ISSN : 2147 - 0758 Kocaeli Med J

Hızlı Arama




Kocaeli Med J: 6 (3)

Cilt: 6  Sayı: 3 - ARALIK 2017

ARAŞTIRMA MAKALESI
1.
Sağlık Yüksekokulu Öğrencilerinde Sağlık Okuryazarlığı
Health Literacy In School Of Health Students
Sibel Ergün
Sayfalar 1 - 6 (492 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Sağlık okuryazarlığı (SOY), kişilerin bilinçli sağlık kararları vermek için gerekli sağlık bilgi ve hizmetlerini anlama, edinme ve işleme kapasitesinin derecesidir. Araştırma Sağlık Yüksekokulu öğrencilerinin sağlık okuryazarlığı düzeyini ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipte planlanan araştırmanın evrenini, Balıkesir Üniversitesi Balıkesir Sağlık Yüksekokulu 2016-2017 yılında hemşirelik ve ebelik bölümünde eğitim gören 1058 öğrenci oluşturdu. Örneklemi ise araştırmaya katılmayı kabul eden 718 öğrenci oluşturdu. Veriler, sosyodemografik form ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları ölçeği uygulanarak toplandı. Verilerin değerlendirmesinde frekans, yüzde, ki-kare testi, t testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Benferoni testi kullanıldı.
BULGULAR: Araştırmada öğrencilerin TSOY-32 ölçeğinin genel puan ortalaması 26.48±16.54 olarak belirlendi. Kız öğrencilerin, ebelik bölümünde eğitimine devam edenlerin, 4. Sınıfların TSOY-32 ölçeği toplam puanlarının fazla olduğu saptandı (p<0.01). Araştırmada öğrencilerin sağlık okuryazarlık düzeyi “sorunlu – sınırlı sağlık okuryazarlığı” olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, bu araştırmada öğrencilerin sağlık okuryazarlık düzeyi “sorunlu–sınırlı sağlık okuryazarlığı” olarak bulundu. Öğrencilerin sağlık okuryazarlığını kavrama ve günlük hayatta uygulanım çabalarının desteklenmesi önerilmektedir.
INTRODUCTION: Health Literacy (HL) is the degree to which individuals have the capacity to obtain, process, and understand the basic health information and services needed to make informed health decisions.This study aimed to find out the level of health literacy, and factors effecting health literacy among students at the School of Health in Balıkesir University.
METHODS: The research was a descriptive study. The universe of the study comprised 1058 nursing and midwifery students studying at the School of Health in Balıkesir University 2016-2017 academic year. The sample consisted of 718 students who accepted to participate in the study. Data was collected by applying the soci-demographic form and healthy life behaviour scale. Frequency, percentage, chi-square, t test and one-way ANOVA and Bonferroni test were used to analyse the results.
RESULTS: Mean score of TSOY-32 scale of the students was found as 26.48±16.54. Female students, midwifery students and fourth year students had higher TSOY-32 total points (p<0.01). It was found that the students had “problematic-limited health literacy level”.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was shown that students had “problematic-limited health literacy level. Students should be encouraged to understand the health literacy and practice it their daily life.

2.
Cushing hastalığında nüksü öngören faktörler
Predicting factors of recurrence in patients with Cushing's Disease
Alev Selek
Sayfalar 7 - 12 (174 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Giriş: Cushing Hastalığının nüks oranı yüksektir; bu nedenle, nüksü öngören klinik özellikler, yüksek riskli hastaları belirlemek için tanımlanmalıdır. Bu faktörler hastalığın yönetimini ve izlem sıklığını etkileyebilir.
Amaç: Nüks etmiş CH (RD) ve uzun sürekli remisyon (SR) sağlanmış hastaların klinik özelliklerini karşılaştırarak hastalık nüksünü öngören klinik faktörleri belirlemeyi amaçladık.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Cerrahi tedavi uygulanan 85 CH olan hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif tanı testleri ve postoperatif hastalık aktivitesi kaydedildi. Hipofiz tümör boyutu, invazyonu, p53 ve Ki-67 immünhistokimyasal boyama verileri ile postoperatif kortizol aksı geridönüş zamanı değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya 16 RD ve 54 SR hastası alındı. Preoperatif ACTH düzeyleri RD grubunda daha yüksekti. RD hastalarında preoperatif adenom boyutu ve kavernöz sinüs invazyonu ile Ki-67 indeksi SR grubuna göre daha yüksekti. RD'li 11 hastada (% 69) hızlı kortizol aksı geridönüşü görülürken SR grubunda sadece 6 hastada (% 11) vardı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif ACTH yüksekliği, atmış tümör boyutu, kavernöz sinüs invazyonu ve yüksek Ki-67 indeksi, Cushing hastalığında nüksü öngörebilir faktörlerdir. Bununla birlikte, hızlı kortizol aksı geridönüşü de nüks ile ilişkili bulunmuştur.
INTRODUCTION: Introduction: Cushing's Disease (CD) has high recurrence rate therefore clinical features predicting recurrence should be defined to discriminate patients with high risk. These factors can effect management and follow-up frequency.
Aim: We aimed to compare the clinical features of the patients with recurrent CD (RD) and sustained remission (SR) in order to determine clinical factors that might predict disease recurrence.

METHODS: Surgically treated 85 patients with CD were evaluated retrospectively. Preoperative diagnostic tests and postoperative disease activity were noted. Pituitary tumor size, invasiveness and features such as p53 and Ki-67 immunohistochemical staining data also postoperative cortisol axis recovery time were evaluated.
RESULTS: 16 RD and 54 SR patients were enrolled to the study. Preoperative ACTH but not cortisol levels were higher in RD group. RD patients had higher preoperative adenoma size and cavernous sinus invasion rate and Ki-67 index than SR group. Eleven (69%) patients with RD had early recovery time while 6 (11%) patients in SR group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Higher preoperative ACTH levels, tumor size, cavernous sinus invasion and Ki-67 immunostaining would predict recurrence in CD. Additionally, rapid recovery of cortisol axis was found to be related with recurrence.

3.
Çocukların örselenmesine annelerin örselenme yaşantısının etkisi
The effect of childhood neglect and abuse experiences of mothers on the neglect and abuse of children
Merve Ezen, Ayfer Açıkgöz
Sayfalar 13 - 21 (468 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuğun korunduğu, mutlu ve güvenli bir şekilde yetiştirildiği aile ortamı, bazen olumsuz yaşantıların ve örseleyici davranışların ortaya çıktığı bir ortama dönüşebilmektedir. Araştırmamız çocukların örselenmesine annelerinin örselenme yaşantılarının etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma 1-10 Ağustos 2017 tarihleri arasında Eskişehir’deki bir hastanede çalışan ve çocuğu olan kadın temizlik personeli ve hastabakıcılar ile yapıldı. Çalışma evren içinden araştırmaya katılmaya gönüllü 100 kişi ile tamamlandı. Veri toplamak amacıyla; “Tanımlayıcı Özellikler Formu”, “Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği (ÇÖYÖ)” ve “Aile İçi Çocuk İstismarı Ölçeği-B Formu (AİÇİÖ-B)” kullanıldı. Verilerin analizi IBM SPSS 21 paket programı ile yapıldı.
BULGULAR: Annelerin çocukluk döneminde en fazla duygusal istismara maruz kaldıkları ve çocuklarına en fazla fiziksel istismarda bulundukları görüldü. Annelerin ÇÖYÖ puanları ve AİÇİÖ-B puanları arasındaki ilişkiye bakıldığında ise; aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu (p<0.05) görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk döneminde örselenmeye maruz kalan annelerin kendi çocuklarına daha fazla örselenme davranışlarında bulundukları saptandı.
INTRODUCTION: The family environment where children are protected and raised healthily, happily and securely may turn into an environment in which adverse experiences and destructive behaviours which affect all the members of a family emerge. The study has been carried out with the purpose of identifying the effect of traumatic experiences of mothers on the trauma of children.

METHODS: The study has been carried out on cleaning and caregiving staff having a child and working in a hospital in Eskisehir between 1 and 10 August 2017. The study has been completed with 100 voluntary person from the population. The data has been collected through “Descriptive Characteristics Form”, “Childhood Trauma Questionnaire (CTQ)”, and “Scale of Child Abuse in the Family B-Form (SCAF-B)” and analysed via IBM SPSS Version 21.0.
RESULTS: The mothers primarily experienced emotional abuse during childhood. The mothers mostly applied physical abuse on their children. As a result of the analysis between the scores of CTQ and SCAF-B, it has been identified that there is a statistically significant relation between the scores of two scales (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mothers who were exposed to destructive behaviours during childhood have applied more destructive behaviours to their children.

4.
Hemşirelerin biyolojik hedeflenmiş tedaviler hakkındaki bilgi düzeyi ve uygulamalarının değerlendirilmesi
Evaluation of knowledge level and applıcatıons of nurses on bıologıcal targeted treatments
Füsun Uzgör, Aysun Kazak, Burcu Albayrak, Ayşe Özkaraman
Sayfalar 22 - 29 (359 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, kanser ve otoimmün hastalıkların yönetiminde biyolojik hedeflenmiş tedavi uygulayan hemşirelerin bilgi ve uygulamalarını değerlendirilmek amacıyla karşılaştırmalı olarak yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel türde, tanımlayıcı nitelikte bu araştırma Eskişehir ve Çankırı illerinde bulunan hastanelerin yetişkin dahili poliklinik ve kliniklerinde çalışan, çalışmaya katılmak isteyen hemşirelerle yürütüldü. Araştırmaya katılan hemşireler iki gruba atandı; biyolojik ajan uygulayanlar A grubu, biyolojik ajan uygulamayanlar B grubu. Araştırmanın verileri yüz yüze görüşme yöntemi kullanılarak birey tanıtım formu, biyolojik ajan uygulama ve bilgi formu aracılığıyla toplandı. Veri analizi IBM SPSS 21 paket programı ile yapıldı. Sürekli değişkenlere ait değerler ortalama±standart sapma, kategorik değişkenlere ait değerler frekans ve yüzde olarak verildi. Kategorik değişkenler arasındaki ilişki ki kare analizi ile değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmanın örneklemini 204 hemşire oluşturdu (A grubu=%47.1; B grubu=%52.9). A grubu hemşireler B grubu hemşirelere göre biyolojik ajanların maliyetinin yüksek olduğunu (p˂0.001), bazı biyolojik ajanların soğuk zincir kuralına göre saklanması gerektiğini (p˂0.001), tedavide hastanın allerji öyküsünün belirleyici olduğunu (p=0.019), biyolojik ajanlarla tedaviye bağlı fırsatçı enfeksiyonların gelişebileceğini (p=0.008) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı doğru bildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmamızda biyolojik ajanlar hakkında deneyimi olan A grubu hemşirelerle bu konuda her hangi bir deneyimi ve eğitimi olmayan B grubu hemşirelerin biyolojik ajanlarla ilgili önermelere çoğunlukla doğru yanıt verdikleri saptandı.
INTRODUCTION: This study is conducted comparatively to evaluate the knowledge and practice of nurses applying biologically targeted therapy in the management of cancer and autoimmune diseases.
METHODS: This cross-sectional and descriptive study was conducted with volunteer nurses working in adult polyclinics and clinics of hospitals in Eskişehir and Çankırı provinces. The nurses who participated in the research were assigned to two groups: Group A; those who apply biological agents, Group B; those who do not apply biological agents. The data were collected using face-to-face interview method by means of individual identification form, biological agent application and information form. Data analysis was performed by using IBM SPSS 21 package program. Values of continuous variables are given as mean ± standard deviation, values of categorical variables are given as frequency and percentage. The relationship between the categorical variables was evaluated by chi square analysis.
RESULTS: The sample of the study consists of 204 nurses (Group A: %47,1; Group B: %52,9). Comparing to nurses of Group B, nurses of Group A are well informed about the following in the way that will create statistically significant difference: the cost of biological agents is high (p<0,001), some biological agents need to be stored according to the cold chain rule (p<0,001), the patients’ allergy story is the determining factor in the treatment (p=0,019), treatment related opportunistic infections may occur with biological agents (p=0,008).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was found that nurses of Group A, who had experience about biological agents and nurses of Group B, who had no experience and education in this regard mostly responded correctly to proposals related to biological agents.

5.
Brugada Sendromu hastalarında repolarizasyon parametrelerinin klinik önemi
Clinical significance of repolarization parameters in Brugada Syndrome patients
Kıvanç Yalın, Tümer Erdem Güler, Tolga Aksu, Ebru Gölcük, Kamil Adalet
Sayfalar 30 - 35 (210 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Brugada Sendromu (BS) ani ölüm riskinin arttığı kalıtsal bir hastalıktır. Mevcut risk parametreleri yetersizdir. Artmış T dalga alternansı (TDA) ve uzamış T dalgası pik-son süresi (Tp-e) ani kardiyak ölüm ile ilişkilidir. Bu çalışmada TDA ve Tp-e süresinin BS hastalarındaki rolü araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 13 BS hastası ve 11 kontrol alınmıştır. BS ve kontrollerde TDA ve EKG kaydedilmiştir. Hastalar ve kontroler ventriküler aritmi açısından takip edilmiştir.

BULGULAR: BS ve kontrollerde TDA negatif saptanmıştır. Ancak BS hastalarında Tp-e süresi kontrollere göre daha uzun saptanmıştır. Ayrıca takipte ventriküler aritmi gelişen hastaların tümünde Tp-e 100 ms’ nin üzerindedir.

TARTIŞMA ve SONUÇ: BS hastalarında TDA uygun olmayan bir testtir, Tp-e süresinin uzaması BS hastalarında artmış risk ile ilişkili olabilir.
INTRODUCTION: Brugada syndrome (BS) is a genetic disease with increased risk of sudden cardiac death. Increased T wave alternans (TWA) and prolonged T wave peak to end (Tp-e) interval are linked to sudden cardiac death. In the present study, we investigated the role of TWA and Tp-e interval in BS.

METHODS: Thirteen BS and 11 controls were included. TWA and ECG were recorded. Patients and controls were followed for ventricular arrhythmias.
RESULTS: TWA study was negative in BS and controls. Tp-e interval was longer in BS than controls. Furthermore, during f/u all patients with ventricular arrhythmiashad Tp-e interval longer than 100 ms.

DISCUSSION AND CONCLUSION: TWA is an inappropriate test for BS, prolonger Tpe may be related to increased risk in BS patients.


6.
Pediatrik Keratokonus Vakalarında Transepitelyal Cross-linking Tedavisinin Etkinliği
Effect of Transepithelial Crosslinking Treatment on Pediatric Keratoconus
Sevgi Subaşı, Nurşen Yüksel, Muhammed Furkan Balcı, Kübra Demirci, Dilara Pirhan, Büşra Yılmaz Tuğan
Sayfalar 36 - 40 (195 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Pediatrik keratokonusta transepitelial korneal kollajen crosslinking (CXL) tedavisinin etkinliğinin klinik izlemlerimiz ve literatür bilgileri ışığında değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015-2016 yılları arasında Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları’na başvurup progressif keratokonus tanısıyla CXL tedavisi uygulanmış ve en az bir yıl takip edilmiş 18 yaş altı 18 hastanın 33 gözü, retrospektif olarak incelendi. CXL öncesi ve postoperatif 1, 3, 6 ve 12. aylardaki en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve Sirius topografi cihazı ile kaydedilen; merkezi kornea kalınlığı (MKK), en ince lokalizasyondaki kornea kalınlığı (EİKK), keratometrik değerler [simüle düz keratometri (sim K1), simüle dik keratometri (sim K2), en yüksek keratometri (Kmax)] ve korneal astigmatizma (Cyl) değerleri karşılaştırıldı.
BULGULAR: EİDGK postperatif 12. ayda artmakla birlikte muayeneler arasında istatistiksel anlamlı bir değişim gözlenmedi (p=0.052). MKK, EİKK açısından takip boyunca bulgular benzerdi istatistiksel anlamlı bir değişim mevcut değildi (p=0.806, p=0.063, sırasıyla). Sim K1, sim K2, Kmax ve Cyl değerlerinde sabitlenme olduğu ve preoperatif döneme kıyasla postopertif bir yıllık izlemde anlamlı bir değişim olmadığı görüldü (p=0.619, p=0.661, p=0.953, p=0.311, sırasıyla).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Transepitelyal crosslinking tedavisinin pediatrik yaş grubu progresif keratokonuslarında kolay uygulanabilir, konforlu ve progresyonu durdurabilir bir yöntem olduğu düşünüldü.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the efficacy of transepithelial corneal collagen crosslinking (CXL) technique in patients with pediatric keratoconus.
METHODS: 33 eyes of 18 patients who were admitted to Kocaeli University Faculty of Medicine, Department of Ophthalmology for the treatment of progressive keratoconus under the age of 18 years who were admitted in 2015-2016 years and followed up at least one year were retrospectively evaluated. The best corrected visual acuity (BCVA), central corneal thickness (CCT), thickness of thinnest location (TTL), keratometric values [simulated flat keratometry (K1), simulated step keratometry (K2), maximum corneal steepness (Kmax)] and corneal astigmatism (Cyl) values were assessed by Sirius topography preoperatively and in postoperative 1, 3, 6 and 12 months.
RESULTS: There was no statistically significant difference between preoperative and postoperative examinations in terms of BCVA (p = 0.052). There was no statistically significant change in CCT and TTL findings during follow-up (p = 0.806, p = 0.063, respectively). It was seen that Sim K1, sim K2, Kmax and Cyl values were similar between preoperative and postoperative one year follow-up (p = 0.619, p = 0.661, p = 0.953, p = 0.311, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Transepithelial crosslinking treatment was observed to be easy to apply, comfortable and prevent progression in pediatric age group of keratoconus

7.
Hipopne veya apne predominansı olan obstrüktif uyku apne sendromlu hastaların uyku yapısındaki farklılıklar ve eşlik eden morbiditeler
Differences in the sleep structure and accompanying morbidities in obstructive sleep apnea patients with apnea versus hypopnea predominancy
Zahide Yılmaz, Pınar Bekdik Şirinocak, Adin Selçuk, Erkan Esen
Sayfalar 41 - 46 (193 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Biz bu çalışmada apne veya hipopne belirgin obstrüktif uyku apne sendrom (OSAS)’lu hastalarda, uyku yapısı başta olmak üzere, vücut kütle indeksi (BMI), epworth uykululuk skalası (ESS), eşlik eden hastalıklar ve üst hava yolu morfolojisindeki farklılıkları değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hipopne oranı %50' den fazla olan hastalar hipopne grubuna alınırken apne oranı %50' den fazla olan hastalar apne grubuna alındı. Hastaların BMI, ESS ve polisomnografi (PSG) parametreleri kaydedildi. Hastalar anamnezlerinde sigara kullanım alışkanlığı, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), hipertansiyon (HT), diyabetes mellitus (DM), koroner arter hastalığı (KAH)’ nın varlığı açısından tarandı ve üst solunum yolu patolojisi açısından gözden geçirildi.
BULGULAR: Hipertansiyon oranı hipopne grubunda, apne grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,021; p<0,05). Rapid Eye Movement (REM) oranı hipopne grubunda, apne grubundan anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,016; p<0,05). Non-Rapid Eye Movement (NREM) apne-hipopne indexi (AHİ) apne grubunda, hipopne grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,007; p<0,01). Supin AHİ ölçümleri apne grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,047; p<0,05). Uvula değerlendirmesinde apne grubunda elonge uvula oranı anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,043; p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Apne ağırlıklı obstrüktif uyku apne sendromu, hipopne belirgin OSAS’ a göre daha ağırdır. Hipertansiyon obstrüktif uyku apne sendromunda, hipopne ağrırlıklı hasta grubunda daha yaygındır.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to evaluate the body mass index (BMI), epworth sleepiness scale (ESS), accompanying diseases and differences in upper airway morphology and sleep structure in particular in patients with apnea- or hypopnea-predominant obstructive sleep apnea syndrome (OSAS).
METHODS: Patients whose hypopnea ratio was more than 50% were taken to the hypopnea group and patients whose apnea ratio was more than 50% were taken to apnea group. BMI, ESS and polysomnography (PSG) parameters of the patients were recorded. Patients were screened for smoking habits, presence of chronic obstructive pulmonary disease (COPD), hypertension (HT), diabetes mellitus (DM), coronary artery disease (CAD) and upper respiratory pathology in their anamnesis.
RESULTS: Hypertension rate was found to be significantly higher in hypopnea group than in apnea group (p = 0.021, p <0.05). Hypopnea group was found to have significantly higher Rapid Eye Movement (REM) rate than apnea group (p = 0.016, p <0.05). Apnea-hypopnea index (AHI) of Non-Rapid Eye Movement (NREM) was significantly higher in apnea group than in hypopnea group (p = 0.007; p <0.01). Supine AHI measurements were significantly higher in apnea group (p = 0.047, p <0.05). In terms of uvula, elongated uvula rate was found to be significantly higher in apnea group (p = 0.043; p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Apnea-predominant sleep apnea syndrome is more severe than hypopnea-predominant OSAS. Hypertension is more common in patients with hypopnea-predominant obstructive sleep apnea syndrome

8.
Artroskopik Subakromiyal Dekompresyon: Kısa Dönem Klinik Sonuçlar
Arthroscopic Subacromial Decompression: Short-term Clinical Results
Alper Gültekin, Ulaş Serarslan
Sayfalar 47 - 49 (169 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Subakromiyal sıkışma sendromu; omuz ağrısı ve hayat kalitesini kısıtlayan en önemli omuz rahatsızlıklarından olup, artroskopik cerrahinin gelişmesi ile birlikte tedavisinde artroskopik subakromiyal dekompresyon tercih edilir bir yöntem haline gelmiştir. Bu çalışmada Artroskopik subakromiyal dekompresyon uyguladığımız hastaların klinik sonuçları değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, izole subakromiyal sıkışma sendromu tanısıyla artroskopik subakromiyal dekompresyon uygulanan 58 hastanın 59 omuzu (39 kadın 19 erkek; ortalama yaş 51,7; dağılım 25-74) dahil edildi. 31 sol 28 sağ omuz etkilenmişti. Hastalar ameliyat öncesi ve son kontrollerinde omuz Constant skoru, UCLA skoru, VAS (görsel analog skala) ile değerlendirildi. Ortalama takip süresi 28,6(12-44) ay idi.
BULGULAR: Ameliyat öncesi sırasıyla ortalama Constant skoru 41(34-56), VAS(0-100) 70(60-90) iken ameliyat sonrası son kontrolde sırasıyla; 84(75-95) ve 14(0-30) olarak bulundu (p<0,05). Ameliyat sonrası UCLA skorlamasına göre 44 omuzda çok iyi, 15 omuzda iyi sonuç elde edildiği görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Subakromiyal sıkışma sendromu tedavisinde iyi seçilmiş hastalarda, tecrübeli cerrah tarafından yapıldığında, artroskopik subakromiyal dekompresyon başarılı sonuçları olan bir yöntemdir.
INTRODUCTION: Subacromial impingement is a common shoulder disorder causes shoulder pain and limited quality of life. Through the development of arthroscopic surgery, shoulder arthroscopy has been implemented as a valid method for the treatment of subacromial impingement. In this study; patients who underwent arthroscopic subacromial decompression for subacromial impingement were evaluated prospectively.
METHODS: In this study we evaluated 59 shoulders (31 left, 28 right) of 58 patients (39 female, 19 male) preoperatively and postoperatively with Constant score, UCLA score and VAS score. Mean age was 51.7 (25-74) years and the mean follow-up period was 28.6 (12-44) months.


RESULTS: Preoperatively the mean Constant score was 41 (34-56), VAS score (0-100) was 70 (60-90). Postoperatively the mean Constant score was 84 (75-95) and VAS score was 14 (0-30). For UCLA scoring 44 patients have excellent, 15 patients have good results.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Arthroscopic subacromial decompression is a successful surgical treatment option for subacromial impingement, in selected patients performed by an experienced surgeon.

9.
Dupuytren Kontraktürü Nedeniyle Parsiyel Fasyektomi Uygulanan Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi
Retrospective Assessment of Dupuytren’s Contracture Patients with Partial Fasciectomy
Ümit Gök, Alper Gültekin, Nazlı Demir Gök
Sayfalar 50 - 53 (391 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde parsiyel fasyektomi yöntemi ile tedavi edilen Dupuytren kontraktürlü hastaların postoperatif sonuçlarının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Mart 2012- Mart 2016 yılları arasında kliniğimizde Dupuytren kontraktürü nedeniyle parsiyel fasyektomi ile opere edilen 20 hasta retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Hastaların 14’ü erkek (%70); 6’sı (%30) kadın idi (erkek/kadın oranı: 2,33/1). Hastaların en küçüğü 23 yaşında; en büyüğü 78 yaşında idi. Erkeklerde yaş ortalaması 58,35 yaş; kadınlarda 56,16 yaş olarak bulundu. 1 hasta (%5) çift taraflı el tutulumu nedeniyle opere edildi. 19 hasta ise (% 95) tek taraflı el tutulumu nedeniyle ameliyat edildiler. Tek taraflı el tutulumu olanların 8 tanesi (%42, 1) sol elinden; 11 tanesi (%57,9) sağ elinden opere edildi. Eksize edilen fibrosis dokusu ortalama 26,5 mm idi (min/max: 10-40 mm). Ortalama takip süresi 30,65 ay idi (11-50 ay). 2 hastada rekürrens görüldü (%10).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İleri olgularda bile parsiyel fasyektomi tercihinin dupuytren kontraktürü tedavisinde güvenli ve başarılı bir yöntem olabileceği kanaatindeyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study is analysing the Dupuytren’s Contracture patients retrospectively who underwent partial fasciectomy.
METHODS: We analyze 20 patients retrospectively who underwent surgery between March 2012 to March 2016 at our department.
RESULTS: 14 patients were men (70%); 6 patients were women (30%) (Male / female ratio 2,33/1). The youngest one of patients was 23 years old and the oldest one was 78 years old. Mean age was 58,35 in men and 56,16 in women. 1 patients had bilateral hand involvement (5%) and 19 patients had one hand involvement(95%). 8(42,1%) of them were operated from the left hand; 11 of them (57,9%) were operated by the right hand. The mean measure of excision material is 26,5 mm ( min/max: 10-40 mm ). Mean follow-up is 30,65 month (11-50 month). There was recurrence in 2 patients (10%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Even in advanced cases, we believe that partial fasciectomy may be a safe and successful method for the treatment of Dupuytren Contracture.

10.
Supraventriküler Taşikardilerin Tedavisinde Radyofrekans Katater Ablasyon Tedavisi: Tek Merkez Deneyimi
Radiofrequency Catheter Ablation Therapy In The Treatment of Supraventricular Tachycardia: A Single Center Experience
Kazım Serhan Özcan, Serdar Bozyel, Tümer Erdem Güler, Tolga Aksu
Sayfalar 54 - 58 (169 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Radyofrekans katater ablasyon supraventriküler taşikardilerin tedavisinde etkin bir yöntemdir. Biz bu çalışmamızda yeni kurulan bir aritmi merkezinde supraventriküler taşikardi sebebiyle ablasyon uyguladığımız ilk 269 hastaların sonuçlarını değerlendirmek istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2013 ile Ocak 2016 tarihleri arasında yeni bir aritmi merkezinde supraventriküler taşikardi sebebiyle radyofrekans katater ablasyonu uygulanan 269 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Tüm hastaların demografik bilgileri, elektrofizyoloji bulguları, uygulanan tedavi işlemleri ve karşılaşılan komplikasyonlar ve 1 yıllık takip sonuçları kayıt edildi.
BULGULAR: Çalışmaya 269 hasta (109 erkek) dahil edildi. Ortalama yaş 47,74 ± 14.87 idi. 196 hastada atrioventriküler nodal reenteran taşikardi (AVNRT), 35 hastada atrioventriküler reenteran taşikardi (AVRT), 18 hastada atrial taşikardi (AT), 20 hastada atrial flutter(AFL) ablasyonu uygulandı. 3 vaka işlem sırasında başarısız olundu ( 1 AT, 1 AVNRT, 1 AVRT). 1 yıllık takipte 7 hastada nüks görüldü (2 AT, 2 AVNRT, 2 AVRT, 1 AFL).
TARTIŞMA ve SONUÇ: RFCA kabul edilebilir bir başarı oranı ve düşük komplikasyon oranı ile SVT tedavisinde güvenli ve etkili bir yaklaşımdır. Sonuçlarımız uluslararası literatürle uyumludur.
INTRODUCTION: Radiofrequency catheter ablation (RFCA) is an effective method in the treatment of supraventricular tachycardia (SVT). In this study, we evaluated the results of the first 269 patients treated with RFCA of SVT in a our new arrythmia center
METHODS: 269 patients underwent RFCA for SVT between january 2013 and january 2016 were retrospectively evaluated in the study. Demographic and clinical characteristics of patients, electrophysilogical findings and techniques, treatment methods, complications and one year follow-up data were recorded.
RESULTS: 269 patients (109 male) were evaluated in the study. Mean age was 47,74 ± 14.87. 196;35;18;20 patients underwent RFCA procedure for AVNRT;AVRT;AT;AFL, respectively. 3 patients had unsuccessful procedure (1 AT, 1 AVNRT, 1 AVRT). In 7 patients recurrences occurred ( 2 AT, 2 AVNRT, 2 AVRT,1 AFL) within 12 months after the ablation procedure.
DISCUSSION AND CONCLUSION: RFCA is a safe and effective approach for the treatment of SVT with an acceptable success rate and low complication rate. Our results are compatible with internatinal literature.

11.
Farklı Lokalizasyonlarda Üreter Taşları Olan 3 Yaş Altı Çocuklarda Ultrathin Semirijid Üreterorenoskopi Eşliğinde Holmium Lazer Tedavisinin Etkinliği
The efficacy of holmium laser therapy together with ultra-thin semirigid ureterorenoscope in children under the age of 3 years with ureteral stones in different localizations
Mehmet Sefa Altay, Hasan Rıza Aydın, Şenol Adanur
Sayfalar 59 - 64 (188 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kliniğimizde kullandığımız semirijit (4.5 F) üreterorenoskopun 3 yaş altı çocuklarda üreter taşı tedavisindeki başarısını değerlendirmeyi hedefledik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2012 Ocak-2017 Mart yılları arasında kliniğimizde üreter taşı nedeniyle endoskopik üreter taşı tedavisi yapılan 12’i kız, 13’si erkek toplam 25 hastanın verileri retrospektif değerlendirildi. Proksimal üreter yerleşimli taşı olan 7 hastanın Üreterorenoskopi tedavisinden önce başarısız Vücut dışı şok dalga litotripsinin girişimi mevcuttu. İşlem esnasında 4,5 F semirijid ultrathin Üreterorenoskopi ve litotiriptör olarak holmium: YAG lazer kullanıldı. Hastaların taşsızlık oranlarının değerlendirilmesi fragmantasyon esnasında vizüel olarak ve 1 hafta sonra üriner ultrasonografi ile yapıldı.
BULGULAR: Hastaların %52.0’i (n=13) erkek olup, %48’i (n=12) kız hastaydı. Yaş ortalaması 2.08±0.9 (1–3 yaş aralığı) idi. Taşların %64’ü (n=16) distal üreter, %8’i (n=2) orta üreter, %28’i (n=7) proksimal üreter yerleşimli idi. Hastaların %76’inde (n=19) taşlar sol üreterde, %24’ünde (n=6) sağ üreterde idi. İlk üreterorenoskop prosedürü sonrası taşsızlık oranı %92 (23/25) idi. Proksimal üreterde impakte taşı olan 2 hastaya 2. seans üreterorenoskop uygulandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalibrasyonu 4.5 F olan üreterorenoskopi ile uygulanan endoskopik üreter taşı tedavisinde, çok küçük yaştaki hastalarda bile yüksek başarı ve düşük komplikasyon oranları ile güvenle uygulanabilmektedir.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the success of semirigid (4.5 F) ureterorenoscopy in our clinic in the treatment of ureteric stones in children under 3 years of age
METHODS: We retrospectively evaluated 25 patients (12 female, 13 male) who underwent endoscopic ureteral stone treatment for ureteral stones between January 2012 and March 2017 in our clinic. There were unsuccessful Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy attempts before ureterorenoscopy treatment of the 7 patients with proximal ureteral stones. During the procedure 4.5 F semirigid ultrathin ureterorenoscopy and holmium: YAG laser as lithotripter were used. Evaluation of the stone-free status of the patients was made visually during the fragmentation and by urinal ultrasonography 1 week later.
RESULTS: 52.0% (n = 13) of the patients were male and 48% (n = 12) were female. The mean age was 2.08 ± 0.9 (range 1-3 years). 64% of the stones (n = 16) were located distally, 8% (n = 2) in the mid and 28% (n = 7) in the proximal ureter. The stones were in the left ureter in 76% of the patients (n = 19) and in the right ureter in 24% (n = 6). The stone-free rate after the first ureterorenoscopy procedure was 92% (23/25). Second ureterorenoscopy treatment was applied to 2 patients who had impacted stones in proximal ureter.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In endoscopic ureteral stone treatment with a 4.5 F ultrathin ureterorenoscopy can applied safely with high success and low complication rates even in very young patients.

12.
Metastatik Pankreas Kanserinde Nötrofil/Lenfosit Oranının Prognostik Önemi
Prognostic Significance of The Neutrophil-to-Lymphocyte Ratio in Metastatic Pancreatic Cancer
Serkan Nebi Demirci, Gökmen Umut Erdem
Sayfalar 65 - 70 (260 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çeşitli kanser tiplerinde yüksek nötrofil-lenfosit oranının (NLO) kötü sağkalım sonuçları ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda metastatik pankreas kanserli hastalarda NLO’nun prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ocak 2013 ile Aralık 2014 tarihleri arasında, metastatik pankreas karsinomu tanısı alan 40 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalarda NLO ile genel sağkalım (OS) ve progresyonsuz sağkalım (PFS) ilişkisi Kaplan-Meier metodu kullanılarak analiz edildi.
BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 40 hastanın ortanca yaşı 58.5 olup, %75 i erkekti. Hastaların 21’inde (%52.5) yüksek NLO (≥3.45) saptandı. Nötrofil/lenfosit oranı hem OS hem de PFS için önemli bir prognostik paremetre idi. Ortanca OS NLO yüksek ve normal hastalarda sırası ile 2.8 ay ve 11.1 ay (P<0.001) idi. Ortanca PFS ise NLO yüksek ve normal olan hastalarda sırası ile 1.6 ay ve 7.9 ay (P<0.001) idi. Aynı zamanda erkek (4.1 ay vs 0.9 ay; P=0.022) ve pankreas başı yerleşimli tümöre sahip olan (5.8 ay vs 1.3 ay; P=0.046) hastalarda PFS anlamlı olarak daha uzundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek NLO, metastatik pankreas kanseri olan hastalarda daha kısa OS ve PFS' nin bir göstergesidir. Bu sonuçlar daha fazla hasta sayısı ve diğer prognostik faktörler de dahil edilerek prospektif çalışmalar ve çok değişkenli analiz ile doğrulanmalıdır.
INTRODUCTION: In numerous types of malignancy it is reported that high neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) is associated with poor outcomes. We aimed to investigate the prognostic significance of NLR in patients with metastatic pancreatic cancer in our study.
METHODS: Between January 2013 and December 2014, 40 patients with metastatic pancreas carcinoma were retrospectively reviewed. The association of NLR with progression-free survival (PFS) and overall survival (OS) was analyzed using the Kaplan–Meier method.
RESULTS: Forty patients were included in this study. The median age of patients was 58.5 years (range 44–80 years) and the majority of patients were male (75.0%). High NLR (≥3.45) were obtained in 21 patients. NLR was a significant prognostic factor for both OS and PFS. The median OS for patients with high and normal NLR was 2.8 and 11.1 months, respectively (p <0.001). The median PFS for patients with high and normal NLR was 1.6 and 7.9 months, respectively (p <0.001). At the same time, PFS was significantly longer in male patients and those with a pancreatic head-located tumor.
DISCUSSION AND CONCLUSION: High NLR is a predictor of shorter OS and PFS in patients with metastatic pancreatic cancer. These results should be confirmed by prospective studies and multivariate analyses including more patients and other prognostic factors.

OLGU SUNUMU
13.
Non-invaziv Mekanik Ventilasyon Tedavisi Gerektiren Ağır Obstrüktif Uyku Apne Sendromu - Juvenil Myastenia Gravis Olgusu
Severe Obtructive Sleep Apnea Syndrome – Juvenile Myastenia Gravis Case Requiring Non-invasive Mechanical Ventilation Treatment
Belkıs İpekçi, Zeynep Seda Uyan, Hülya Maraş, Bülent Kara
Sayfalar 71 - 72 (166 kere görüntülendi)
Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), tanısı sıklıkla gecikerek konan acil bir sorundur. Klinik ve laboratuvar bulgularıyla OUAS tanısı konan ve etyolojisinde juvenil myastenia gravis tanısı alan 15 yaşında kız olgunun sunulması ve konuya dikkat çekilmesi amaçlanmıştır. Hastamızın polisomnografi (PSG) sonucuna göre ağır OUAS ile uyumluydu.( Apne index 96.7/saat, apne hipopne indeksi 148/saat ). Egzersizle artan kas güçsüzlüğü ve gün içinde de değişen kas gücü nedeniyle Myastenia gravis düşünülerek pridostigmine başlandı, klinik yanıt başarılı olduğundan tanısı kesinleşti. Uyku sırasında da maske ile BIPAP başlandıktan sonra karbondioksit retansiyonu geriledi.(pCO2: 46 mmHg)
Obstructive sleep apnea syndrome (OSAS) which is often diagnosed lately is an emergency. We present a 15 years old girl who is diagnosed as OSAS and juvenile myasthenia gravis (MG) with clinical and laboratuary findings to attract attention to the subject. Her polysomnography (PSG) result was consistent with severe OSAS (Apnea index 96.7/hour, apnea-hypopnea index 148/hour). MG was thought due to diurnal variation of muscle strength and increase of muscle weakness after exercise. Significant clinical response to pridostigmine supported diagnosis. After initiation BIPAP with mask during sleep, carbondioxide retantion decreased (pCO2: 46mmHg)

14.
Ciddi Hiperbiluribinemi ile seyreden Çölyak Hastalığı
severe hyperbilurinemia and Coeliac Disease
Mesut Sezikli, Gökhan Dindar, Melis Bektaş
Sayfalar 73 - 76 (216 kere görüntülendi)
Çölyak hastalığı gluten içeren gıdaların alımıyla tetiklenen otoimmun bir bozukluktur. Farklı klinik tablolar oluşturabilir (1).Çoğunlukla çocukluk çağında tipik bulgularla tanı almasına rağmen erişkin yaşta da çok farklı klinik tablolar ile gelebilir.Tipik bulguları karında şişkinlik,glutenli gıda yemek sonrası diyare atakları,kilo alamama iken hastalar atipik olarak eklem ağrısı,demir eksikliği anemisi,nedeni bilinmeyen karaciğer hasarı,kadınlarda abortus ve infertilite gibi bulgular ile gelebilir. ÇH toplumdaki sıklığı %1-2 civarındadır(2). IVF tedavisi sonrası asit, sarılık ve genel durum bozukluğu gelişen ve çölyak hastalığı tanısı konan bir olgu sunulmuştur.
Celiac disease is an autoimmune disorder triggered by the intake of foods containing gluten. it can create different clinic tables. Although it is usually diagnosed with typical findings in childhood, it may come with very different clinical tables in adulthood. While bloating, diarrhea after gluten intake and inability to gain weight are its typical findings, patient can admit with its atypical findings as joint pain, iron deficiency anemia, abnormal liver function test, infertility and abortus in women.It's prevalance is about 1-2 %. We present a case who was taken diagnosis of celiac disease when presented with ascites, icterus and general statement disorientation after IVF treatment.

15.
Kolsişin ilişkili pansitopeni ve polinöropati
Colchicine related pancytopenia and polyneuropathy
Ceren Erdoğan, Esra Terzi&775; Demi&775;rsoy
Sayfalar 77 - 80 (248 kere görüntülendi)
Kolsişin gut artriti atakları, ailevi Akdeniz ateşi, Behçet hastalığı gibi farklı hastalıkların tedavisinde kullanılır. Anti-mitotik bir ajan olan kolsişinin en sık yan etkisi ishal, bulantı, kusma, karın ağrısı gibi gastrointestinal semptomlardır. Miyelosupresyon, miyonöropati ve multiple organ yetersizliğini içeren ciddi yan etkiler nadirdir. Bu yan etkiler overdozda veya tedavi dozunda kullanımı olan böbrek yetmezliği ve karaciğer fonksiyon bozukluğundan dolayı kolsişin atılımı azalan hastalarda meydana gelir
Colchine is used in the treatment of different diseases such as attacks of gout arthritis, familial Mediterannean fever, Behçet disease. As colchicine is a anti-mitotic agent, the most side effects of oral colchicine ara gastrointestinal symtoms including diarrhea, nausea, vomitting and abdominal pain. The most serious effects include myelosuppresyon, myoneuropathy and multiple organ failure which are rare. This occurs with overdose or therapeutic dosing in patients with reduced clerance of colchicine due to renal insufficiency and hepatic dysfunction.

16.
Lityum İlişkili Akut Bobrek Yetmezligi: Olgu sunumu
Eda Altun, Bahattin Koç, Bülent Kaya
Sayfalar 81 - 84 (310 kere görüntülendi)
Türkçe Lityum bipolar bozukluk tedavisinde oldukça sık kullanılan ve en etkin ilaçtır. Lityum ilişkili nefrojenik diyabetes insipitus, kronik tübülointerstisyel nefrit ve akut tübüler nekroz tanımlanmıştır. Burada bilinç bulanıklığı ve akut böbrek yetmezliği tablosu ile olgu sunulmuştur.

İngilizce özet:
Lithium is a psychiatric medication commonly used in the treatment of bipolar disorder. It has been implicated in inducing nephrogenic diabetes inspidus, chronic tubulointerstisial nehpropaty and acute tubuler necrosis. We describe a case of lithium induced acute kidney injury.

17.
Tailgut Kisti Zemininde Gelişen Nöroendokrin Tümörün BT Bulguları
CT Imaging Characteristics of Neuroendocrine Tumor Arising From Tailgut Cyst: Case Report
Nevin Aydın, Taylan Kara, Mahmut Kebapçı, Deniz Arık, Sare Kabukçuoğlu
Sayfalar 85 - 87 (175 kere görüntülendi)
Tailgut (postnatal gut), hintgutun en kaudal parçası olup anüsün gelecekteki distal kesimini oluşturur. Genelde embriyonik hayatın 8. haftasında involüsyona uğrar. Tailgut kisti involüsyona uğramayan kalıntılardan köken alır. Tailgut kistinden malignensi gelişimi çok nadir olup en sık adenokarsinom, nöroendokrin tümör ve sarkom gelişimi bildirilmiştir. Biz burada tailgut kisti zemininde gelişen nöroendokrin tümörün bilgisayarlı tomografi (BT) bulgularını sunmayı amaçladık. Otuzbeş yaşında endometriozis nedeniyle takipte olan kadın hasta, karın ağrısı şikayeti ile başvurdu. Hastaya ultrasonografi (US) ve kontrastlı abdominopelvik BT çekildi. BT’de presakral alanda büyüğü yaklaşık 6.5x6x6.5 cm çapta solid heterojen düzgün sınırlı multiple nodüler kitleler mevcuttu. Hastaya yapılan cerrahi operasyon sonrasında patoloji sonucu tailgut kisti zemininde gelişen nöroendokrin tümör olarak raporlandı. Tailgut kisti asemptomatiktir,en sık presakral bölgede rektum ile sakrum arasında izlenir. Kadınlarda daha sık rastlanır. Her yaş grubunda görülebilse de orta yaş grubunda (ortalama 35 yaş) daha sık tanı alır. Bizim hastamız da kadın ve 35 yaşındaydı. Tailgut kisti ile diğer presakral kistik lezyonların ayırıcı tanısı tailgut kistinin malign transformasyonu nedeniyle yapılmalıdır. Tailgut kisti nadiren malign transformasyon göstermekte olup; adenokarsinom,nöroendokrin tümör ve sarkom gelişimi bildirilmiştir. Hastamızda lezyonların eksizyonu sonucu patoloji nöroendokrin tümör olarak gelmiştir. Presakral bölgede saptanan kitlelerde tailgut kisti malignite potansiyeli nedeniyle ayırıcı tanıda akılda bulundurulmalıdır.
The tailgut is the most caudal part of the hindgut, it forms the distal part of the anus. It normally involutes by the eighth week of gestational age. If a tailgut rest proceeds, it may give rise to a tailgut cyst. Malign transformation of the tailgut cyst is very rare. Adenocarcinoma, neuroendocrine carcinoma, and sarcoma developing within the tailgut cyst has been reported in the literature. We present a case of neuroendocrin tumor which is arised from a tailgut cyst in a middle aged woman with its computed tomography (CT) imaging findings. A 35 year-old woman with a history of endometriosis admitted to our hospital with abdominal pain. An ultrasonography (US) examination and contrast medium enhanced tomography of the abdomen and pelvis was performed. CT showed multiple well-defined solid heterojen masses in presacral space.The largest dimensions of the masses were 6.5x6x6.5 cm. The patient underwent surgery. Patology was reported as neuroendocrin tumor arising within tailgut cyst. It is usually detected as an asymptomatic mass in the presacral space between rectum and sacrum. Tailgut cyst is more common in female and usually presents in middle age(mean 35), but it can present at any age. Our patient was female and 35 years old. Discrimination of tailgut cyst from other presacral cysts is important because of the malignant potential of a tailgut cyst. Malign transformation is very rare. Adenocarcinoma, neuroendocrine carcinoma, and sarcoma developing within the tailgut cyst has been reported. In our case patology was reported as neuroendocrin tumor arising within tailgut cyst. It should be kept in mind the differential diagnosis of presacral masses because of the malignant potential of a tailgut cyst.

18.
Psikiyatrik Belirtilerle Ortaya Çıkan Bir Primer Santral Sinir Sistemi Lenfoması (Olgu Sunumu)
Primer Central Nervous System Lymphoma Presenting With Psychiatric Signs (A Case Report)
Gülhan Sarıçam, Ebru Bilge Dirik, Hatice Ferhan Kömürcü, Ömer Anlar
Sayfalar 88 - 91 (216 kere görüntülendi)
Primer Santral Sinir Sistemi Lenfoması (PSSSL), Non Hodgkin Lenfoma (NHL)’ ların %5’ den azını oluşturur ve büyük çoğunluğu B-hücreli lenfomalardır. Hastalar klinikte kafa içi basınç artışı, fokal nörolojik bulgular, nöropsikiyatrik semptomlar veya göz bulguları ile karşımıza gelebilir. PSSSL ayırıcı tanısında santral sinir sistemi gliomları, metastatik tümörler, demiyelinizan bozukluklar, subakut enfarkt ve yer kaplayan lezyonlar yer alır. Bu raporda acil servise psikiyatrik bulgular ve inme benzeri bulgularla başvuran fakat yapılan ileri tetkik ve araştırmalar sonucu PSSSL tanısı alan bir hasta sunuldu. PSSSL çeşitli klinik tablolarla karşımıza çıkabilir. İnmelerin ve atipik psikiyatrik belirtilerin etyolojik değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulmaldır.
Primer central nervous system lymphoma (PCNSL) constitutes of less than 5% of non-Hodgkin’s lymphoma (NHL) and the great majority is B-cell lymhomas. Patients may be came up with increased intracranial pressure, focal neurological signs, neuropsychiatric symptoms or eye symptoms in clinic. Central nervous system gliomas, metastatic tumors, demyelinating disorders, subacute infarcts and space-occupying lesions are among the differential diagnostics of PSSL. In this report, a patient who was admitted to emergency department with psychiatric findings and stroke-like findings, but after advanced examination and research who has got PSSL diagnosis, was presented. PSSL may be confronted with various clinical tables. It should be taken into account in the etiological evaluation of atypical psychiatric symptoms and strokes.

EDITÖRE MEKTUP
19.
Yaşam kalitesi ve Hasta Memnuniyet Anketleri
Eyüp Murat Yılmaz, Pakize Özçiftci Yılmaz
Sayfa 92 (195 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

LookUs & Online Makale