba Atan, Doğan Atan
doi: 10.5505/ktd.2019.76598  Sayfalar 168 - 172
GİRİŞ ve AMAÇ: Ankilozan spondilit (AS) olan bireylerde tıkayıcı uyku apne sendromu (TUAS) normalden sık görülebilir. Çalışmamızın amacı AS tanısı bulunan hastalarda TUAS varlığını Müller manevrası ve Epworth Uykululuk Skalası ile araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 22 AS hastası ile benzer cinsiyet ve yaş dağılımında bulunan 18 sağlıklı kontrol dahil edildi. Her iki grubun baş ve boyun muayenesi yapıldı ve palatin tonsil büyüklüğünün derecesi ile mallampati derecesinin büyüklüğü kaydedildi. Buna ek olarak, fleksibl fiberoptik muayenede Müller manevrası ile hipofarenks ve dil kökü seviyelerinin obstrüksiyon dereceleri kaydedildi. TUAS varlığını belirlemek amacı ile tüm katılımcılara Epworth Uykululuk Skalası uygulandı. Hasta ve kontrol grubunun palatin tonsil büyüklüğü, mallampati derecesi, Müller manevrası değerleri ile Epworth Uykululuk Skalası değerleri karşılaştırıldı. Ayrıca AS hasta grubunda Epworth Uykululuk Skalası ile hastalık süresi ve Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) skorları ile ölçülen hastalık aktivitesi arasındaki ilişki değerlendirildi.
BULGULAR: AS tanısı bulunan hastaların fizik muayene bulguları ve Müller manevrası değerleri kontrol grubu ile istatistiksel benzer olarak bulunmuştur. AS tanısı bulunan hasta grubunda Epworth Uykululuk Skalası değeri 8.45±3.73 iken, kontrol grubunda 3.72±2.34 olarak bulunmuştur ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p< 0.001). Epworth Uykululuk Skalası ile hastalık süresi ve BASDAI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: AS hastalarında, TUAS açısından yüksek risk olabileceği söylenebilir. Daha güvenilir sonuçlar için, objektif değerlendirme olan polisomnografi ile yapılan geniş hasta serili çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: OSAS can be seen more frequently in individuals with ankylosing spondylitis than in normal. Aim of the study is to investigate the presence of OSAS with Müller maneuver and Epworth Sleepiness Scale in patients with AS.
METHODS: Patients with AS (n= 22) and healthy control subjects (n= 18) with similar sex and age distribution were evaluated. Head-neck examination was performed in both groups and the degree of palatine tonsil size, the degree of mallampati were recorded. In addition, Müller maneuver and the degree of obstruction of the hypopharynx and tongue root levels were recorded in the flexible fiberoptic examination. Epworth Sleepiness Scale was applied to all participants to determine the presence of OSAS. The values of palatine tonsil size, mallampati degree, Müller maneuver and Epworth Sleepiness Scale were compared between patient and control groups. In addition, the relation between Epworth Sleepiness Scale and disease duration and disease activity measured by BASDAI scores were evaluated in AS patient group.
RESULTS: The results show that AS and healthy controls do not differ statistically in physical examination findings and the Müller maneuver values. Epworth Sleepiness Scale was found 8.45 ± 3.73 in the patient group, 3.72 ± 2.34 in the control group and a statistically significant difference was found (p <0.001). There was no statistically significant difference between Epworth Sleepiness Scale and disease duration and BASDAI scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It can be considered that there may be high risk for OSAS in patients with AS. For more reliable results, large patient series studies with polysomnography are required.

28.
İzole koroner arter ektazili hastalarda aterojenik dislipideminin araştırılması
Investigation of atherogenic dyslipidemia in patients with isolated coronary artery ectasia
Mustafa Doğduş, Tümer Erdem Güler
doi: 10.5505/ktd.2019.10337  Sayfalar 173 - 181
GİRİŞ ve AMAÇ: Koroner arter ektazisinin (KAE) patofizyolojisi açıkça tanımlanamamıştır. Dislipidemi, kardiyovasküler hastalık (KVH) için bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilir. Her ne kadar aterojenik dislipidemi ile KVH arasındaki ilişki iyi bilinse de, izole KAE ile aterojenik dislipidemi hakkında bilgi yoktur. Bu çalışmanın amacı, izole KAE'li hastalarda aterojenik dislipidemiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hasta grubunda izole KAE olan 91 hasta vardı ve kontrol grubu normal koroner anjiyogramları olan 90 ardışık kişiden oluşuyordu. Serum total kolesterol (TK), trigliserit (TG), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K), yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-K) ve aterojenik endeksler (aterojenik dislipidemi indeksi, HDL-K olmayan, aterojenik katsayısı, kardiyak risk oranları 1 ve 2) analiz edildi.
BULGULAR: Aterojenik dislipidemi indeksi, HDL-K olmayan, aterojenik katsayısı ve kardiyak risk oranları 1 ve 2 izole KAE hastalarında kontrollerden anlamlı olarak daha yüksekti (p <0.001; p = 0.001; p = 0.001; p = 0.001; p <0,001, sırasıyla). Çok değişkenli lojistik regresyon modelleri, aterojenik dislipidemi endeksinin izole KAE'yi öngören bağımsız faktör olduğunu ortaya koymuştur (p <0.001, Odds oranı (OR) = 1.329,% 95 Güven aralığı (C.I.) = 1.110-1.591).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma, aterojenik dislipidemi ile izole KAE arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Bulgularımız, artmış aterojenik endekslerin (aterojenik dislipidemi indeksi, HDL-K olmayan, aterojenik katsayısı, kardiyak risk oranları 1 ve 2) izole KAE'nin erken dönem patogenezinde rol oynayabileceğini göstermektedir.
INTRODUCTION: The pathophysiology of coronary artery ectasia (CAE) has not been clearly identified. Dyslipidemia is considered an independent risk factor for cardiovascular disease (CVD). Although the relationship between atherogenic dyslipidemia and CVD is well known, there is no information about atherogenic dyslipidemia with isolated CAE. The aim of the present study was to evaluate the atherogenic dyslipidemia in patients with isolated CAE.
METHODS: The patient group included 91 patients with isolated CAE and the control group consisted of 90 consecutive subjects who proved to have normal coronary angiograms. Serum levels of total cholesterol (TC), triglyceride (TG), low density lipoprotein cholesterol (LDL-C), high density lipoprotein cholesterol (HDL-C), and atherogenic indices (atherogenic dyslipidemia index, non HDL-C, atherogenic coefficient, cardiac risk ratios 1 and 2) were analyzed.
RESULTS: The atherogenic dyslipidemia index, non HDL-C, atherogenic coefficient, and cardiac risk ratios 1 and 2 were significantly greater in the isolated CAE patients than in the controls (p < 0.001; p = 0.001; p = 0.001; p = 0.001; p < 0.001, respectively). The multivariate logistic regression models revealed that atherogenic dyslipidemia index was found to be independent factor predicting isolated CAE (p < 0.001, Odds ratio (OR) = 1.329, 95% Confidence interval (C.I.) = 1.110–1.591).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This is the first study that evaluates the relationship between the atherogenic dyslipidemia and isolated CAE. Our findings suggest that increased atherogenic indices (atherogenic dyslipidemia index, non HDL-C, atherogenic coefficient, cardiac risk ratios 1 and 2) may be involved in the early pathogenesis of the isolated CAE.

29.
Kardiyak Göğüs Ağrısı ve Akut Koroner Sendrom Şiddeti Ayırıcı Tanısında MPV ve Platelet/MPV Oranının Rolü
Role Of MPV And Platelet/MPV Ratio İn The Diagnosis Of Cardiac Dilemma; Cardiac Or Non-Cardiac Chest Pain, And Severity Of Acute Coronary Syndrome
Onur Karakayali, Serkan Yilmaz, Anıl Karakayalı, SERDAR BOZYEL
doi: 10.5505/ktd.2019.47135  Sayfalar 182 - 190
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil servise başvuran hastalarda akut koroner sendrom ve kardiyak / kardiyak olmayan göğüs ağrısının ayırıcı tanısı ile kritik vaskuler stenozun öngörülmesinde mortalite üzerine bağımsız bir belirteç olarak mean platelet volum (MPV) ve trombosit / MPV oranının etkinliğini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif gözlemsel çalışmaya göğüs ağrısı ile acil servise başvuran 45 yaş ve üstü hastalar dahil edildi. Hastalar kardiyak / kardiyak olmayan göğüs ağrısı olarak gruplara ayrıldı. MPV, trombosit/ MPV oranı, koroner anjiyografi sonuçları, hastane içi ve 1 aylık hastane mortalitesi kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 753 hastanın %37,46'sında kardiyak patoloji tespit edildi. Tüm hastaların yaş ortalaması 60,1 ve tüm hastaların % 59'u erkekti. Kardiyak ve kardiyak olmayan hastalar arasında trombosit, Mean platelet volum (MPV) ve trombosit / MPV değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (sırasıyla p = 0.005, p <0.001 p <0.001).MPV, trombosit / MPV değerlerinin majör kardiyak advers olay gelişimini gösteren ROC eğrisi; eğri altında kalan alan MPV için 0.677 ve trombosit / MPV için 0.366 olarak bulunmuştur. Major kardiyak olay görülen hasta grubunda STEMI olan hastalara göre, STEMI-AKS olmayan hastalarda ortalama MPV değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p = 0.003). Kritik stenoz saptanmayan hastalara göre MPV değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek ve ortalama trombosit / MPV değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p≤0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: MPV ve trombosit düzeyinin tek başına kullanımlarının yetersiz olmasına rağmen, literatürde açıklanan diğer risk faktörleri ile birlikte kullanıldığında akut koroner sendrom tanısı için bağımsız belirteçler olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: We aimed to investigate effectiveness of mean platelets volume (MPV) and platelet/MPV ratio as an independent marker on mortality for prediction of critical vascular stenosis in the differential diagnosis of acute coronary syndrome and cardiac/non-cardiac chest pain in patients presenting to the emergency department.
METHODS: Retrospective observational study included patients of 45 years of age and above presented to the ED with chest pain. Patients were divided into groups with cardiac/non-cardiac chest pain. MPV, platelets/MPV ratio, coronary anjıography results, in-hospital and 1-month hospital mortality were recorded
RESULTS: A total of 753 patients; Cardiac pathology was determined in 282 (37.46%). The mean age was determined as 60.1 years and 59% were male. A statistically significant difference was detected between cardiac and non-cardiac patients with regard to platelet, MPV and plt/MPV values (p=0.005, p<0.001 p<0.001, respectively).
ROC curve, which plots Major cardiac advers event (MACE) estimation of MPV, Platelets/MPV values; AUC was found as 0.677 for MPV and 0.366 for Plt/MPV. Mean MPV value was statistically significantly low in patients with Non-STEMI-ACS (p=0.003) compared to the patients with STEMI in MACE+ group. MPV value was statistically significantly higher and the mean Platelets/MPV value was statistically significantly lower in patients with critical stenosis compared to none critical stenosis (p≤0.001)
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although MPV values and platelet/MPV ratio are not sufficient to use alone in routine daily practice, we consider that MPV and the platelets/MPV ratio are significant as dependent markers for the diagnosis of ACS when used together with the other described risk factors in the literature.

30.
Kadın Hastalarda Koroner Yavaş Akımın Klinik Belirleyicileri
Clinical Predictors of Coronary Slow Flow in Female Patients
Alper Sercelik, Fikret Besnili, zarema karben
doi: 10.5505/ktd.2019.96530  Sayfalar 191 - 196
GİRİŞ ve AMAÇ: Önceden, koroner yavaş akışın (KYA) erkek cinsiyet, yüksek BMI ve sigara kullanımı ile ilgili olduğu bildirilmişti. Ancak KYA, kadınlarda da görülen bir klinik durumdur ve bu konuda herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada kadın hastalarda KYA ‘nın belirleyicilerini araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 40'ı normal (ortalama yaş: 51.9 ± 5.2 yıl) ve 40 ‘I KYA (ortalama yaş: 54.6 ± 7.7 yıl) toplam 80 kadın hasta seçildi. TIMI frame sayıları hesaplandı ve demografik özellikler, komorbiditeler ve ilaç kullanımı ile ilgili veriler toplandı. CSF, frame sayısı> 27 olarak tanımlandı.
BULGULAR: KYA grubunda diyabetes mellitus (DM) yüzdesi anlamlı olarak yüksekti (% 52.5'e karşılık% 22.5; p: 0.005). DM, çok değişkenli lojistik regresyon analizinde KYA 'lı kadın hastaların anlamlı belirleyicisi olarak bulundu (O.R: 3.44,% 95 CI: 1.14–10.36; p: 0.028).
TARTIŞMA ve SONUÇ: KYA 'lı kadın hastalarda DM'nin anlamlı derecede arttığını ve çok değişkenli analizde KYA ‘nın bağımsız belirleyicisi olduğunu bulduk.
INTRODUCTION: Previously, the coronary slow flow (CSF) has been reported to be related to male sex, high BMI, and smoking. However, CSF is a clinical condition seen in women and no studies have been conducted on this subject. We aimed to investigate predictors of coronary slow flow in female patients.
METHODS: A total of 80 female patients, 40 of whom were normal (mean age: 51.9±5.2 years) and 40 with coronary slow flow(mean age: 54.6 ±7.7 years) were selected. TIMI frame counts were calculated, and data on demographics, comorbidities, and medication use were collected. CSF was defined as frame count >27. 
RESULTS: Percentage of diabetes mellitus (DM) was significantly higher in the CSF group ( 52.5 % vs. 22.5 %; p: 0.005). DM was found to be significant predictor of female patients with CSF in the multivariate logistic regression analysis (O.R: 3.44, 95%CI: 1.14–10.36; p: 0.028).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that DM was significantly increased and only independent predictor of CSF in female patients with CSF.

31.
Yumuşak kontakt lens bakımında Türkiye'deki hastaların tutumları ve uyum düzeyleri
Patient attitudes and level of compliance to soft contact lens care in Turkey
Can Kocasaraç, Hüseyin Dündar, Hasan Altınkaynak, Abdulvahit Demir
doi: 10.5505/ktd.2019.79836  Sayfalar 197 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Kontakt lens kullanımına uyumu değerlendirmek, kontakt lens kullananların demografik profillerini ve temel uyumsuz davranışlarını belirlemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 257 kontakt lens kullanıcısı, bir anket formu kullanılarak tek bir göz doktoru tarafından değerlendirildi. Sorular kontakt lens kullanıcılarının, kontakt lens hijyen davranışlarını, lens bakımına yönelik tutumlarını ve demografik özelliklerini ele aldı.
BULGULAR: Lens kullananların yaş ortalaması 29'du ve çoğunluğu kadınlardan oluşmaktaydı (% 78). Bildirilen başlıca uyumsuz davranışlar lenslerle uyumak (% 70.5), lenslerle su aktivitelerine katılmak (% 52.5), lens kaplarını düzgün bir şekilde temizlememek (% 44) ve lensleri önerilen lens değiştirme sıklığına göre değiştirmemekti (% 47,5). Katılımcıların kontakt lens kullanımına uyumu ile yaş, cinsiyet, kontakt lenslerin günlük kullanım süreleri, kontakt lens toplam kullanım süresi, göz muayenesi sıklığı, eğitim düzeyi, kontakt lens bakımı ile ilgili bilgi kaynağı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir iliski tespit edilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lenslerle uyumak, lenslerle su aktivitelerine katılmak, lens kutularını düzgün bir şekilde temizlememek ve lensleri önerilen lens değiştirme sıklığına göre değiştirmemek, lens kullananlardaki yaygın uyumsuz davranışlardı.
INTRODUCTION: To identify the demographics profile of lens wearers, to evaluate compliance to contact lens use, and to determine major noncompliant behaviours.
METHODS: 257 contact lens wearers were sequentially interviewed by a single ophthalmologist by using a questionnaire. The questions addressed the demographics of contact lens wearers, contact lens hygiene behaviors and attitudes towards lens care.
RESULTS: The mean age of lens wearers was 29 years with the majority of females (78%). Major reported forms of noncompliance were sleeping with lenses (70.5%), participating in water activities with lenses (52.5%), not cleaning lens cases properly (44%), and not replacing the lenses according to the recommended lens replacement frequency (47.5%). There was not statistically significant difference in compliance levels between participants in regard to age, gender, contact lens wearing hours per day, duration of contact lens use, frequency of eye examinations, education level, source of knowledge about contact lens care, and different types of contact lens purchase.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Sleeping with lenses, participating in water activities with lenses, not cleaning lens cases properly, and not replacing the lenses according to the recommended lens replacement frequency are the common noncompliant behaviors in lens wearers.

32.
Büyük Safen Venin Siyanoakrilat ile Glue Ablasyon ve Radyofrekans ile Endovenöz Termal Ablasyon İşlemlerinin Varfarin Tedavisi Alan Hastalarda Verimliliği ve Orta Dönem Sonuçları
Efficiency and Midterm Results of Glue Ablation with Cyanoacrylate and Endovenous Thermal Ablation with Radiofrequency of Great Saphenous Vein Under Warfarin Therapy
Emir Cantürk
doi: 10.5505/ktd.2019.72335  Sayfalar 204 - 209
GİRİŞ ve AMAÇ: Varfarin tedavisi alan hastalarda kronik venöz yetmezliğinin perkütan tedavisi sonuçlarını araştıran çalışma sayısı özellikle glue ablasyon açısından yetersizdir. Çalışmamızın amacı, siyanoakrilat ile glue ablasyon veya radyofrekans ile endovenöz termal ablasyon tedavilerinin, erken ve orta dönem sonuçlarını değerlendirmek ve bu teknikleri varfarin tedavisi alan hasta grubunda karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2013 ile Ocak 2018 tarihleri arasında, kronik venöz yetmezliği tanısı ile büyük safen venin tümesan veya lokal anestezi altında, siyanoakrilat ile glue ablasyon veya radyofrekans ile endovenöz termal ablasyon tedavisi yapılan toplam 306 hasta çalışmaya dahil edildi. 306 hastanın 30'una (12 erkek, 18 kadın; ort. yaş 63,28 ± 3.46 yıl; dağılım 51-72 yıl) varfarin tedavisi altında glue ablasyon (11 hasta) veya endovenöz termal ablasyon (19 hasta) tedavisi uygulandı.
BULGULAR: Takip süresi içerisinde 5 hastada (% 16.6) rekanalizasyon gözlendi. Bu 5 hastadan 4'üne (% 21) radyofrekans ile endovenöz termal ablasyon, 1'ine (% 9) ise glue ablasyon tedavisi uygulanmıştı. Siyanoakrilat ile glue ablasyon ve radyofrekans ile endovenöz termal ablasyon tedavilerinin bir yıllık başarı oranları sırasıyla % 90,9 ve% 78,9 bulundu (P = 0,047). Rekanalizasyon gelişen beş hasta ise glue ablasyon ile % 100 başarı ile tedavi edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İşlem sonrası kanama veya derin ven trombozu olmaksızın glue ablasyon işlemi varfarin tedavisi altında güvenli ve etkili bir şekilde yapılabilmekle beraber, radyofrekans ile endovenöz termal ablasyon tedavisine kıyasla orta dönem sonuçları daha üstün bulunmuştur.
INTRODUCTION: The number of articles examining the percutaneous treatment of chronic venous insufficiency in patients receiving warfarin therapy is insufficient especially for glue ablation. The aim of our study was to evaluate the early and midterm postprocedural outcomes of glue ablation with cyanoacrylate closure and endovenous thermal ablation with radiofrequency and to compare these techniques in a group of patients with uninterrupted warfarin therapy.
METHODS: From January 2013 to January 2018, a total of 306 patients who underwent glue ablation or endovenous thermal ablation with radiofrequency of the great saphenous vein under either tumescent or local anesthesia due to chronic venous insufficiency were included in this study. Of 306 patients, 30 patients (12 males, 18 females; mean age 63,28±3,46 years; range 51 to 72 years) underwent either glue ablation (11 patients) or endovenous thermal ablation (19 patients) under warfarin therapy.
RESULTS: Recanalization was observed in 5 patients (16.6%) during the follow-up period. Of these 5 patients, 4 patients (21%) underwent endovenous thermal ablation with radiofrequency and 1 patient (9%) underwent glue ablation. One-year success rate of glue ablation with cyanoacrylate closure and endovenous thermal ablation with radiofrequency were 90,9% and 78,9%, respectively (P=0.047). Five patients with recanalization have treated with glue ablation with 100% success.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Glue ablation could be safely and effectively performed in patients with uninterrupted warfarin therapy without postprocedural bleeding or deep vein thrombosis and, it was associated with superior mid and long-term results compared to the endovenous thermal ablation with radiofrequency.

33.
Kronik total oklüzyonu olan hastalarda koroner kollateral dolaşım ile koroner arter ektazisi arasındaki ilişki
The relationship between coronary artery ectasia and coronary collateral circulation in patients with chronic total occlusıon
Bernas Altıntaş, Halil Akın
doi: 10.5505/ktd.2019.74436  Sayfalar 210 - 218
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, kronik total tıkanıklığı (KTO) olan hastalarda koroner arter ektazisi (KAE) ile koroner koleteral dolaşım (KKD)gelişme arasındaki ilişkiyi araştırdık
YÖNTEM ve GEREÇLER: Şubat 2015 ve Haziran 2018 arasında, stabil angina pektoris ve / veya pozitif efor testi için koroner anjiyografi yapılan ardışık 403 KTO hastası çalışmaya dahil edildi. Koroner kollateral akım, Rentrop nitel sınıflaması kullanılarak bazal anjiyogramlarda derecelendirildi. Çalışma hastaları iyi KKK (Rentrop 2-3) ve kötü KKK (Rentrop 0-1) açısından 2 gruba ayrıldı. Anjiyografik olarak, epikardiyal koroner arterler; segmental veya diffüz 1.5-2 kat genişleme KAE olarak tanımlandı
BULGULAR: Çalışmaya ortanca yaş 68 (61-75) yıl olan ardışık 403 KTO hasta dahil edildi. Güçlü KKD grubunda 168 hasta, zayıf KKD grubunda 235 hasta vardı. KAE, zayıf KKD grubunda 60 (% 25.5), güçlü KKD grubunda 24 hasta (% 14.3) anjiyografik incelemede saptandı (p = 0.006). Ek olarak, diyabetes mellitus (DM) (p = 0.032) ve stabil anjina pektoris insidansı (p = 0.011) zayıf KKD olan grupta anlamlı olarak arttı. SYNTAX skoru, güçlü KKD olan grupta anlamlı olarak yüksekti (p = 0.002). Çok değişkenli lojistik regresyonda Stabil anjina pektoris [OR: 0.37 (0.22-0.62), p = 0.002], KAE [OR: 0.51 (0.26-0.98), p = 0.046] ve SYNTAX skoru [OR: 1.31 (1.11-1.56), p = 0.001], güçlü KKD 'nin varlığı ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda KTO'lu hastalarda KAE varlığı ile zayıf KKK varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulduk.
INTRODUCTION: In this study, we investigated the relationship between coronary ectasia (CAE) and coronary colleteral (CCC) development in patients with chronic total occlusion (CTO).
METHODS: Between February 2015 and June 2018, 403 consecutive CTO patients who underwent coronary angiography for stable angina pectoris or positive effort testing were included in the study. CCC was graded on baseline angiograms with the use of qualitative classification by Rentrop. The study patients were divided into 2 groups with respect to good CCC (Rentrop 2-3) and poor CCC ( Rentrop 0-1). Angiographically, segmental or diffuse expansion 1.5-2 fold in coronary arteries is defined as CAE
RESULTS: The study included consecutive 403 Patients with CTO, median age 68 (61-75) years were included in the study. There were 168 patients in the good CCC group and 235 patients in the poor CCC group. CAE was identified 60 patients (25.5%) in the poor CCC group and 24 patients (14.3%) in the good CCC group at angiographic examination (p=0.006). In addition, diabetes mellitus (DM) (p = 0.032) and the incidence of stable angina pectoris (p = 0.011) were significantly increased in the group with poor CCC. SYNTAX score was significantly higher in the group with good CCC (p = 0.002). In multivariable logistic regression, Stable angina pectoris [OR: 0.37(0.22-0.62), p=0.002], CAE [OR: 0.51(0.26-0.98), p=0.046] and SYNTAX score [OR: 1.31(1.11-1.56), p=0.001], were found to be associated with presence of good CCC
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found a significant relationship between the presence of CAE and poor CCC in patients with CTO.

34.
Hemşirelerde Anksiyete Düzeylerinin Tükenmişlik Sendromuna Etkisi
The Effects of Anxiety Levels on Burnout Syndrome in Nurses
Halil Şengül, Fadime Çınar, Arzu Bulut
doi: 10.5505/ktd.2019.75875  Sayfalar 219 - 229
GİRİŞ ve AMAÇ: Fiziksel ve ruhsal nedenler yaşanan, çalışma ortamları olumsuz etkileyen anksiyete ve tükenmişlik sendromu hem bireyi hem de örgütü olumsuz etkileyen kavramlardır. Son zamanlarda yoğun olarak yaşanan bu kavramlar “başaramama, yıpranma, çalışma istek ve arzusunun azalması veya tatmin edilemeyen istekler sonucunda bireyin iç dünyasında meydana gelen tükenme ile bireyin hayatında gerçekleşen değişimleri ifade etmektedir. Bu araştırma ile yoğun çalışma ortamında bulunan hemşirelerin anksiye düzeyleri ve bu düzeylerin tükenmişlik sendromu ile ilişkisinin varlığını ortaya çıkarmak amaçlandı
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın evrenini İ iki devlet hastanesinde çalışan 387,örneklemini ise194 hemşire oluşturdu.İlişkisel tipte olan bu araştırma Temmuz 2018-Eylül 2018 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında“Kişisel Bilgi Formu” ile“Beck Anksiyete Ölçeği” ve “Maslach Tükenmişlik Sendromu Ölçeği” kullanıldı.Çalışmada; güvenilirlik analizi, bağımsız örneklemler için t testi (independent samples t-test), tek yönlü varyans analizi (one way anova), Tukey çoklu karşılaştırma testi, pearson korelasyon ve regresyon analizleri yapıldı.
BULGULAR: Çalışmada hemşirelerin duygusal tükenme ve duyarsızlaşma alt boyutları açısından orta, kişisel başarı alt boyutu açısından ise yüksek düzeyde tükenmişlik ve yüksek düzeyde ansiyete yaşadıkları belirlendi
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, hemşirelerin yaşadığı anksiyete ve buna bağlı bozukluklar, tükenmişlik düzeylerini arttırmaktadır. Sağlık çalışanlarındaki tükenmişlik düzeylerini azaltmaya yönelik olarak yapılacak iyileştirmeler de anksiyete ve buna bağlı bozukluklar göz ardı edilmemeli ve her iki durum içinde gerekli olan iyileştirme faktörleri birlikte harekete geçirilmelidir.
INTRODUCTION: Anxiety and burnout syndrome, which affects physical and mental causes and negatively affects the working environment, are the concepts that negatively affect both the individual and the organization. These concepts, which have been experienced intensively in recent times, refer to the changes in the life of the individual through the depletion in the inner world of the individual as a result of failure, failure, desire to work and diminished desire or desire. The aim of this study was to reveal the anxiety levels of nurses in intensive work environment and the relationship between these levels and burnout syndrome.
METHODS: The population of the study consisted of 387 nurses and sample of 194 nurses.This research was conducted between July 2018 and September 2018. “Personal Information Form” and “Beck Anxiety Inventory” and “Maslach Burnout Syndrome Scale” was collected using. In study, reliability analysis, independent samples t-test, one-way ANOVA, Tukey multiple comparison test, pearson correlation and regression analysis were performed.
RESULTS: In the study, it was determined that nurses experienced moderate exhaustion and depersonalization sub-dimensions, high level of burnout and high level of disability in terms of personal achievement sub-dimension.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result, anxiety and nursing problems of nurses increase burnout levels. Improvements to reduce burnout levels in health care workers should not ignore anxiety and related disorders, and the improvement factors required in both cases should be mobilized together.

35.
Advers İlaç Reaksiyonları Spontan Bildirimlerinin Değerlendirilmesi: Klinik Farmakoloji Deneyimimiz
Evaluation of Spontaneous Statements of Adverse Drug Reactions: Our Clinical Pharmacology Experience
Duygun Altıntaş Aykan, Hülya Nazik, Yusuf Ergün
doi: 10.5505/ktd.2019.46693  Sayfalar 230 - 239
GİRİŞ ve AMAÇ: İlaçlar ruhsatlandırılmadan önce deney hayvanlarında ve gönüllü insanlarda denenmelerine rağmen, güvenlilik profilleri tam olarak tanımlanmamış olabilir. Bu nedenle advers ilaç reaksiyonları (AİR)’nın spontan bildirilmesi, daha önce saptanamamış AİR’nin raporlanmasında ve gerekli önlemlerin alınmasında önem taşır. Bu çalışmada, Farmakovijilans İrtibat Noktası’na AİR ile ilgili yapılan spontan bildirimler değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015-2017 yılları arasındaki spontan bildirimlerde yer alan 45 hastanın verileri incelendi. Birinci kısımda hastanın demografik bilgileri, ikinci kısımda AİR’nin tanımı, ilişkili laboratuvar tetkikleri, AİR’nin sonucu, etkinin ciddiyet kriterleri ve hastanın özel durumları kaydedildi. Üçüncü kısımda ilacın jenerik ve ticari adı, veriliş yolu, günlük dozu, intervali, ilaç maruziyet tarihi ve endikasyonu yazıldı. Dördüncü kısımda raporlayan bireyin bilgileri kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmadaki AİR spontan bildirim dönemlerinin iki hastada 2015 yılı, 18 hastada 2016 yılı ve 25 hastada 2017 yılı içinde olduğu saptandı. AİR %48,9 oranında makülopapüler erüpsiyon, %22,2 ürtiker ve/veya anafilaksi, % 15,6 kırmızı boyun sendromu, %4,4 çarpıntı, %2,2 DRESS (eozinofili ve sistemik semptomlarla izleyen ilaç reaksiyonu) sendromu, %2,2 kaşıntı, %2,2 konuşma bozukluğu ve %2,2 titreme olarak saptandı. Reaksiyonlar %95,6 iyileşme, %2,2 advers etkinin devam etmesi ve %2,2 ölüm ile sonuçlandı. Tüm vakaların %75,6’sı ciddi olmayan, %24,4’ü ise ciddi AİR olarak rapor edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: AİR spontan bildirim formunda yer alan her bir parametre, nedensellik ilişkisini kuvvetlendirmesi açısından önemlidir. Ülkemizde spontan bildirimlerin yıllara göre artış eğiliminde olması farmakovijilans farkındalığının artmakta olduğunu göstermekle birlikte, raporlama işleminin gelişmiş ülkelere göre yaygın olmaması dikkat çekicidir.
INTRODUCTION: Although drugs are tested in animals and volunteers before they are licensed, safety profiles may not be fully defined. Therefore, reporting of adverse drug reactions (ADR) is important in previously unrecognized ADR and taking necessary precautions. In this study, spontaneous ADR to Pharmacovigilance Contact Point were evaluated.
METHODS: The data of 45 patients between 2015-2017 were included. First part included patients’ demographic data, second part included information about ADR, the related laboratory tests, outcome of ADR, severity of the effect and special issues of the patient. In the third part, drugs’ generic and commercial names, route of administration, daily dose, interval, drug exposure date and indications were recorded. In the fourth part, information of the reporting individual was recorded.
RESULTS: We found that two patients in 2015, 18 patients in 2016 and 25 patients in 2017 were reported as ADR. Reactions were 48.9% maculopapular eruption, 22.2% urticaria and/or anaphylaxis, 15.6% red neck syndrome, 4.4% cardiac palpitations, 2.2% DRESS (drug reaction with eosinophilia and systemic symptoms), 2.2% itching, 2.2% speech impairment and 2.2% tremor. 95.6% of reactions resulted in improvement, 2.2% continued adverse effect and 2.2% resulted in death. 75.6% of all cases were reported as non-serious, while 24.4% were reported as severe.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Each parameter in ADR form is important in strengthening the causality. Spontaneous reports in our country tend to increase indicates that awareness of pharmacovigilance is increasing, but it is noteworthy that reporting process is not as common as the developed countries.

LookUs & Online Makale