ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J

Hızlı Arama




Kocaeli Med J: 7 (2)

Cilt: 7  Sayı: 2 - Ağustos 2018

ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Kolon Kanserinde Radiyal Sınırın Prognostik Önemi
Prognostic Importance Of Radial Margin In Colon Cancer
Mücahit Özbilgin, Selman Sökmen, Sülen Sarıoğlu, Emre Aras Canda, Mehmet Füzün
doi: 10.5505/ktd.2018.83007  Sayfalar 1 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolon kanser cerrahisinde, tümör yerleşiminin kolonun peritonsuz kısmında yada anatomik olarak dar mezenterli parçasında olması ile lokorejiyonel reküren hastalık ve azalmış sağkalım arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Çalışmada küratif rezeksiyon geçiren kolon kanserinde radiyal sınır (sirkumferansiyel rezeksiyon marjin (CRM)) tutulumunun prognostik öneminin araştırılması amaçlanmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi,2005–2008 arasında radikal rezeksiyon yapılan 179 kolon kanserli(sadece pT3-pT4 kolon tümörleri) hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede CRM; tümörün en derin penetrasyonununa en yakın retroperitoneyal yada peritoneyal adventisyal yumuşak doku marjini olarak değerlendirildi.
BULGULAR: CRM pozitifliği %14 bulundu. CRM tutulumu ile;diferansiyasyon derecesi, tümör invazyon derinliği, lenf nodu tutulumu, venöz invazyon, lenfatik invazyon, tümör invazyon sınır tipi ve lokal nüks gelişimi arasında anlamlı ilişki saptandı.Venöz invazyon pozitifliği ve tümör invazyon derinliği ile CRM arasında anlamlı ilişki saptandı.Lokal nüks;CRM pozitiflerde artmış olarak bulundu.CRM pozitiflerde hastalarda hastalıksız sağ kalım(355±74 gün),CRM negatiflere göre (609±45 gün) anlamlı düzeyde azalmıştı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada kolon kanserlerinde CRM pozitifliği, ilerlemiş tümör yayılımının göstermiştir. CRM pozitifliği onkolojik açıdan nüks ve sağkalımda önemli bir belirleyicidir.Kolon kanserli hastaların histopatolojik raporlarında bu prognostik faktörün yorumlanmasının rutin olmasını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: In colon cancer surgery, tumor’s existence in the colon not covered with peritoneum or its being in the narrow mesenteric compartment is related with locoregional recurrence of the cancer and decreased survival. This study investigates the prognostic significance of the involvement of the radial margin (circumferential resection margin (CRM)) in colon cancer patients undergoing curative resection.
METHODS: The records of 179 colon cancer patients (only pT3-pT4 colon tumors) undergoing radical resection in the Medical Faculty of Dokuz Eylul University between 2005 and 2008 were evaluated retrospectively. In the histopathologic examination, CRM was evaluated as the retroperitoneal or peritoneal adventitial soft tissue margin nearest to the deepest penetration of the tumor.
RESULTS: CRM was present in 14% of the patients. CRM involvement was significantly correlated with differentiation grade, tumor invasion depth, lymph node involvement, venous invasion, lymphatic invasion, tumor invasion margin type and local recurrence development and also with the presence of venous invasion and tumor invasion depth. Local recurrence frequency was higher in patients with CRM. Disease free survival significantly decreased in patients with CRM involvement (355±74 days) than in patients without CRM involvement (609±45 days).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, the presence of CRM involvement in colon cancers is the marker of advanced tumor spread. The presence of CRM is an important determinant of the possibility of recurrence or survival. Therefore, interpretation of this prognostic factor should be routine in the histopathological reports of colon cancer patients.

2.
Sisplatin ve dosetaksel kullanan küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda inme sıklığının değerlendirilmesi
Evaluation of stroke frequency in non-small cell lung cancer patients receiving cisplatin and docetaxel
Serhan Yıldırım, Zahide Yılmaz, Ülkü Türk Börü
doi: 10.5505/ktd.2018.59454  Sayfalar 11 - 15
GİRİŞ ve AMAÇ: İnme, beyin damar hastalığını takip ederek ortaya çıkan klinik bir durumu, ani bir nörolojik yetersizliği ifade eder ve hasarın patolojisine göre iskemik ve kanayıcı olarak iki alt gruba ayrılır. Sisplatin ve dosetaksel çeşitli kanserlerin tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Bizim bu çalışmadaki amacımız, sisplatin ile birlikte dosetaksel alan küçük hücre dışı akciğer kanseri hastalarında tedavi esnasında veya sonrasında inme sıklığını araştırmaktı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tıbbi Onkoloji Kliniği’nde küçük hücre dışı akciğer kanseri tanısı olan ve 21 günde bir en az 6 kür sisplatin 75mg/m2 ile birlikte dosetaksel 75mg/m2 tedavisi alan ve 18 yaşından büyük hastalar ileriye dönük olarak 6 ay süre ile takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların ne zaman tanı aldığı, metastazı olup olmadığı sorgulandı ve nörolojik muayenesi yapıldı. İlaç tedavisi tamamlandığında hastaların tedavi esnasında ve sonrasında inme geçirip geçirmediği, inme geçirdi ise türü (hemorajik/iskemik) sorgulandı.
BULGULAR: İzlem süresinde hastaların 6 (%3) tanesinde iskemik inme gelişti. Bu hastaların 4’ü (%2,3) erkek, 2’si (%7,7) kadındı. 61 (%31) hastada lenf nodu, 25 (%12,7) hastada beyin, 24 (%12,2) hastada kemik, 7 (%3,6) hastada sürrenal, 4 (%2) hastada karaciğer metastazı saptandı. Beyin ve kemik metastazı olması ile iskemik inme arasında ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0,075, p=0,169, p=0,112).


TARTIŞMA ve SONUÇ: Sisplatin ve dosetaksel alan küçük hücre dışı akciğer kanserli hastalarda kanserin kendisi ya da tedavilerin yan etkisi ile beyin damar hastalıkları neredeyse 10 kata kadar artmaktadır.
INTRODUCTION: Stroke refers to a clinical condition following cerebrovascular disease and a sudden neurological failure. It's divided into two subgroups according to damage pathology. Cisplatin and docetaxel are drugs used in various cancer treatments. In this study, we aimed to investigate the frequency of stroke in non-small cell lung cancer patients receiving docetaxel with cisplatin during and after the therapy.
METHODS: Patients, over 18 diagnosed with non-small cell lung cancer and receiving at least six therapies of docetaxel(75mg/m2) and cisplatin(75mg/m2) in every 21 days, were monitored prospectively in Medical Oncology Clinique for 6 months. Patients were questioned when they were diagnosed with cancer and if they have metastases, then the neurological examination was performed. When the drug treatment was completed, the patients were questioned as to whether they experienced stroke during or after the therapy. If they experienced stroke, its type (hemorrhagic / ischemic) was examined.
RESULTS: During the follow-up period, ischemic stroke developed in six (3%) of the patients. Four of these patients(2.3%) were male, two (7.7%) were female. Lymph node metastasis in 61 (31 %) patients, brain metastasis in 25 (12.7%), bone metastasis in 24 (12.2%), surrenal metastasis in 7 (3.6 %) and liver metastasis in 4 patients (2 %) were determined. There wasn't correlation between brain and bone metastasis and ischemic stroke (p = 0,075, p = 0,169, p = 0,112, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cisplatin and docetaxel use in patients with non-small cell lung cancer increase cerebrovascular diseases up to ten folds due to the cancer itself or side effects of treatments.

3.
Sol ventrikül sistolik fonksiyonu korunmuş koroner arter hastalarında koenzim Q10 düzeyi ile diyastolik disfonksiyon ilişkisi
The relationship between coenzyme Q10 level and diastolic dysfunction in coronary artery disease patients with preserved left ventricular systolic function
Bernas Altıntaş, Erkan Baysal, Rojhat Altındağ, Önder Bilge
doi: 10.5505/ktd.2018.40469  Sayfalar 16 - 22
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş koroner arter hastalığı (KAH) olan hastalarda, sol ventrikül diyastolik fonksiyonları ile koenzim Q10 seviyesi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Temmuz ve Ekim 2009 tarihleri arasında koroner anjiyografi uygulanan ve anlamlı KAH tanısı koyulan 20 ve 86 yaşları arasındaki 64 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar, sol ventrikül diyastolik disfonksiyonunun varlığı ve yokluğuna göre iki gruba ayrıldı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 64 önemli KAH hastası dahil edildi; Çalışma hastalarının 42’ si(% 65.6) erkek cinsiyette hastalar oluşturdu. Ortalama yaş 60.5 ± 12.1 yıl olarak tespit edildi. Tüm hastalarda ortalama plazma koenzim Q10 düzeyi 1408.2 ± 346.5 μg / L. Gruplar Koenzim Q10 düzeyleri göre karşılaştırıldığında, sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu olan grupta Koenzim Q10 düzeyi 1516.0 ± 381.0 μg / L, sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu bulunmayan grupta ise 1285.7 ± 472.6 μg / L olarak tespit edildi (p = 0.08).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sistolik fonksiyonları korunmuş olan anlamlı KAH varlığında sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu ile koenzim Q10 seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the relationship between left ventricular diastolic functions and coenzyme Q10 levels in coronary artery disease (CAD) patients with preserved left ventricular systolic functions.
METHODS: A total of 64 patients aged between 20 and 86 years, in whom coronary angiography were performed and documented significant CAD, were included in the study between July and October 2009. The patients were classified into two groups based on the presence and absence Left ventricular diastolic dysfunction (LVDD).
RESULTS: : A total of 64 significant CAD patients were included in the study, of whom 42 (65.6%) were male. The mean age was 60.5±12.1 years. The mean plasma coenzyme Q10 level in all patients was 1408.2±346.5 µg/L. The groups were compared for coenzyme Q10 levels, which were found to be 1516.0±381.0 µg/L in the presence of LVDD (+) and 1285.7±472.6 µg/L in the absence of LVDD group (p =0.08).
DISCUSSION AND CONCLUSION: A significant relationship was not observed between LVDD and coenzyme Q10 levels in the presence of significant CAD with preserved systolic functions.

OLGU SUNUMU
4.
Arnold Chiari Tip I Malformasyonlu Pediatrik Hastada Anestezi Deneyimimiz
Anesthesia Experience Of A Pediatric Patient With Arnold Chiari Type I Malformation
Sedef Gülçin Ural, Meltem Aktay İnal, Yusuf Emrah Gergin
doi: 10.5505/ktd.2018.02350  Sayfalar 23 - 25
Arnold Chiari malformasyonu (ACM) konjenital olarak gelişen bir malformasyondur. Olguların bazılarına siringomiyeli de eşlik etmektedir. Dört tipi olup erişkinlerde sıklıkla tip I görülür. Tanı genellikle güçtür ve bundan dolayı gecikmiştir. Bu olgu sunumunda Siringomyelinin eşlik ettiği ACM Tip I nedeniyle opere edilen 4 yaşında bir hastada anestezi deneyimimiz sunulmuştur.
Arnold-Chiari malformation (ACM) is a congenital defect and some of the cases are accompanied by syringomyelia. There are four types of the malformation, type 1 being the most common in adults. Diagnosis of the malformation is usually difficult and therefore delayed. In this case report, we present our experience of anesthesia in a 4-year-old patient with ACM Type I with syringomyelia.

ARAŞTIRMA MAKALESI
5.
Lidokainin Elektrokonvulzif Tedavi Etkinliği Üzerine Etkisi
The Effect Of Lıdocaıne On The Effıcıency Of Electroconvulsıve Therapy
Ayşe Zeynep Turan, Mehmet Yılmaz, Vildan Kılıç Yılmaz, Aslı Duygu Aydaş, Öyküm Fındık
doi: 10.5505/ktd.2018.69875  Sayfalar 26 - 32
GİRİŞ ve AMAÇ: Elektrokonvülzif tedavi psikiyatrik bozuklukların tedavisinde kullanılan en önemli tedavilerden biridir. Tedavinin etkinliği nöbet süresi ile ilişkilidir. Propofol EKT uygulamalarında sıklıkla tercih edilen anestezik ajandır. Propofol indüksiyonu yapılan hastaslarda lidokain de adjuvan ajan olarak kullanılmaktadır. EKT için kullanılan anestezik ajanların ve lidokain gibi adjuvan ilaçların da nöbet süresini ve kalitesini etkilememelidir.
Bu çalışmada EKT sırasında kullanılan lidokainin nöbet süresi üzerine etkinliğini araştırmayı amaçladık.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma randomize kontrollü çift kör olarak dizaynedildi. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle randomize edilerek iki gruba ayrıldı; grup P(propofol n=39) ve grup PL (Propofol-lidocaine n=41 ). P grubundaki hastalara 5 ml SF ve PL grubundaki hastalara 2 ml %2 lidokain+3 ml SF verilmesini takiben propofol indüksiyonu yapıldı. Tüm hastalara bispektral indeks (BIS) değeri 60 olduğunda kas gevşetici olarak 1 ml/kg dozunda süksinilkolin uygulandı.
BULGULAR: Demografik veriler açısından iki grup arasında anlamlı istatistiksel bir fark bulunamadı (p>0,05). Toplam propofol dozu ve BIS değerleri açısından anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). PL grubunda kardiyak aritmi insidansı P grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu (p>0,036). Nöbet süresi ise PL grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: EKT sırasında adjuvan ajan olarak uygulanan lidokainin nöbet süresini arttırdığı ve tedavi üzerine pozitif etkinliği olduğu kanaatindeyiz. Ek olarak lidokainin EKT sırasında görülen kardiyovasküler istenmeyen etkileri azalttığını düşünüyoruz.
INTRODUCTION: Electroconvulsive therapy is the most important therapeutic modality used in psychiatric disorders. The efficiency of the therapy is related to the duration of a seizure. Propofol is frequently chosen anesthetic agent for ECT anesthesia. Intravenous lidocaine is frequently used as an adjuvant agent during propofol induction. Anesthetic agents and also adjuvant agents as lidocaine used for sedation during ECT should not affect duration and quality of the seizure.
In this study, we aimed to investigate the effect of lidocaine during electroconvulsive therapy on the length of seizures.

METHODS: Current study designed prospectively randomized controlled double blind trial. Patients were randomly assigned into two groups: Group P (propofol, n=39) or Group PL (propofol-lidocaine, n=41) by sealed envelop method. Patients in Group P were given 5 ml (5 ml SF), patients in Group PL were given 5 ml (2 ml of 2% lidocaine + 3 ml SF) by the researcher, and then propofol induction was performed. All patients in Group P and Group PL were given 1mk/kg of succinylcholine to prevent muscle relaxation when the BIS value was 60.
RESULTS: There was no statistically significant difference between two groups in terms of Demographic information, propofol amounts and bispectral index values (p>0,05). The incidence of cardiac arrhythmia was statistically significantly lower in Group PL than Group P (p=0.036). Duration of seizure was significantly higher in Group PL compared to Group P (p<0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We concluded that adjuvant lidocaine administration for the ECT procedure prolongs the duration of the seizure and thereby positively impacts treatment. In addition, adding lidocaine decreases procedural adverse cardiovascular effects.

6.
Kardiyak Tamponad Gelişen ya da Masif Perikardiyal Effüzyonu Olan Hastalarda Akut Böbrek Yetmezliği
Acute Renal Failure in Patients with Massive Pericardial Effusion or Cardiac Tamponade
Emrah Bozbeyoğlu, Özlem Yıldırımtürk, Yiğit Çanga, Mert İlker Hayıroğlu, Ayça Gümüşdağ, Koray Kalenderoğlu, Ahmet Okan Uzun, Seçkin Pehlivanoğlu
doi: 10.5505/ktd.2018.47855  Sayfalar 33 - 38
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut böbrek yetmezliği (ABY) yoğun bakım ünitelerinde özellikle kritik hastalarda sık karşılaşılan bir durumdur. Akut böbrek yetmezliği prevalansı 3-25% arasında değişmektedir. Koroner yoğun bakım ünitelerindeki (KYBÜ) hastalarda gelişen ABY ile ilgili literatürde yeterli very bulunmamaktadır. Özelllikle massif perikardiyal effüzyon ve kardiyak tamponad bulunan hastalardaki ABY gelişimi için prediktörler bilinmemektedir. Bu çalışmadaki amaç bu hasta grubunda ABY prevalansını ve prediktörlerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ekim 2014 ile Ocak 2016 arasında KYBÜ'ne 4829 hasta interne edilmiştir. Bu hastalardan 81'inde (1.67%) internasyon süresince masif perikardiyal effüzyon ya da kardiyak tamponad gelişmiştir. Bütün hasta verilerine KYBÜ elektronik veri sisteminden retrospektif olarak ulaşılmıştır. Hastalar ABY prevalansı ve prediktörleri açısından değerlendirilmişlerdir. Hastalar ABY gelişip gelişmediğine gore iki gruba ayrlmışlardır.
BULGULAR: Akut böbrek yetmezliği 23 (28.4%) hastada görülmüştür. ABY görülen hastalar daha yaşlı olmakla beraber bu hastalarda kronik böbrek yetmezliği ve konjestif kalp yetmezliği öyküsü daha sık bulunmuştur. Ayrıca bu hastaların arteryel kan basınçları daha düşük saptanmıştır. İki hasta grubunun sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonları benzerdir. Bazal kreatinin ve kan üre nitrojen değerleri ABY gelişen hastalarda daha yüksektir. Lojistik regresyon analizinde hipertansiyon öyküsü ve bazal kretainin değeri ABY gelişimini predikte eden parametreler olarak saptanmıştır. Hastane içi mortalite iki hasta grubunda da benzer saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Masif perikardiyal effüzyon veya kardiyak tamponad KYBÜ hastalarında önemli bir ABY nedenidir. Hipertansiyon öyküsü ve bazal kreatinin değerleri ABY gelişimini predikte eden parametrelerdir.
INTRODUCTION: Acute kidney injury (AKI) is an important complication in intensive care unit especially in critically ill patients. Prevalence of AKI is ranged from 3 to 25% in different intensive care unit series. Knowledge about incidence of AKI in intensive cardiac care units (ICCU) is limited especially in patients with massive pericardial effusion and cardiac tamponad (PEoT). Our aim was to clarify the prevalence and predictors of AKI in these patients.
METHODS: Between October 2014-January 2016, 4,829 patients were hospitalized in our ICCU. Eigthy one of these patients (%1.67) were diagnosed with PEoT during their hospitalization. All patients' relevant data gathered retrospectively from hospital ICCU database. Patients were evaluated for AKI, its prevalence and predictors. Patients were divided into two groups according to development of AKI.
RESULTS: Acute kidney injury was seen in 23 (%28.4) patients. Patients with AKI were significantly older, had higher chronic renal disease and congestive heart failure history and lower hypertension history. Left ventricular systolic functions were similar in both patient groups. Baseline serum creatinine and blood urea nitrogen (BUN) levels were higher in patients with AKI. Logistic regression analysis revealed that hypertension history and creatinine levels on admission were only predictors of AKI in these patients. In-hospital mortality was similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Massive pericardial effusion or cardiac tamponade is an important cause of AKI especially in patients with hypertension history and high creatinine levels on admission in ICCU.

7.
İdiopatik Pes Ekinovaruslu Hastalarda Ponseti Yöntemiyle Tedavi Sonuçlarımız
Treatment Results Of The Ponsetı Method In Patıents Wıth Idıopathıc Pes Equınovarus
Hasan Ulaş Oğur, Fırat Seyfettinoğlu, Ümit Tuhanioğlu, Alper Gültekin, Şükrü Solak
doi: 10.5505/ktd.2018.97659  Sayfalar 39 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Congenital clubfoot(pesekinovarus) tedavisi, günümüzde modern tedavi yöntemi Ponseti tarafından tanımlanan yöntemle, seri manipulasyon ve alçılama ile yapılmaktadır. Ortopedi de alçılama materyali olarak sıklıkla klasik beyaz alcı (plaster of paris=POP) ve daha nadiren fiberglass (SRF) alçı kullanılmakatdır. Çalışmanın amacı ponseti yönteminin ve bu 2 materyalin etkinliğini değerlendirmek ve birbirlerine üstünlüklerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2006-2008 yılları arasında 16 hastanın 27 ayağı değerlendirilmeye alındı(12 erkek 4 kız) hastalar 2 gruba ayrıldı. 1. gruptaki 9 hastanın 16 ayağına klasik beyaz alçı(Plaster of Paris) 2. gruptaki 7 hastanın 11 ayağına sentetik soft cast alçı(SRF) uygulandı. Yöntemin etkinliği alçı materyallerinin özelliği ve komplikasyonlar değerlendirildi. Pirani ve Dimeglio skorlarına bakıldı.
BULGULAR: Tedavi öncesi 12.81 olan ortalama Dimeglio skoru tedavi sonrası 2.56 olarak tespit edildi. Pirani skoru tedavi öncesi 4.125 iken tedavi sonrası ortalama değer 0.531 bulundu. Ortalama takip süresi 18 ay. Her 2 grupta klinik skorlarda istatistiksel olarak anlamlı düzelme tespit edildi(p<0.05) 1. grupta (POP) 3 ayakta cilt basısna bağlı yaralanma görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ponseti tekniği ile her 2 alçı materyali ile ayak deformitelerinde düzelme ve klinik skorlarda anlamlı iyileşme elde edilmiş olup. Iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilememiştir(p>0.05). Fiberglass sentetik alçı ile daha az basınca bağlı cilt yaralanması görülebileceği tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: Congenital clubfoot (pes equinovarus) treatment is currently applied with serial manipulation and plaster casting with the modern treatment method described by Ponseti. In orthopaedics, the plaster cast material used is usually the classic white plaster (plaster of Paris; POP) and more rarely semi-rigid, fibreglass (SRF). The aim of this study was to evaluate the efficacy of these two materials in the Ponseti method and to identify the advantages of each.
METHODS: A total of 27 feet of 16 patients (12 male, 4 female) treated between 2006 and 2008 were included for evaluation. The patients were separated into 2 groups, as Group 1 with 16 feet of 9 patients applied with POP, and Group 2 with 11 feet of 7 patients applied with SRF. The efficacy of the two methods was evaluated in respect of the properties of the cast materials and complications. The Pirani and Dimeglio scores were examined.
RESULTS: The mean Dimeglio score was 12.81 before treatment and 2.56 after treatment. The mean Pirani score was 4.125 before treatment and 0.531 after treatment. The mean follow-up period was 18 months. A statistically significant improvement in clinical scores was observed in both groups (p<0.05). In 3 feet in Group 1 (POP), skin pressure sores were observed.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Significant improvements in clinical scores and correction of the foot deformity were seen with both plaster cast materials using the Ponseti technique. No statistically significant difference was determined between the two groups (p>0.05). It was determined that less skin pressure injury could be seen with fibreglass synthetic plaster cast.


OLGU SUNUMU
8.
Ekstaziye Bağlı toksik Hepatit ve Minimal Değişiklik Hastalığı
Minimal Change Disease and Toxic Hepatitis Due to Ecstasy
İLTER BOZACI, Garip Şahin, Mustafa Açıkalın
doi: 10.5505/ktd.2018.05945  Sayfalar 45 - 49
Minimal değişiklik hastalığı(MDH), NIL hastalığı, çocuklarda nefrotik sendromun en sık
nedeni iken erişkinlerde de nefrotik sendromun en önemli nedenlerindendir. Elektron
mikroskopta ayaksı çıkıntılarda yaygın yapışıklık olması; immünfloresan mikroskopta
depolanma olmaması; glomerüllerin seçici geçirgenliğinde şiddetli fonksiyon kaybı
karakteristik bulgularıdır. MDH, sıklıkla idiopatiktir. MDH ile ilişkili sekonder nedenler ise
ilaçlar, tümörler, allerji, enfeksiyonlar ve diğer glomerüler hastalıklardır. Ekstazi (3,4
metilendioksi -N-metilamfetamin, MDMA) C11H15NO2 formülüne sahip psikoaktif bir
maddedir. Kullanımına bağlı ortaya çıkan etkiler arasında malign hipertansiyon, taşikardi,
hipertermi, akut böbrek yetmezliği, hiponatremi, rabdomyoliz, ajitasyon, anksiyete,
hepatotoksisite yer almaktadır. Olgumuzda, MDH’nın atipik klinik bulgularının olabileceğini
ve benzer bulgularla gelen olgularda sekonder nedenler arasında ekstazi kullanımının da
akılda tutulması gerektiğini vurgulamayı amaçladık.
Minimal change disease (NIL (Nothing In Light microscope) disease) is the most common
cause of nephrotic syndrome in childhood; and one of the most common causes of nephrotic
syndrome in adults. Characteristic findings are: diffuse foot process effacement in electrone
microscopy, no complement or immunoglobulin deposits on immunofluorescence microscopy
, severe functional defect in glomerular permselectivity. Most cases of MCD are idiopathic or
primary. Secondary MCD is associated with the following: drugs, tumors, allergy,
infections and other glomerular diseases. Ecstasy (3,4-methylenedioxymethamphetamine,
MDMA) is a synthetic psychoactive compound with C11H15NO2 formula. Malign
hypertension, tachycardia, hyperthermia, acute kidney failure, hyponatremia, rhabdomyolisis,
neurologic symptoms like agitation, anxiety, hepatotoxicity can be seen due to ecstasy abuse.
In our case, we wanted to mention that MCD cases can come with atypical clinical findings
and we should keep ecstasy abuse in mind as secondary reason at these types of cases.

ARAŞTIRMA MAKALESI
9.
Vitamin D düzeylerinin tiroidektomi sonrası gelişen hipokalsemi üzerine etkisi
Effect of vitamin D level on post-thyroidectomy hypocalcemia
Ali İmran Küçük, Yeşim Akdeniz, Havva Belma Koçer, Yusuf Arslan
doi: 10.5505/ktd.2018.09821  Sayfalar 50 - 54
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada preoperatif olarak ölçülen D vitamini düzeylerinin postoperatif olarak gelişen hipokalsemiler üzerine etkisi araştırılmıştır.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmamıza 2015 yılı ocak ayı ile 2016 yılı Mart ayı arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde benign, malign ya da tirotoksikoz nedeni ile opere edilen ve preoperatif olarak D vitamini düzeyi bakılmış 106 hasta retrospektif olarak dahil edilmiştir.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 50,6dır (min: 19 max: 82). Hastaların 94’ü kadın 12’si ise erkektir. Tiroidektomi yapılan hastaların preoperatif vitamin D düzeyleri değerlendirildiğinde %81,1’inde (n: 86) yetmezlik (<30 ng/dl) ve %19,8 inde (n: 21) normal (>30 ng/dl) olduğu görülmüştür. Postoperatif hastaların %18,9’unda geçici hipokalsemi semptomları gelişmiş olup, hastalar kalsiyum (Ca) tedavisi almıştır. Hipokalsemi semptomlarının oluşmasına etki eden faktörler incelendiğinde; yaş, hipertiroidi, tiroidit, paratiroid bezinin çıkartılması ve operasyon tipinin postoperatif hipokalsemi semptom varlığını etkilemez iken, <30 ng/dl düşük vitamin D seviyesi olan hastalarda daha fazla hipokalsemi geliştiği görülmüştür (%23,3& %0) (p: 0,017).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın ve diğer yapılan çalışmaların önerdiği gibi her tiroidektomi operasyonu geçirecek hastaya preoperatif olarak vitamin D düzeylerinin değerlendirilmesi ve sonuçları yetmezlik olarak gelen her hastanın vitamin D replasmanı alması gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: In this study, the effect of preoperative vitamin D levels on postoperative hypocalcemia was investigated.
METHODS: We retrospectively investigated 106 patients who were operated for benign – malign thyroid nodules or thyrotoxicosis and whose preoperative vitamin D levels were measured in the General Surgery Clinic of Sakarya University Education and Reserch Hospital between January 2015 and March 2016.
RESULTS: The average age of the patients is 50,6 (min: 19, max: 82). There were 94 female and 12 male patients. When the vitamin D levels of the patients undergoing thyroidectomy were evoluated, it was found that 59,8% (n: 63) deficient, 20,8% (n: 22) insufficient (<30 ng/dl) and 19,8% (n: 21) were normal (>30 ng/dl). Transient hypocalcemia symptoms developed in 18,9% of the postoperative patients and the patients had received calcium (Ca) therapy. When factors affecting the occurence of hypocalcemia symptoms were examined, it was seen that age, hyperthyroidism, thyroiditis, parathyroid gland removal and operation type did not affect the postoperative hypocalcemia symptom status; however, patients with vitamin D below 30 ng/dl had more hypocalcemia 23,3% & 0%)(p: 0,017).
DISCUSSION AND CONCLUSION: As suggested by our study and other studies, preoperative vitamin D levels should be assested in every patient who will undergo thyroidectomy and vitamin D replacement should be performed in every patient who has insufficiency.

10.
Floroskopi Kullanılmadan Yapılan Özofagial Stent Uygulamalarının Güvenilirliği
Safety of Esophageal Stent Placement Without Fluoroscopy
Mürşit Dincer, Gamze Çıtlak, Hüda Ümit Gür, Ekrem Ferlengez, Muzaffer Akıncı
doi: 10.5505/ktd.2018.50490  Sayfalar 55 - 59
GİRİŞ ve AMAÇ: Özofagial stent uygulamaları disfajinin yönetiminde cerrahiye alternatif ve kolay uygulanabilir işlemlerdir. Stent işlemleri floroskopi altında güvenle uygulanabilmektedir. Ancak floroskopi işlemi uygun işlem odası, ekipman ve deneyimli ekip gerektirmekte ve radyasyon riski gibi dezavantajlar içermektedir. Bu çalışmada floroskopi işlemi olmadan yapılan üst gastrointestinal sistem stent uygulamalarının sonuçlarını irdeleyerek bu işlemin güvenilirliğini ve uygulanabilirliğini araştırmak amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2014- Temmuz 2017 tarihleri arasında üst gastrointestinal sisteme stent işlemi uygulanan olgular hastane kayıtları ve endoskopi raporları araştırılarak retrospektif olarak analiz edildi.
BULGULAR: Üst gastrointestinal sisteme stent endikasyonu koyulan 36 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Yirmi üç olgu erkek (% 63.9), 13 olgu ise bayandı (% 36.1). Olguların ortalama yaşı 62.54 idi (36-89). Stent işlemi %36.11 oranıyla en fazla Siewert Tip II kardiya tümörlü olgulara uygulandı Mide kardiya tümörü nedeniyle yarı kaplı metalik stent uygulanan bir olguda işlemin 6. ayında migrasyona bağlı ileum obstrüksiyonu gelişti. Laparotomi ile stent çıkarıldı. Ameliyat sonrası sütür hattından kaçak nedeniyle reopere edilen ve ileostomi uygulanan hasta kaçağa bağlı sepsis nedeniyle kaybedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Stentlerin floroskopi altında uygulanması teknik olarak kolay ve güvenilir olmakla birlikte deneyimli bir ekip, uygun ekipmanlar, donanımlı bir endoskopi ünitesi gerektirmekte ve günümüz şartlarında her endoskopi ünitesinde mevcut ihtiyaçlar karşılanamamaktadır. Bu nedenler birçok hasta başka merkezlere yönlendirilmekte, zaman kaybına ve hastaların yaşam kalitesinde düşmeye neden olmaktadır. Bu çalışmada üst gastrointestinal sistem darlıklarının yönetiminde stentlerin floroskopi olmadan da etkin güvenilir ve düşük komplikasyon oranlarıyla uygulanabilirliği gösterilmiştir.
INTRODUCTION: Esophagial stents are placed endoscopically with or without aid of flouroscopy to patients with esophagus or gastric carcinoma presenting with dysphagia symptoms. In this study, we aimed to investigate the safety and feasibility of of upper gastrointestinal stenting without fluoroscopy.
METHODS: Upper gastrointestinal stent placement procedure without aid of flouroscopy between April 2014 and July 2017 were analyzed retrospectively. Patients demographic profiles, stent indications and complications were examined.
RESULTS: Thirty-six cases were analyzed. Twenty-three patients were male (63.9%) and 13 patients were female (36.1%). The average age was 62.54 (36-89). The most indication of stent placement was cardia cancers Siewert type II (36.11 %). A patient with cardia tumor had ileum obstruction due to migration of stent 6 months after procedure. This patient died due to sepsis caused by anastomosis leakage after surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Esophagial stent placements without aid of flouroscopy are safely used in patients with dysphagia as a palliative treatment of anastomosis stenosis, leakage and fistulas. Easy appliance and low complication rates are advantages of the procedure but it should not be forgotten that its complications can be mortal.

11.
Kolon Kanserinin Cerrahi Tedavisinde Robotik Komplet Mezokolik Eksizyonun Kısa Dönem Sonuçları
Short-term Outcomes of Robotic Complete Mesocolic Excision for the Surgical Treatment of Colon Cancer
Volkan Özben, Cansu De Muijnck, Hasan Kürşad Korkmaz, Hasan Can Demirkaya, Ömer Faruk Erdil, Erman Aytaç, Bilgi Baca, Tayfun Karahasanoğlu, İsmail Hamzaoğlu
doi: 10.5505/ktd.2018.38335  Sayfalar 60 - 68
GİRİŞ ve AMAÇ: Komplet mezokolik eksizyon (KME) tekniğinin tanımlanması ve robotik cerrahinin uygulanması ile son yıllarda kolorektal cerrahi alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Ancak, KME tekniğinde robotik cerrahinin uygulanabilirliği hakkında veri azdır. Bu çalışmada robotik KME uyguladığımız hasta serisi üzerinden ameliyatın teknik ayrıntılarını ve postoperatif sonuçları sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Kasım 2014 ve Mayıs 2017 tarihleri arasında kolon adenokanseri nedeni ile robotik KME ameliyatı yapılan toplam 98 hasta alındı. Veriler prospektif olarak kayıt edildi ve retrospektif incelendi. Hastaların perioperatif klinik bulguları, histopatolojik verileri ve postoperatif ilk 30 gün sonuçları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların 60’ı (%61.2) erkek ve 38’si kadın, yaş ortalaması 64.4±12.2 yıl ve vücut kitle indeksi 27.3±4.6 kg/m2 idi. Serimizde en sık sigmoid kolon tümörü mevcuttu (%48.9), bunu sağ kolon (%23.5), sol kolon (%16.3), transvers kolon (%6.1) ve senkron yerleşimli tümörler (%5.1) izledi. Ortalama ameliyat süresi 263.6±85.9 dk ve kanama miktarı 98.9±108.0 ml (ortanca=55 ml, aralık=10-800 ml) idi. Toplam beş hastada (%5.1) intraoperatif komplikasyon gelişti. İki hastada (%2) açık cerrahiye geçildi. Histopatolojik incelemede hiçbir hastada cerrahi sınırlarda tümör saptanmadı ve çıkarılan ortalama lenf nodu sayısı 34.7±15.2 idi. İlk defekasyon ve oral katı gıda alımı için geçen süre sırasıyla 3.5±1.3 ve 3.5±1.7 gün ve ortalama hastanede yatış süresi 6.3±2.6 gün idi. Ameliyat sonrası komplikasyon %19.4 hastada gelişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kolon kanserinin cerrahi tedavisinde KME robotun sağladığı teknik avantajlar sayesinde güvenle yapılabilir. Robotik KME daha yüksek sayıda lenf nodu çıkarılması ile daha doğru bir evreleme yapılmasını sağlayabilir ve onkolojik sonuçlara olumlu yönde katkıda bulunabilir.
INTRODUCTION: Since the description of complete mesocolic excision (CME) technique and use of robotic surgery, important advances have been made in the field of colorectal surgery in recent years. However, limited data exists regarding the feasibility of robotic surgery in the CME technique. In this study, we aimed to present the details of our operative technique and evaluate postoperative clinical outcomes in a series of patients undergoing robotic CME procedure.
METHODS: Included in this study were 98 patients undergoing robotic CME for colon adenocarcinoma between November 2014 and May 2017. Patient data were recorded prospectively and reviewed retrospectively. Data on perioperative clinical findings, histopathologic data and postoperative 30-day outcomes were analyzed.
RESULTS: There were 60 male (61.2%) and 38 female patients with a mean age of 64.4±12.2 years and body mass index of 27.3±4.6 kg/m2. In this series, sigmoid colon cancer was the most common (48.9%) and this was followed by right colon (23.5%), left colon (16.3%), transverse colon (%6.1) and synchronous cancers (5.1%). The mean operative time was 263.6±85.9 min and blood loss was 98.9±108.0 ml (median, 55 ml; range, 10-800 ml). Intraoperative complication occurred in 5 patients (5.1%). Two cases were converted to open surgery (2%). On histopathologic examination, all the surgical margins were clear and the mean number of harvested lymph nodes was 34.7±15.2. The mean time to first bowel movement and receiving oral solid diet were 3.5±1.3 and 3.5±1.7 days, respectively. The mean length of hospital stay was 6.3±2.6 days. The postoperative complication rate was 19.4%.
DISCUSSION AND CONCLUSION: For the surgical treatment of colon cancer, CME can be safely performed with the technical advantages of the robot. Robotic CME may provide accurate staging of the disease with a high number of harvested lymph nodes and this may translate into favorable oncologic outcomes.

OLGU SUNUMU
12.
Laktasyon Döneminde Gelişen Unilateral Meme Atrofisi Olguları
Cases of Unilateral Breast Atrophy during Lactation
Nuray Voyvoda, Tülay Özer
doi: 10.5505/ktd.2018.09327  Sayfalar 69 - 71
Unilateral meme atrofisi oldukça nadir görülen bir patoloji olup sıklıkla doğumsaldır. Edinsel olarak nadir olup laktasyon dönemi ile ilişkilendirilen olgu bulunmamaktadır. Bu sunumda laktasyon dönemi ile sırasında tek taraflı meme atrofisi gelişen 3 ayrı olgu sunulmuştur.
Unilateral breast atrophy is a relatively rare pathology, and is most commonly seen as a congenital condition. To date, acquired form of this condition is rare and no case associated with lactation has been reported. In this report, we present three cases who developed unilateral breast atrophy during the lactation period.

ARAŞTIRMA MAKALESI
13.
Travmatik hemotoraks ve pnömotoraks tedavisinde küçük çaplı trokarlı göğüs tüplerinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Evaluation of the small diamater trochar chest tube efficacy in management of traumatic hemothorax and pneumothorax
Aykut Eliçora
doi: 10.5505/ktd.2018.04880  Sayfalar 72 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Göğüs tüpleri temel olarak plevral boşlukta biriken hava veya sıvıyı drene etmek için kullanılmaktadır. Tüp torakostomi acil durumlarda hayat kurtarıcı bir prosedürdür. Göğüs tüpünün yerleştirilmesinde trokarlı ve trokarsız olmak üzere başlıca iki teknik kullanılmaktadır. Bu çalışmada toraks travması nedeniyle tüp torakostomi uygulanan hastalarda trokarlı ve trokarsız tekniğin etkinlik açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 2012-2017 yılları arasında görev yaptığım üç farklı merkezde toraks travması nedeniyle tüp torakostomi uyguladığım 145 olgu retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızda iki grup oluşturuldu. Grup A; 20 French (F) (Bıçakcıoğlu, Türkiye trokarlı göğüs tüpü, grup B; 32F (Bıçakcıoğlu,Türkiye) trokarsız göğüs tüpü takılan hastalardan oluşmaktaydı.
BULGULAR: Hastaların yaşları 19 ile 77 arasında değişmekteydi (ortalama yaş 56,8±10,6).. Gruplar arasında yaş, cinsiyet dağılımı açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (P= 0,410). Tüp malpozisyonu, tüp komplikasyonu, ampiyem, ek tüp gereksinimi açısından değerlendirildiğinde her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,005).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Trokarlı ve trokarsız teknik karşılaştırıldığında trokarlı teknik travma nedeniyle başvuran hastalarda daha hızlı müdahale imkanı sağlamaktadır.

INTRODUCTION: Chest tubes are mainly used to drain air or fluid that accumulates in the pleural space. Tube thoracostomy is a life-saving procedure in an emergency. In chest tube placement, two main techniques are used as with trochar and without trochar. In this study, it was aimed to compare the techniques with trochar and without trochar in terms of efficacy in patients who underwent tube thoracostomy due to thoracic trauma.
METHODS: ; In this study, 145 patients to whom I applied tube thoracostomy due to thoracic trauma at three different centers where I worked between the years of 2012-2017 were examined retrospectively. Two groups were created in our study. Group A was consisted of 20 French (F) (Bıçakcıoğlu, Turkey) chest tube with trochar, Group B was consisted of 32F (Bıçakcıoğlu, Turkey) patients with chest tube without trochar.
RESULTS: The ages of the patients ranged from 19 to 77 (mean age 56.8 ± 10.6).. There was no statistically significant difference between the groups in terms of age and sex distribution (P = 0.410). There was no significant difference between the two groups in terms of tube malposition, tube complication, empyema and additional tube requirement (p> 0,005).
DISCUSSION AND CONCLUSION: When the techniques with trochar and without trochar were compared, the technique with trochar provides faster intervention to patients who have trauma with technique with trochar.



14.
Total diz protezli hastalarda ameliyat öncesi diz fleksiyon derecesi ameliyat sonrası diz fleksiyonu ve fonksiyonlarını etkiler mi?
Does preoperative knee flexion angle affect postoperative knee flexion angle and function in patients with total knee arthroplasty?
Serkan Bakırhan, Bayram Ünver
doi: 10.5505/ktd.2018.96658  Sayfalar 76 - 80
GİRİŞ ve AMAÇ: Bilateral Total Diz Artroplasti’li (TDA) hastalarda, ameliyat öncesi diz fleksiyon derecesinin, ameliyat sonrası diz fleksiyon derecesi ve HSS (Hospital for Special Surgery) diz skoru üzerine olan etkisinin incelenmesi amacı ile planlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya primer TDA uygulanan 59 hasta dâhil edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6.ayda gonyometre ile diz hareket açıklıkları, HSS diz skorlaması ile diz fonksiyonları değerlendirildi.
BULGULAR: TDA’lı hastaların diz fleksiyon derecelerinde ameliyat sonrası dönemde, ameliyat öncesine döneme göre anlamlı bir artış olduğu belirlendi (p<0.05). Ameliyat sonrası HSS diz skorlarının karşılaştırmasında, ameliyat öncesi döneme göre anlamlı bir artma olduğu bulundu (p<0.05). TDA’lı hastaların ameliyat öncesi ve sonrası diz fleksiyon dereceleri arasında zayıf korelasyon bulunurken (r=0.142, p=0.126), benzer şekilde ameliyat öncesi diz fleksiyonu ile ameliyat sonrası HSS diz skoru arasındaki ilişki bakımından zayıf bir korelasyon olduğu saptandı (r=0.424, p=0.633).
TARTIŞMA ve SONUÇ: TDA uygulamalarında ameliyat öncesi diz fleksiyon derecesinin ameliyat sonrası dönemde gerek diz fleksiyonu gerekse HSS diz fonksiyon skor gelişimi üzerine bir etkisi bulunmamaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the effects of preoperative and postoperative knee flexion angle and HSS knee score in patients with bilateral total knee arthroplasty (TKA).
METHODS: The study included 59 patients who underwent primary TKA. The participants’ preoperative and postoperative knee movements were assessed with the goniometer and their preoperative and postoperative knee functions were assessed with the HSS scoring.
RESULTS: The comparison of the preoperative and postoperative knee flexion scores of the patients with TKA revealed a significant increase (p<0.05). The postoperative HSS knee scores of the patients were significantly higher than their preoperative HSS knee scores (p<0.05). There was a weak correlation between the preoperative and postoperative knee flexion HSS scores of patients with TKA (r=0.142, p=0.126), and the correlation between their preoperative knee flexion and postoperative HSS knee scores was also weak (r=0.424, p=0.633).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In TKA, the preoperative knee flexion angle has no effect on the postoperative knee flexion or development of the knee functions.

15.
Gelişimsel Kalça Displazisinde Uygulanan Pemberton Ve Salter Osteotomilerinin Sonuçlarının Karşılaştırılması
Comparıson Of The Results Of Pemberton And Salter Osteotomıes Applıed In Developmental Dysplasıa Of The Hıp
Ümit Tuhanioğlu, Alper Gültekin, Hasan Ulaş Oğur, Fırat Seyfettinoğlu, Ulaş Serarslan
doi: 10.5505/ktd.2018.94546  Sayfalar 81 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Gkd tedavi edilmediğinde kalıcı fonksiyon bozukluğuna sebep olan çocukluk çağının en önemli ortopedik patolojilerinden biridir. Bu çalışmada 1 yaş üstü gkd tanısı olan hastalarında uygulanan pemberton ve salter osteotomilerinin erken dönem klinik ve radyolojik sonuçlarının ortaya konulması ve değerlendirilmesi amaçlanmıştır
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2016 yılları arasında kliniğimizde gelişimsel kalça displazisi tanısıyla pemberton asetabuloplastisi ve salter osteoromisi uygulanan iki farklı hasta grubu preop ve postop asetabular inklinasyon açıları,preop-postop asetabulum derinliği,alçı içerisindeki abdüksiyon derecesi,son kontroldeki kalça hareket açıklığı ve meydana gelen komplikasyonlar açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: 1.Grupta 21 2.grupta 18 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama yaş 1.grupta 24,8 2. Grupta 20,7 ay idi.Ortalama takip süresi 1.grupta 30,2 2. Grupta 32,1 olarak hesaplandı. Klinik değerlendirmede pemberton grubunda 18 hastada mükemmel,2 hastada iyi,1 hastada orta sonuç alınırken,Salter grubunda 15 hastada mükemmel 1 hastada iyi,2 hastada orta sonuç alındı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki girişimin birbirine farklı üstünlükleri mevcut olup bizler her iki osteotominin cerrahın seçimi ve tecrübesi doğrultusunda güvenle uygulanabileceği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: When developmental hip dysplasia (DHD)is not treated, it is one of the most important orthopaedic pathologies in childhood that causes permanent function impairment. The aim of this study was to determine and evaluate the early clinical and radiological results of Pemberton and Salter osteotomies applied to patients aged over 1 year who were diagnosed with DHD.
METHODS: Two different patient groups applied with Pemberton acetabuloplasty and Salter osteotomy in our clinic between 2014 and 2016 for a diagnosis of DHD were compared in respect of preoperative and postoperative acetabular inclination angles, preoperative and postoperative acetabulum depth, the degree of abduction in the plaster cast, hip range of movement at the final follow-up examination and complications that developed.
RESULTS: Group 1 comprised 21 patients with a mean age of 24.8 months and mean follow-up period of 30.2 months. Group 2 comprised 18 patients with a mean age of 20.7 months and mean follow-up period of 32.1 months. In the clinical evaluation of Group 1, the Pemberton group, 18 patients were evaluated as excellent, 2 as good and 1 as fair, and in Group 2, the Salter group, the results obtained were excellent in 15 patients, good in 1 and fair in 2.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both interventions have different advantages and it can be considered that both can be applied safely according to the surgeon’s preference and experience.

OLGU SUNUMU
16.
Geç Dönemde Başvuran Santral Retinal Arter Okluzyon Vakasında Hiperbarik Oksijen Tedavisi Sonrası Görme Artışı
Visual Improvement after Hyperbaric Oxygen Therapy in a Late Referral Central Retinal Artery Occlusion Case
Mustafa Gök, Hüsamettin Aksoy
doi: 10.5505/ktd.2018.14471  Sayfalar 87 - 91
40 yaşında bayan hasta Karaman devlet hastanesi göz kliniğine sağ gözde 9 gün önce başlayan akut görme azalması ile başvurdu. Başvuru sırasında hastanın sağ gözde görme keskinliği el hareketleri, sol gözde ise düzeltmesiz 10/10 düzeyinde idi. Fundus muayenesinde superior arka kutbun korunduğu santral retinal arter okluzyonu (SRAO) görünümü mevcut idi. Hastanın yapılan fundus floresans anjiyografisinde (FFA) retinal arteryel dolaşımın rekanalize olduğu ve siliyoretinal arterin açık olduğu tespit edildi. Hastanın ayrıntılı anemnezi sorgulanarak hematoloji ve kardioloji ile konsulte edildi, gerekli etiyolojik tetkikleri yapıldı. Hasta aynı gün santral retinal arter okluzyonu tanısıyla hiperbarik oksijen tedavisi için ilgili merkeze yönlendirildi. 20 seans hiperbarik oksijen tedavisi sonrası 6. hafta kontrolünde SRAO olan gözde düzeltmesiz 10/10 düzeyinde görme elde edildi.
40 years old female patient was presented to Karaman State Hospital (Karaman/Turkey) eye clinic with acute vision loss in the right eye, beginning 9 days before. The patient's initial visual acuity was at the level of hand movements in the right eye and 10/10 in the left eye. There was a marked central retinal artery occlusion (CRAO) view with preserved superior posterior pole in right eye fundus examination. Fundus fluorescein angiography (FFA) revealed central retinal artery recanalization, and patent cilioretinal artery. Hematological, cardiovascular and other etiologic examinations were also performed. Subsequently patient redirected to the hyperbaric oxygen therapy with the diagnosis of central retinal artery occlusion. Visual acuity improved at 10/10 level, after 20 sessions of HBO therapy at 6th week control in the right eye

ARAŞTIRMA MAKALESI
17.
Plantar Fasiiti Olan Hastalarda Kinesiotaping Uygulamasının Ağrı, Denge Ve Düşme Riski Üzerine Etkisi
The Effect of Kinesiotaping on Pain, Balance and Falling Risks in Patients with Plantar Fasciitis
Mustafa Yemliha Ayhan, Engin Çakar, Ahmet Salim Göktepe, Mehmet Ağırman
doi: 10.5505/ktd.2018.87587  Sayfalar 92 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Plantar fasiit sendromu olan hastalarda kinesiotaping uygulamasının ağrı, denge, düşme riski ve fonksiyonel duruma olan etkisinin araştırılması
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya dahil edilen 30 hasta randomize olarak eşit iki gruba ayrıldı. Her iki gruba egzersiz ve soğuk uygulama yapması önerildi. Tedavi grubuna ayak-topuk bölgesine kinesiotaping bantlama, kontrol grubuna ise aynı bölgeye yalancı bantlama yapıldı. Hastalar müdahale öncesi ve 1 hafta sonrasında değerlendirildi. Çalışmamızda hastaların ağrıları vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. Ayak Fonksiyon İndeksi (AFİ), Nottingham Sağlık Profili dolduruldu ve denge-düşme riski değerlendirmesi için Biodex Balance sistemi ile ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Her iki grupta da VAS değerlerinde azalma oldu ancak gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Fonksiyonel karşılaştırmada AFİ-Yetersizlik skorunda gerçek bantlama lehine istatiksel olarak anlamlı fark saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Plantar fasiit sendromu için uygulanan kinesiotaping uygulamasının ağrı üzerine anlamlı etkisinin olduğu, ancak bu etkinin plaseboya göre istatistiksel bir fark oluşturmadığı görülmüştür.
INTRODUCTION: Investigation of the effect of kinesiotaping on pain, balance, risk of falls and functional status in patients with plantar fasciitis syndrome.
METHODS: Thrity patients with plantar fasciitis were divided into two groups randomly. Exercise and ice application were suggested to both groups. Kinesiotaping was applied to intervention group and placebo taping was applied to the other group. Patients were evaluated before intervention and one week after the intervention. We used visual analog scale (VAS) for pain evaluation. Foot Function Index (FFI), Nottingham Health Profile were filled and measurements were taken with the Biodex Balance system to assess balance-and-falls risk.
RESULTS: There was a decrease in VAS values in both groups but there was no statistically significant difference between the groups. A statistically significant difference was found in treatment group in FFI-Disability score in functional comparison.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was found that kinesiotaping for plantar fasciitis syndrome had a significant effect on pain, but this effect did not make a statistical difference compared to placebo.

18.
Obstrüktif Uyku Apnesi, Obezite, Yaş ve Cinsiyet İlişkisi: Retrospektif Bir Çalışma
Relation among obstructive sleep apnea, obesity, age and gender: A retrospective study
Seyhan Us Dülger, Tekin Yıldız, Özlem Şengören Dikiş, Halide Kaya
doi: 10.5505/ktd.2018.57338  Sayfalar 98 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Obstrüktif uyku apnesinin (OSAS) risk faktörleri erkek cinsiyet, ileri yaş, obezite, anatomik anormallikler ve kalıtımdır. Uyku sırasında solunum kontrolünde bozulma ile karakterizedir. Bu çalışmanın amacı, uyku laboratuarımızda değerlendirilen hastalarda yaş, cinsiyet ve apne-hipopne indeksi (AHİ) ile obezite derecesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 292 hasta retrospektif olarak incelendi. Bunlardan, santral uyku apnesi tanısı alan 5 hasta çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalar (n = 287) Beden Kitle İndeksi (BKİ)’ne göre alt gruplara ayrıldı: BKİ <25 kg/m2 grup 1 (normal); BKİ 25-29.99 kg / m2, grup 2 (kilolu); BKİ 30-39.99 kg / m2, grup 3 (obez); BKİ 40-49.99 kg/m2 grup 4 (morbid obez); ve BKİ ≥ 50 kg/m2, grup 5 (süper morbid obez). BKİ alt gruplarının AHİ ortalamaları, AHİ ve cinsiyet, AHİ ve yaş korelasyonları istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmeler IBM statistical analysis package for the Social Sciences (SPSS) ile yapıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 46,78 ± 11,44 yıl idi. Yüz doksan (66,2%) erkek ve doksan yedi (33,8%) kadındı. Ortalama BKİ 31,94 ± 6,61kg/m² ve ortalama AHİ 28,48 ± 30,27 bulundu. AHİ - BKİ değerleri ve AHİ-yaş arasında iki yönlü bir ilişki (p <0.001) vardı. AHİ’ye göre, BKİ alt grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p <0.001). AHİ ortalaması kadınlara göre erkeklerde anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,005).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada, obezite derecesi arttıkça, OSAS’ın şiddetinin arttığı gözlenmiştir.
INTRODUCTION: The obstructive sleep apnea’s main risk factors include the male gender, old age, obesity, anatomical abnormalities and heredity. This study’s aim is to evaluate the relationship between age, gender and the severity of obesity with the apnea-hypopnea index (AHI).
METHODS: 292 patients were studied retrospectively. Of these, 5 patients who were diagnosed with central sleep apnea were excluded from the study. Patients included in the study (n=287) were divided into subgroups according to Body Mass Index (BMI): BMI<25 kg/m² group 1 (regular); BMI 25-29.99 kg/m² group 2 (overweight); BMI 30-39.99 kg/m² group 3 (obese); BMI 40-49.99 kg/m² group 4 (morbid obese); and BMI≥50 kg/m² group 5 (super morbid obesity). BMI subgroups were compared in terms of AHI. Correlations between AHI, BMI subgroups, gender and age were evaluated statistically. Statistical analyses were carried out with the IBM statistical analysis package for the Social Sciences.
RESULTS: The mean age of patients was 46.78±11.44 years. One hundred and ninety (66.2%) were males and ninety seven (33.8%) were females. The mean BMI and the mean AHI were found to be 31.94±6.61kg/m² and 28.48±30.27kg/m², respectively. Mean AHI value was significantly higher in men than in women (p=0,005). A significant correlation was found (p <0.001) between AHI and the BMI values and between AHI and age. There were statistically significant differences (p <0.001) in the AHI between BMI subgroups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it was observed that the severity of OSAS increased as the obesity ranking based on the BMI increased.

19.
Çocuklarda epistaksis nedenleri ve prognostik faktörler
Causes and prognostic Factors of epistaxis in children
Nagihan Bilal, Can Acıpayam, İsrafil Orhan, Saime Sağıroğlu
doi: 10.5505/ktd.2018.56933  Sayfalar 103 - 108
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda pediatrik hastalarda mevcut yaklaşım yöntemlerini değerlendirmek ve etyolojiye sebep olabilecek hastalıkları tespit etmek amaçlanmıştır. Ayrıca alerji ve rinosinüzitin epistaksis ile olan birlikteliğinin tedavi süresine etkisini saptamak ve hemogram, koagülasyon testlerinin önemini vurgulamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif klinik kesitsel çalışma. 2015-2017 yılları arasında KBB polikliniğine epistaksis tanısıyla başvuran 101 pediatrik hastanın retrospektif analizini yapıldı. Hastaların kayıtlarında tanı, yaş, cinsiyet, kanama süresi, kanamanın olduğu ay, kanama tarafı, kanama bölgesi, enfeksiyon varlığı, koterizasyon, tampon, antibiyoterapi, lokal tedavi, tedavi süresi, alerji ve ek hastalık varlığı, hematoloji konsültasyonu tarandı
BULGULAR: Yüzbir hastanın 64’ü (%63,3) erkek, 37’si (%36,6) kadındı. Yaş ortalaması 10.02±4.35’di.Kanamanın tarafı sağ da 38 (%37.6), solda 31 (%30.6) bilateral 32 (%31.6) olarak izlendi. Hastaların ortalama tedavi süresi 1.79± 5.31 ay iken enfeksiyonu olanların ortalama tedavi süresi 1.71± 3.83 ay olarak, alerjik riniti olanların ortalama tedavi süresi 3.05±3.57 ay olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda çocuklarda burun kanamalarının sebebinin daha çok enfeksiyona bağlı olduğu bulunmuştur. Ayrıca mevsimsel değişikliklerin burun kanamasını önemli ölçüde etkilediği ve çocuk hastalarda gümüş nitrat koterizasyon kullanılmasının epistaksis tedavisinde güvenli olduğu bulunmuştur.
INTRODUCTION: In our study it was aimed to evaluate the current approaches in pediatric patients and to identify the diseases that may cause etiology. In addition to determine the effect of allergy and rhinosinusitis on the duration of treatment with epistaxis and to emphasize the importance of hemogram and coagulation tests.
METHODS: In this retrospective, clinical, cross-sectional study, a retrospective analysis was made of 101 pediatric patients who presented at the otorhinolaryngology polyclinic with a diagnosis of epistaxis between 2015 -2017. Data were retrieved from patient records of age, gender, duration of bleeding, the month of bleeding, the region of bleeding, the presence of infection, cauterisation, tampon, antibiotherapy, local treatment, duration of treatment, presence of allergy or additional disease, and haematology consultation.
RESULTS: The total of 101 patients comprised 64 (63.36%) males and 37 (36.64%) females with a mean age of 10.02±4.35 years. The bleeding was on the right side in 38 (37.6%), on the left side in 31 (30.6%) and bilateral in 32 (31.6%) patients. The mean duration of treatment was 1.79±5.31 months in the patient group as a whole, 1.71± 3.83 months in those with infection and 3.05±3.57 months in those with allergic rhinitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study demonstrated that the most common cause of epistaxis in children is due to infection. It has also been found that seasonal changes significantly affect the epistaxis and the use of silver nitrate cautery in pediatric patients is safe in the treatment of epistaxis.

20.
Atipik Hemolitik Üremik Sendrom Olgusunda Eculizumab Deneyimi
Eculizumab Experince at a Patient With Atypical Hemolitic Uremic Syndrome
İLTER BOZACI, Gökhan Temiz, İbrahim Vasi, Tugay Avcı
doi: 10.5505/ktd.2018.82905  Sayfalar 109 - 112
Trombotik mikroanjiyopati, arteriollerin ve kapiller damarların duvarlarındaki mikrovasküler
tromboz gelişimine neden olan anormallikleri tanımlayan spesifik bir patolojik lezyondur.
Mikroanjiyopatik hemolitik anemi ise, periferik yaymada şistosit oluşumuna neden
olan, damar içindeki kırmızı kan hücrelerinin fragmantasyonundan kaynaklanan non-immün
bir hemolitik anemi tipidir. Atipik hemolitik üremik sendrom (AHÜS), primer trombotik
mikroanjiyopati nedenlerinden biri olup tedavide erken dönemde eculizumab kullanımı geri
dönüşümsüz böbrek hasarı riskini azaltmaktadır. Mikroanjiyopatik hemolitik anemi ve
trombositopeni ile gelen olgumuzda hem erken tanısal yaklaşımın önemini hem de
atipik hemolitik üremik sendrom (AHÜS) olgularında erken eculizumab kullanımının böbrek
fonksiyonları üzerine olan olumlu etkisini vurgulamayı amaçladık.
Thrombotic microangiopathy discribes a specific pathologic lesion in which abnormalities in
the vessel wall of arterioles and capillaries lead to microvascular thrombosis.
Microangiopathic hemolytic anemia is a descriptive term for non-immun hemolytic anemia
resulting from intravascular red blood cell fragmentation that produces schistocytes on the
peripheral blood smear. Atypical hemolytic uremic syndrome is a type of primer thrombotic
microangiopathy and using eculizumab in the early phase of therapy reduces the risk of
irreversible renal damage. We mentioned both the importance of early diagnosis at the
patients presenting with microangiopathic hemolytic anemia and thrombocytopenia like our
patient and the benefit of eculizumab therapy at the early phase of atypical hemolytic uremic
syndrome therapy.

21.
Trakeostomi Öncesi Boyun Yapılarının Değerlendirilmesi ve Trakeostomi Yönteminin Belirlenmesinde Ultrasonun Etkinliği: Perkütan veya Cerrahi?
The Efficacy of Ultrasound to Evaluate The Neck Structures Before Tracheostomy and To Determine The Methods of Tracheostomy: Percutaneous or Surgical?
Aykut Sarıtaş, Çiler Zincircioğlu, Pelin Uzun Sarıtaş, Uğur Uzun, Işıl Köse, Nimet Şenoğlu
doi: 10.5505/ktd.2018.43760  Sayfalar 113 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, cerrahi trakeostomi veya PDT kararını vermede ultrasonla boyun muayenesinin etkisini ve PDT'ye bağlı komplikasyon oranlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmaya 2015-2017 yılları arasında 72 hasta dahil edildi. Tüm veriler, Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki elektronik veri tabanından tarama yapılarak elde edilmiştir. US, krikoid kıkırdakların, trakea halkalarının, tiroidin ve vasküler yapıların konumunu belirlemek için kullanılmıştır. US ile yapılan boyun muayenesinden sonra uygun olmayan olgulara cerrahi trakeostomi kararlaştırıldı.
BULGULAR: İki yıl içinde 72 hastaya trakeostomi kararı alındı. Ultrason ile boyun muayenesinden sonra 13 hastaya (% 18) cerrahi trakeostomi uygulandı. Dört hastaya vasküler yapılar, 7 hastaya trakeal halka tespitinde zorluk ve 2 hastaya geniş tiroid dokusu nedeniyle cerrahi trakeostomi kararı alındı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ultrason vasküler yapılar da dahil olmak üzere boyun bölgesinin anatomisi hakkında bilgi sağlar. Boynun ultrason ile muayenesi komplikasyonları azaltmada ve gerçekleştirilmesi zor olabilecek perkütan dilatasyonal trakeostomiyi belirlemede etkilidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the influence of neck examination with ultrasound on making the decision of surgical tracheostomy or PDT and complication rates due to PDT.
METHODS: This restrospective study was included 72 patients between 2015-2017 years. All the data was obtained by scanning from the electronic data base in Tepecik Training and Research Hospital. US was used to identify the position of the cricoid cartilages, trachea rings, thyroid and vascular structures. After the neck examination with US, surgical tracheostomy was decided on unsuitable cases.
RESULTS: Tracheostomy decision was made to 72 patients with in 2 years. After the US neck examination, 13 patients (%18) underwent surgical tracheostomy. Surgical tracheostomy decision was made in 4 patients due to vascular structures, in 7 patients due to the difficulty of identifying tracheal rings and in 2 patients due to the thyroid gland.
DISCUSSION AND CONCLUSION: US provides information regarding the anatomy of the neck region, including vascular structures. US examination of the neck is effective in reducing complications and determining percutaneous dilatational tracheostomy which may be difficult to perform.

22.
Superior Semisirküler Kanal Dehissansında Distorsiyon Ürünü Otoakustik Emisyon Ölçüm Değerlerinin Araştırılması
Investigation of distortion product otoacoustic emission values in superior semicircular canal dehiscence
Sanem Okşan Erkan, Zeynel Abidin Erkan, Birgül Tuhanioğlu, Nezahat Erdoğan, Semih Öncel
doi: 10.5505/ktd.2018.29964  Sayfalar 119 - 126
GİRİŞ ve AMAÇ: Süperior semisirküler kanal dehissansı vertigo ile başvuran hastalarda saptanabilen bir hastalıktır. Klinikte vertigo, otofoni,iletim tipi işitme kaybı, nistagmus saptanabilir. Otoakustik emisyon dış tüylü hücrelerin aktivitesine bağlı oluşan, koklea fonksiyonunun monitörizasyonunda kullanılan non-invaziv bir testtir.
Biz çalışmamızda superior semisirküler kanal dehissansı olan hastalarda otoakustik emisyon değerlerini araştırdık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar iki gruba ayrıldı. Tek taraf dehissans olan hastaların test kulakları(1.grup), karşı sağlam kulaklar ile, bilateral dehissans olan hastaların kulakları(2.grup), kontrol grubunun ( 3. grup) aynı taraf kulakları ile distorsiyon product ve sinyal-gürültü oranı ölçümleri yapılarak karşılaştırıldı.
BULGULAR: Distorsiyon ürünü otoakustik emisyon ölçümü sonrası amplitüd değerleri ve sinyal gürültü oranı değerleri esas alınarak, 1-8 kHz’ de değerler karşılaştırıldı.Tek taraf dehissans olan olgularda, karşı sağlam kulak ile test kulağı karşılaştırıldığında amplitüd ve sinyal-gürültü oranı değerlerinin test kulağında,sırasıyla 1 ve 6 kHz’de anlamlı olarak düştüğü saptandı (p<0,05). Bilateral dehissans olan ikinci grupta, test kulağı kontrol grubu ile kıyaslandığında, amplitüd ve sinyal gürültü oranı değerlerinin test kulağında tüm frekanslarda anlamlı olarak düştüğü saptandı ( p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Süperior semisirküler kanal dehissans saptanan hastalarda, kokleadaki dış titrek tüylü hücrelerin etkilendiği gözlense de otoakustik emisyonun tanıya katkısından söz edilemez.
INTRODUCTION: Superior semicircular canal dehiscence has been found in patients with vertigo symptoms. Patients may have otophonia,conductive hearing loss,nistagmus with vertigo.Otoacustic emission is a non-invasive test used for monitoring cochlea function due to outer hair cell activity. In our study we investigated otoacustic emission results in superior semicircular canal dehiscence patients.
METHODS: Patients were divided into two groups. Patients with unilateral superior semicircular canal dehiscence were compared with the opposite normal side of their ear, using distortion product and signal-noise ratio values at 1-8 kHz. Patients with bilateral semisircular canal dehiscence were compared with control group patient’s ears.
RESULTS: Distorsion product otoacustic emission measurements and signal noise ratio values were significantly decreased at 1 kHz and 6 kHz in unilateral patients respectively(p<0.05),and significantly decreased at 1-6 kHz in bilateral superior semicircular canal dehiscence patients(p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We showed the damage of the outer hair cell with emission measurements in superior semicircular canal dehiscence patients but we can not mention about its contribution to diagnosis.

OLGU SUNUMU
23.
Parotis Bezinin Nadir Görülen Malign Tümörü Lenfoepitelyal Karsinom: Olgu Sunumu
A Rare Malign Tumor Of The Parotid Gland Lymphoepithelial Carcinoma: Case Report
Eda Aydın, Aykut İkincioğulları, Süleyman Emre Karakurt, Nurcan Kum, Zekiye Orhan, Hüseyin Dere
doi: 10.5505/ktd.2018.09779  Sayfalar 127 - 130
Tükürük bezi malign tümörleri tüm baş boyun malign tümörlerinin %3’ünü oluşturur. Görece az görülen bu tümörler içerisinde de lenfoepitelyal karsinom son derece nadir karşılaşılan histolojideki tümörlerdir ve Epstein-Barr Virüs (EBV) pozitifliği ile ilişkisi bulunmaktadır. Bu olgu sunumunda sol parotis bezinde lenfoepitelyal karsinoma sahip 72 yaşındaki erkek hastaya tanı ve tedavi yaklaşımımızı literatür eşliğinde sunmayı amaçladık.
Malign salivary gland tumors constitues %3 of all kinds of malign head and neck tumors. Among these tumors, which are relatively rare, lymphoepithelial carcinoma is the one that is extremely rare in histology and it has relation with Epstein-Barr Virus (EBV) positivity. In this presentation, we aim to present our diagnosis and treatment approach to a72 year-old male patient who has parotid lymphoepithelial carcinoma with a review of the literature.

ARAŞTIRMA MAKALESI
24.
Processus coracoideus ve cavitas glenoidalis’in cerrahi yaklaşımlar açısından morfometrik analizi: anatomik çalışma
Morphometric analysis of coracoid process and glenoid cavity in terms of surgical approaches: an anatomical study
Sibel Cirpan, Goksin Nilufer Yonguc, Mustafa Güvençer
doi: 10.5505/ktd.2018.50455  Sayfalar 131 - 137
GİRİŞ ve AMAÇ: Tekrarlayan omuz dislokasyonlarının cerrahi tedavisinde doğal glenohumeral anatomiyi tekrar oluşturmak için, processus coracoideus (PC) transferi işlemleri kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı PC ve cavitas glenoidalis (CG) boyutlarını ölçmek ve sonuçlar arasındaki korelasyonu incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Anatomi Anabilim Dalı Laboratuvarı’nda yer alan 62 adet yetişkin insana ait kuru kemik scapula, makroskopik olarak incelendi. CG’in superoinferior yüksekliği ve en geniş anteroposterior çapı, PC’in uzunluğu, kök yüksekliği, ucunun ve kökünün genişliği, ve PC’in ucu ile CG’in tuberculum supraglenoidale arasındaki uzaklıklar 0.01mm’ye duyarlı dijital kumpas kullanılarak ölçüldü.
BULGULAR: CG’in ortalama uzunluğu ve genişliği, PC’in kök genişliği, kök yüksekliği, uç genişliği ve uzunluğu sırasıyla 37.27 ± 3.40 mm, 26.25 ± 3.04 mm, 13.98 ± 1.69 mm, 18.59 ± 2.55 mm, 13.95 ± 1.73 mm, 42.36 ± 4.28 mm ölçüldü. CG’in tuberculum supraglenoidale’si ile PC’un ucu arasındaki uzaklık 27.56 ± 3.75 mm ölçüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PC’un boyutları coğrafi bölge farklılıklarına bağlı değişmektedir.
INTRODUCTION: In order to treat the recurrent shoulder dislocations surgically, the coracoid process (CP) transfer procedures are used to restore the native glenohumeral anatomy. The aim of this study is to measure the dimensions of the CP and the glenoid cavity (GC) and to evaluate the correlation between their measurements.
METHODS: Sixty two adult dried human scapulae belonging to the Anatomy Department Laboratory of Dokuz Eylul University School of Medicine were examined macroscopically. The study parameters measured by using a digital caliper sensitive to 0.01 mm were as follows: the CP (length, heigth at the root,width at the tip and at the root), the GC (the superoinferior height and the widest antero-posterior diameter) and from the CP tip to the supraglenoid tubercle of GC.
RESULTS: The mean length and width of the GC and root width, root height, tip width and length of the CP were measured as 37.27 ± 3.40 mm, 26.25 ± 3.04 mm, 13.98 ± 1.69 mm, 18.59 ± 2.55 mm, 13.95 ± 1.73 mm, 42.36 ± 4.28 mm, respectively. The distance between supraglenoid tubercle of GC and CP tip was measured as 27.56 ± 3.75 mm.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The dimensions of the CP may differ according to geographical differences.

LookUs & Online Makale